Muhabbet Bahçesi

e-Posta Yazdır PDF

EDEP PERDESİNİ AÇMAMAK

   Yüzünden edep, namus ve kanaat perdesini açma.. Bunun aksini yaptığın an halka rüsvay olursun. Halkın yardımını kalbinden çıkar; onlara güvenme... Kudreti, kuvveti Allah'tan gör!.. Hakkı ve hakikati gör; her halinde manevî meşgalen olursa benliğin ölür, şahsi arzuların söner. Şahsiyetçilik davasından kurtulur, herkesin iyiliğini gözetmeye başlarsın.. Dünya gözünden silinir; yalnız âhiret, cennet sevgisi ve cehennem korkusu ile işlerini yapmaz olursun. Ruhunda sonsuz bir huzur duyar; Hakk'ın iradesini görürsün.. Kalbin Hak ve hikmetle dolar. Zulmet kaybolur, nura boğulursun... Daima Hakkı gözet, ki kalbinde yalnız Allah sevgisi yaşasın. Başkasına giriş hakkı kalmaz olur. Bu durumda ilahî vahdetin kapısı olan kalp basiretinin bekçisi olursun. Elinde tevhid, azamet, ceberut kılıcı olur; her gördüğün aşağılık duyguları ruhundan kovar ve lüzumsuz şeyleri kökünden yok edersin. Nefsin de sana baş kaldıramaz. Hele kötü arzu timsali olan heva; şahsiyetçiliği temsil eden irade ve arzu sana hiçbir zaman dünya ve âhiret işlerinde yol gösteremez.

   Kalbinde bir hak Ölçü vardır. İşittiğin her söz, gördüğün her hareketi hak ölçülere vurursun; daha ileri giderek Hakkın rızası önünde boyun eğer, bütün varlığınla ona teslim olursun. Bu halinde Allah'ın kulu ve emrine bağlı kalır, halka uymaz ve onların arzularına gidemezsin. Bir zaman böyle gider...Zaman olur, benliğin tamamen ölür. Bir hayali varlık gibi gezersin. Allah-ü Teâlâ bütün kuvvetiyle seni muhafaza eder. Azamet ve sultanlığı nazarına sokar, hakikat ve tevhid askeri ile etrafım çevirir. Her adım atışında gayri ihtiyarı dikkatli olmaya başlarsın.. Çünkü ilahî bekçiler seninledir. Nefis, şeytan, heva, irade, boş ümit, yalancı çağrı ve daha tabiatın nice kötülük ve şaşkınlıkları sana yol bulamaz. Ama herhalde kader kendini gösterir. Halk sana gelir; nur almak için. Halk sana uyar; doğruyu bulmak için... Halk seni ister, maddî ve manevî bataklıklardan kurtulmak için. Sen, halka yol gösteren dinin inceliklerini öğreten örnek bir insan olursun. Sende çeşitli kerametler görülür, ama onlara aldanmadan Allah'a ibadet edersin. Hak yolunda mücadele ederek, çeşitli güçlüklere göğüs gererek Allah'a kullukta; yani ibadetle sabredersin.. Onun yardımı ile her kötülükten mahfuz ve örnek bir insan olarak kalırsın. Halkın meyli seni aldatmaz. Onların sevgi gös¬terisi seni yoldan çıkaramaz. Onların seni büyütmeleri, elini eteğini öpmeye koşmaları kendini olduğundan fazla göstermeye yaramaz. Sen, onlardan lüzumundan istifade etmeyi de bilirsin.. Hak ölçüler dahilinde ihtiyacın kadar alır, ötekini terkedersin. Allah-ü Teâlâ, o sultan hakkında şöyle buyurdu:

  - "Biz Yusuf'u o yere sultan yaptık. Yine buyurdu:

  - "O dilediğini yapar oldu. Biz rahmetimizi istediğimize kondururuz, iyi kişilerin mükâfatını eksiltmeyiz." İşte bu cümleler Hz. Yusuf'un melekî sıfatını anlatır. Onun nefis tarafını anlatırken de şöyle buyrulur:

  - "Biz böylece ondan bütün kötülükleri çevirdik; çünkü O, bizim ihlas sahibi kullar muzdandır." Hz. Yusuf'un marifet tarafı da şöyle dile geliyor:.

  - "Bunlar, Rüya tabiri ve hadislerin tevili Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Allah'a inanmayan cemaati kafi olarak terkettim; onlar, âhiret gününe de inanmıyorlardı."

   Bu hitaplar bir gün sana da gelir; o zaman büyük bir dost sayılırsın. Büyük nasibini almış olursun. Sonsuz ilim, sonsuz kudret seni kaplamış olur. Saltanatın her yere şamil; emrin her yerde geçerli.. Nefsin senin için faydalı olur. Allah'ın izni ile her şeye sözün geçtiği gibi nefsine de sözünü dinletirsin. Dünya ve ukba işlerinin sahibi Allah'tır. Cennet, onun elindedir. Nazarlarımız onun kuvveti, kudreti yüzüne çevrili. O, bizim zengin, cömert Mevlâ'mızdır. Her şeyi bol ve ziyadesiyle verir... İsteklerin son durağı orasıdır. O'ndan öteye yol yoktur. El açacak ve yalvaracak kimse bulunamaz. Bu anlatılanlar bir sırdır... Ve sözde kalır... Hakikatine Allah eriştirir. Çünkü O, Rahim'dir.(Abdulkâdir Geylani “Fütuhul Gayb” s:94)

 

EDEP
   Sehl bin Abdullah Tüsteri Hazretleri’nin Basra’da bulunduğu günlerde parmağını bir bezle sardığını gördüler. Sebebini soranlara, parmağının ağrıdığını söylüyordu. Soranlardan birinin yolu Mısır’a düşünce, orada Zünnun-i Mirsi Hazretlerini ziyaretine gitti. Onun da parmağının aynı şekilde sarılı olduğunu gördü. Hayretle ona da sebebini sordu. -“Uzun zamandır parmağım ağrıyor” diyordu. Bu cevabı duyunca adam, Sehl’in parmağını niçin sardığını anladı. Hocasına riayet düşüncesiyle parmağını sarmıştı.Bir müddet sonra Tüsteri Hazretleri, duvara yaslanmış, bağdaş kurmuş bir şekilde gördüler. Yer yer ayaklarını da uzatıyor ve talebelerine: “İstediğiniz her şeyi sorabilirsiniz” diyordu.Herkes çok şakındı. Hocalarına ne olmuştu acaba?... Zira daha önce onu hiçbir böyle görmemişlerdi. Dayanamayıp:-Efendim, bir şey mi oldu? Daha önce böyle davranmazdınız? -Bir insanın hocası hayatta olduğu müddetçe kendisine edeb yaraşır, buyurdu.Talebeleri, o gün Zünnun-i Mirsi Hazretlerinin vefat ettiğini öğrendiler.
 

 

HEPİMİZ BİRDEN ABDEST ALALIM
   Hz. Ömer, hilâfeti zamanında sahâbeden seçkin bir toplulukla birlikte bir mecliste oturmuş sohbet ediyordu. Cemaatin içinde Cerir bin Abdullah da vardı. Birden bir yellenme kokusu duyuldu. Toplulukta biri, herhalde irâdesine hâkim olamıyarak yellenivermişti. Kokuyu duyanların canları sıkılmış, "kim bu işi yapan münasebetsiz" dercesine yüzlerini buruşturmuşlardı. Hz. Ömer'in de canı sıkılmıştı. Kızgın bir sesle: Fakat Hz. Ömer'in bu dediğini yapmak çok zordu. Yellenen kimsenin o kadar insan arasından kalkıp abdest almaya gitmesi, bütün şimşekli bakışları üzerine toplaması, itibarını zedelemesi ve insanlar önünde kendini mahcub düşürmesi demektir. Cerir bin Abdullah, bu hususları düşünerek derhal duruma müdahale etti ve Hz. Ömer'e şu teklifi yaptı: Mü'minlerin emîri! Acaba hep birden abdest alamaz mıyız?" Hz. Ömer, Cerir'in bu ince düşünüşünü, hatâyı, hatâ sâhibini mahcub etmeden tâmir edici fikrini çok beğendi. Kendisine hitaben: çok yaşa... Müslüman olmadan önce de ârif idin. Şimdi de ârifsin" diye iltifatlarda bulundu. Böylece toplum içinde ortaya çıkan bir hatâ, en güzel şekilde izâle edilmiş, hiç kimse mahcub olmadan iş tatlıya bağlanmış oldu... (Mehmed Dikmen, İslâm'da Fazîlet Yarışı)

 

İHTİLÂM OLAN NÖBETÇİ
   Muzaffer Ozak Hoca anlatıyor: Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak geceleyin bir seslenişleri yankılanırdı etrafta:- Kimdir o? - Kim var orda?.. Hiç kimse yoktur ama, onlnar sanki birilerini görüyormuş gibi, belli aralıklarla hep seslenirlermiş... Böylece devamlı uyanık durduklarını ve vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat başı nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş. Bir gece, yine nöbet yerinden sesler duyar Padişah: - Kimdir o? - Kim var orda?.. Aradan 1 saat geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır: - Kimdir o? - Kimdir var orda?.. Padişah'ın dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde değişmemiştir. Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet bekler ve tekrar sese dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi niçin değişmemiştir? Sultan Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu öğrenmek istediğini söyler. Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir bombalı suikasttan kıl payı kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni oyunu mu tezgâhlanıyor? Biraz sonra saatinde değişmeyen nöbetçi, Padişah'ın huzurundadır. Heyecan ve korku ile, yüzü yerde beklemektedir. Padişah sorar: -Sen kaç saattir nöbettesin? - Bir buçuk saate yaklaştı, Hünkârım. - Niçin saat başında vazifeni devretmedin? - Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de nöbet tutuyorum. - Niçin? Neden usulü çiğniyorsun? O yiğit Mehmetçik utançla indirir mübarek başını. Ürkekliği iyice artar, söylemek istemez. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine şöyle konuşur:- Padişah'ım, benden sonraki nöbetçi ihtilâm olmuş. "Ben bu halde iken Halife-i Müslimîn'in korunmasında vazife alamam. N'olur, sen benim yerime de nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım" dedi. Ben de kabûl ettim. Mehmetçiğin bu inceliği Sultan Abdülhamid Han'ın çok hoşuna gider. Sabahleyin hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir. Geceki davranışından duyduğu memnuniyetini ifade eder: - Dile benden ne dilersen, der... Mehmetçik teşekkür eder ve gayet vakûr bir edâ ile: - Saltanatında berkarar ol Hünkârım, der... Padişah tekrar sorar ve aynı cevabı alır. Üçüncü defa tekrarlandığında, arkasında bulunan Saray görevlileri fısıldarlar: - Paşalık iste, paşalık iste... O, hiç umursamaz ve fısıldayanlara dönerek:- Paşalık, maşalık istemem, der... Bakar ki Padişah hâlâ soran gözlerle bakıyor. Çaresiz bir şey istemesi gerektiğini anlar ve şu istekte bulunarak herkesi şaşırtır: - Padişah'ım, bize bir tayın veriyorlar, doymuyoruz. Emredin de iki tayın versinler gayrı... Gerçekten de o günden sonra askerlere iki tayın verilmeye başlanır. Ayrıca Padişah pek sevdiği bu Mehmetçiğe, Darıca'da bir çiftlik bağışlar ve ayrıca bir de rütbe ihsan eder. (Vehbi Vakkasoğlu, İz Bırakanlar)