Muhabbet Bahçesi

e-Posta Yazdır PDF

CENNET AĞAÇLARI

Bir gün Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

Kim “Subhanallah” derse, Allah Teala bu zikre karşılık kıyamet günü ona cennette bir ağaç diker. Yine kim “La ilahe illâllah” derse, Allah Teala bu zikir karşılığında cennette ona bir ağaç diker. Yine kim “Allah-u Ekber” derse Allah Teala bu zikre karşılık cennette ona bir ağaç diker. Bu sırada Kureyşli olan bir adam şöyle dedi:

 

Ya Resulellah! Bu durumda bizim cennette  pek çok ağaçlarımız olacaktır. Çünkü biz sürekli olarak bu zikirleri söylüyoruz. Resulullah (s.a.v) cevaben şöyle buyurdular: Evet doğrudur. Ama onları günah ateşiyle yakmaktan sakının. Zira Allah-u Teala söyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah ve resulüne itaat edin ve amellerinizi geçersiz kılmayın.”

 

YEHUDİNİN SELAMI

Resuli-Ekrem (s.a.v)’in eşi Aişe (r.anha), Resul-i Ekrem (s.a.v)’ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine - Essamu aleykum" yani "ölüm üzerinize olsun"dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine

 

- Ölüm üzerinize olsun, dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.v)’i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe (r.anha) çok öfkelendi, ve “Ölüm sizin üzerinize olsun..." diye bağırdı.

 

Resul-i Ekrem (s.a.v) buyurdu:

- Ey Ayşe küfür etme, küfür şekillenirse en ötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa, onu  güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini azaltır. Niçin sinirlenip öfkelendin? Ayşe (r.anha):

 

- Görmüyor musun ya Resulallah, bunlar üstahlık ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar? - Evet, görüyorum onun için bende, "Aleykum" yani "sizin üzerinize olsun" diye cevap verdim, bu kadarı kafiydi."

 

GENCİN TÖVBESİ

Allahü Teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip "Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür buyurdu. Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere:

 

Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:

 

- Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm:

 

- Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler. Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı. Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:

 

- Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o "Benim dostumdur." İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir? Allahü teâlâ:

 

Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah’ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın! buyurdu.

 

TEVAZU

Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine: “İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin” dedi. Müritlerinden biri: Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi. Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:

 

- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir? Talebe gözleri dolu dolu: Bizim gibilerin size talebe olması, dedi. Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;

- “Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım” diyebildi.

 

ÜÇ MESELE

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri ra., hac için yola çıkıp Medine’ye ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında şöyle bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:

 

- Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber dedemin dinini ve hadislerini değiştiriyorsun, der.

- Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz. Rasulullah’a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam. Seyyid Muhammed Bâkır’a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu Hanife Hazretleri söze başlar:

 

- Üç mesele soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?

- Kadın erkekten güçsüzdür.

 

- Mirasta adamın payı kaç, kadının kaçtır?

- Erkeğin mirastaki payı iki, kadının birdir.

- İşte bu ceddin Peygamber s.a.v.’in sözüdür.

 

Eğer onun dinini değiştirmiş olsam, benim akıl ve ıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona iki pay, erkeğe bir pay düşer derdim. Ebu Hanife Hazretleri tekrar sorar:

- Namaz mı daha üstün, oruç mu?

- Namaz oruçtan üstündür.

- İşte bu da deden Rasulullah’ın sözüdür.

 

Eğer ceddinin dinini akıl ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı namazları aza et mesini, orucu kaza etmemesini emrederdim. Ebu Hanife Hazretleri üçüncü soruyu sorar:

 

- Sidik mi daha pis, meni mi?

- Sidik meniden pistir.

- Eğer deden Peygamber s.a.v.’in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece abdest almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini değiştirmekten Allah’a sığınırım. Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife’yi kucaklar. Tebrik edip ona ikramda bulunur.

 

ÜÇ SORU

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî’ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-iTebrîzî; "Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.Sormaya başladı:

 

"Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."

 

Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Öbür sorunu da sor!" buyurdu. O; "Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi. Şems-i Tebrîzî;

 

"Peki öbürünü de sor!" buyurdu. O; "Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.

 

Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip,

dâvâcı oldu. Ve; "Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi. Şems-i Tebrîzî;

 

"Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: "Efendim, bana Allah’ü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim." O kimse şaşırarak; "Ağrıyor ama gösteremem." dedi.

 

Şems-i Tebrîzî; "İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi.

 

Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.