Muhabbet Bahçesi

e-Posta Yazdır PDF
Deveci

            Padişahın huzurunda yapılan bir yargılamada, devecinin biri idama mahkum olur. Deveciye son isteği sorulur. Deveci , son bir kurtuluş çaresi olarak, `Yüce Padişahım , deveme konuşma öğretirsem, beni affeder misin?` diye en olmayacak teklifte bulunur. 
Padişah çok öfkelidir ama merakına yenik düşer. `Tamam, ama ne kadar sürede öğreteceksin?` diye sorar. İdamın eşiğinden dönen devecinin gözleri ışıldar ve `Bir yıl içinde` der. Padişah da kabul eder. Durumu öğrenen bir arkadaşı, `Olacak şey mi, deveye konuşma öğretmek` diye sorunca deveci cevaplar:

            `Düşündüğün şeye bak! Bir yıl içinde ya padişah, ya ben, ya da deve ölür!`

Dünyanın Hali

            Yavuz Sultan Selim devrinde Türk denizciler tarafından esir alınan çocuklardan birisi, o yıllarda Manisa `da sancak beyi olan Şehzade Süleyman tarafından satın alınmıştır. İbrahim adındaki bu genç son derece zeki ve yetenekliydi. Şehzade Süleyman ile aynı yaşlardaydı. Beraber büyüdüler. `Kanuni ` sanıyla anılacak olan Şehzade Süleyman, padişah olunca İbrahim de İstanbul`a geldi ve padişahın hasodabaşlığına getirildi. Hasodabaşı olanlar merasimlerde padişahın elbisesini giydirirdi. Padişaha doğrudan şikayetlerini söyleme hakları vardı. Tecrübesi olmamasına rağmen kısa bir süre sonra İbrahim sadrazam oldu. Bu nedenle kendisine `Makbul` (beğenilen, kabul olunan) İbrahim denmektedir.

            İbrahim sadrazam olduktan 10 ay sonra padişahın kızkardeşiyle evlendi. İbrahim bu tarihten sonra Damat İbrahim Paşa olarak anılmıştır. 1524 yılında yapılan düğün yıllarca unutulmamıştır. Makbul İbrahim Paşa, Osmanlı`nın en güçlü dönemlerinde önemli çalışmalarda bulundu. Devletlerarası antlaşmalar yaptı. İran seferi sırasında kendisine verilen yetkileri farklı amaçlarla kullandı. Bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman tarafından öldürüldü. Makbul İbrahim Paşa bu tarihten sonra Maktul (öldürülmüş) İbrahim oldu.

            İbrahim Paşa`nın Haliç kıyısında bir camisi vardır. Galata Köprüsü yakınlarında Perşembe Pazarı kıyısındaki bu cami İstanbul`daki sayısız yangınlar nedeniyle orijinal halini kaybetmiştir. Makbul İbrahim Paşa Camii, dükkanların arasında sıkışıp kalan, gösterişsiz yapısıyla çevrede bulunanların ibadetlerini yaptığı bir mütevazı camidir.

Dalkavuk

            III . Murat`ın çok sevdiği bir dalkavuğu varmış. Bir gün yine övgüleri ve esprileriyle padişahı çok eğlendirmiş, padişah tam o günkü `ihsan`ını vereceği sırada `durun hünkarım` demiş, `bugün altın değil 100 sopa vurulmasını isterim.` Padişah nedenini sorunca da, `siz önce bir elli değnek vurdurun, ondan sonra sorun` cevabını veririm demiş.
            Padişah emretmiş, dalkavuğu falakaya yatırmışlar. Elli değnek tamamlanınca, Padişah falakacıları durdurmuş, `söyle bakalım` demiş. Dalkavuk yerinde doğrulmuş, `Benim bir ortağım var, kalan elli değneği de ona vurdurmanız gerek` demiş. Ortağının kim olduğunu sormuş Padişah.

            Dalkavuk : `Hünkarım, siz her gün beni çağırtmaya bostancınızı gönderiyorsunuz ya, bu adam her seferinde yolda bana, bak seni ben götürüyorum, altının yarısı benim, der sonra çıkınca da sizin ihsanınızın yarısını zorla elimden alır, bu yüzden ortağım sayılır ve elli değneğin de ona vurulması gerekir. III. Murat bu sözlere çok gülmüş ve hemen falakacılara emir vermiş, bostancıyı yatırtmış. Tam 50 sopa da  ona vurdurmuş.

Aç Gözlünün Hali

            Hindistan evliyasından `Muhammed Seyfullah ` hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine:

        -    Fakir bir adam, oltayla balık tutuyordu bir gün. Oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu garibi görüp yaklaştı ve;

        -    Oltana ilk takılan şey ne olursa, sana onun ağırlığınca altın vereceğim, dedi.
Biraz sonra oltaya, ortası delik `bir kemik` takıldı . Hükümdar;

        -    Ne yapalım, şansın bu kadarmış, dedi.
Ve o garibi alıp birlikte saraya döndüler. Adamlarına:

        -    Bu balıkçıya, elindeki kemiğin ağırlığınca altın verin! dedi.

        -    Başüstüne! dediler ve `o kemiği` alıp, terazinin bir kefesine koydular. Öbür kefesine de `altın liralar` koymaya başladılar.
            Bir, beş, on, yirmi, elli, yüz...
            Hayret! Kemiğin bulunduğu kefe , yerinden oynamıyordu. Halbuki `üç beş altın`ı zor tartardı görünüşte.

            Altın koymaya devam ettiler. Kefe doldu taştı, ama `kemik` tarafı bir milim bile oynamadı yerinden.

        -    Bunda bir sır var, dediler. Ve derhal bir alim çağırıp;
        -    Bu işin sırrı nedir? diye sordular.

Alim, kemiği eline alıp şöyle bir baktı ve;
        -    Bu kemik, `açgözlü` bir insanın göz çukurudur, buyurdu. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine tartamazsınız.

Kim Akıllı? Kim Zeki?


            Şakik-i Belhi hazretleri anlatıyor:
            “Kimlere akıllı, zeki, zengin, cimri denir?” diye 700 tane alimden sordum.

            Birbirine yakın cevaplar verdiler. Özeti şuydu:

            Dünyayı sevmeyen  akıllıdır.

            Dünya’nın çekici zevklerine aldanmayan zekidir.

            Allah-u Teala’nın kendisi için takdir ettiğine kanaat gösterip razı olan zengindir.

            Allah-u Tealanın verdiği nimetlerden insanları faydalandırmaktan kaçınan kimse de cimridir.