Muhabbet Bahçesi

e-Posta Yazdır PDF

ŞEHZADE İLE ARKADAŞLARI

Anlatırlar ki; dört kişi arkadaş oldular
bir yolda: biri şehzade, ikincisi
tacir oğlu, üçüncüsü yakışıklı
bir asilzade dördüncüsü bir çiftçi
oğluydu. Hepsi de ihtiyaç halindeydiler,
gurbet elin sıkıntısı bunları
sarmış, büyük zarara
uğramışlar, elbiselerinden başka
bir şey kalmamıştı üzerlerinde..
Yolda yürürken durumlarını düşünüyorlardı.
Herkes kendi bildiğince
düşünüyor, kendi karakterine
uygun bir çözüm sunuyordu.
Şehzade dedi ki:
—Dünyanın her işi kaza ve kader
iledir. İnsana ne takdir edilmişse o
gelir başına kaza ve kadere sabretmek
ve neticeyi beklemek en
hayırlısıdır.
Tacir oğlu:
—Akıl her şeyden üstündür!
Asilzade:
—Güzellik, söylenen şeylerden de
üstündür.
Çiftçi oğlu:
—Bir işte çalışmaktan daha üstün
bir şey yoktur dünyada!
Neyse, bu dört arkadaş Mıtrûn
kentine yaklaşınca bir kenara oturup
istişare ettiler ve çiftçinin oğluna:
—Haydi git, çalış da bu günümüzün
rızkını getir yanımıza! dediler.
Çiftçi oğlu kalkıp gitti; bir araştırma
yaptı, tek başına dört kişinin
yiyeceğini sağlayacağı bir iş var mı
diye. Herkes ona "bu şehirde en
kıymetli iş odunculuktur!" dedi.
Odun şehirden üç mil ötedeydi.
Çiftçi oğlu gitti bir yük odun yaptı,
şehre getirip sattı bir dirheme;
onunla yiyecek satınaldı ve şehrin
kapısına şöyle yazdı:
"İnsanın bir gün boyunca durmadan
çalışması bir dirhem ediyor!"
sonra aldığı yiyecekleri arkadaşlarına
götürdü, beraberce yediler.
Ertesi gün dediler ki:
—Bu gün "güzellikten daha değerli
bir şey yok" diyen devralsın nöbeti!
Asilzade şehre doğru yola çıktı,
kendi kendine şöyle düşünüyordu:
"Ben hiç bir şeyi beceremem! Bilmiyorum
niye gireceğim bu
şehre?" Ama arkadaşlarının yanına
yiyeceksiz dönmekten utandı,
onlardan ayrılmasına üzüldü. Epey
bir yürüdükten sonra durdu, sırtını
bir ağaca dayayıp uyuya kaldı.
Şehrin ayan tabakasından birinin
hanımı ona rastladı, yakışıklılığına
hayran kaldı. Cariyesini salarak
onu yanına getirmesini emretti.
Câriye delikanlının yanına vardı,
hanımına gelmesi için kendisini
takip etmesini söyledi ona. Delikanlı
tüm gününü bu zengin hâtûnun
yanında neşeli bir şekilde
geçirdi.Akşamleyin kadın ona beşyüz
dirhem verdi! Asilzade oradan
çıktı, şehrin kapısına:
"Burada güzelim bir gün, beş yüz
dirhem ediyor" diye yazdı. Paralan
arkadaşlarına getirdi.
Üçüncü gün şehre tacir oğlunu
saldılar:
— Haydi sen de iddia ettiğin gibi
aklınla ve ticâretinle günümüz için
bir şeyler ara! Tâciroğlu çıktı: yürüdü,
yürüdü nihayet rıhtımda içi
mallarla dolu bir ticâret gemisi
gördü. O sırada bir grup tacir mallan
satın almak amacıyla gemiye
çıkmış istişare ediyorlardı bir köşede.
Birbirlerine dediler ki:
— Bugün dönelim, hiç bir şey almayalım!
İyice değeri düşsün bu
malların! Böylece ucuza satarlar.
Gerçi mutlaka alacağız, ihtiyacımız
var bu mallara ama elbirliğiyle
ucuzlaştırsak iyi kâr ederiz! Uzaktan
bunu işiten tâciroğlu yolunu değiştirdi,
geminin sahiplerine geldi.
Gemideki tüm malları veresiye olarak
yüz altına satın aldı! Sonra
malı başka bir kente taşıyacak bir
tâcirmiş gibi gösterdi kendini.Öteki
tacirler bu haberi alınca, malın ellerinden
gitmesinden korktular,
onun satın aldığı malı bin dirhem
kâr bırakarak ondan satın aldılar!
100 altın bir dirhem ödediler.
Bizim tacir oğlu gemi sahiplerine
parayı ödedi, öteki tacirleri gemi
sahiplerine havale etti, eldeki kârı
alıp arkadaşlarına döndü ve kent
kapısına şöyle yazdı.
"Bir günün aklî bedeli, bin dirhemdir."
Dördüncü gün şehzadeye dediler
ki:
—Haydi koş, kaza ve kaderinle
çalış bize! Şehzade yürüyerek kent
kapısına vardı. Orada bir peykeye
oturdu. O bölgenin hükümdarı
ölmüş, geriye ne çocuk ne de akraba
bırakmıştı. Hükümdarın cenazesinde
herkes bizimkinin
önünden geçti. Bunca kederli
insan arasında onun sükûneti herkesi
şaşırtmıştı. Kapıcı onu azarladı:
—Sen kimsin alçak herif? Bakıyorum
hükümdarımızın ölümüne
üzülmüyorsun, burada öylece duruyorsun?
Bu laflardan sonra kapıdan
kovdu onu. Kalabalık gidince
şehzade tekrar geldi ve aynı yere
oturdu. Cemaat hükümdarı defnedip
dönünce kapıcı onu yine
gördü, öfkeyle bağırdı:
—Bak, bak... Ben sana buraya
oturmanı yasaklamadım mı?
Onu kıskıvrak yakalayan kapıcı
durmadı, hapse attı! Ertesi gün
kent halkı kimi başa geçireceklerini
konuşmak üzere toplandılar. Ama
her biri tahta göz diktiği için anlaşamadılar.
O zaman kapıdaki görevli
dedi ki:
—Dün bizim kederimize katılmayan
birini gördüm! Şu kapının yanında oturan o delikanlıya ne söylediysem
cevap vermedi. Ben de
kapıdan kovdum. Döndüğümde o
yine orada oturuyordu. Onu casus
sandığım için zindana attım.
Kentin ileri gelenleri adam saldılar,
şehzadeyi getirdiler; niye şehre
geldiğini sordular. O da anlattı:
—Ben Fevîran hükümdarının oğluyum.
Babam ölünce kardeşim
üstün çıktı bana... Ben de canımı
kurtarmak için kaçtım. Nihayet bu
ormana geldim. Delikanlı kendisiyle
ilgili şeyleri anlatırken kalabalık
arasından evvelce onun
babasının ülkesine gidip gelenler
tanımaya başladılar onu, babasının
iyiliklerini anlatarak övdüler ve
ayan takımı bu delikanlıyı hükümdar
yaptı kente!
Memleket halkının bir âdeti
vardı. Başlarına geçen hükümdarı
beyaz bir file bindirip kent etrafında
dolaştırırlardı. Ona da bunu yaptılar.
Delikanlı kent kapısına geldikte
şöyle yazdırdı:
"Çalışmak, güzellik ve akıl...
Dünyada hayır ve şer olsun, insanın
başına ne gelirse ancak ve
ancak Allah'ın izni, kaderi ve kazası
iledir. Bu hakikat Hak Teâlâ'nın
bana yaptığı ihsanda da
açıkça görülmüştür."
Böylece yeni hükümdar, divânına
gitti; tahtına kuruldu; eski arkadaşlarına
adam gönderdi.
Hepsine görev verdi: akıllı tacir oğlunu
vezir yaptı, rençber oğluna
toprak verdi, yakışıklı asilzadeye
de epey mal verdikten sonra oradaki
kadınların kalbini çalmasın
diye sürgüne gönderdi! Sonra ülkesinin
akıllı adamlarını topladı ve
bir nutuk çekti:
— Benim dostlarım, Hak Teâlâ'nın,
kendilerine lütfettiği kazancın ve
hayrın ancak bir kaza ve kader ile
gerçekleştiğini kesin olarak anladılar.
Sizin de bunu bilmenizi ve
inanmanızı istiyorum: Rabbimin
bana bahşettiği her şey kader iledir.
Ne güzellik ne akıl, ne de çalışmakla
oldu bunlar. Kardeşim
beni kovduğu zaman böyle bir
tahta oturmak bir yana doğru dürüst
hayâtımı kazanacağımdan
dahi emin değildim!
Hele burada olmak hiç aklıma
gelmedi. Çünkü bu ülkede benden
daha güzel, daha yakışıklı, daha
akıllı, daha çalışkan kimseler gördüm.
Rabbimin evvelce verdiği
kaza (hüküm) beni şevketti yücelik
yoluna, kaderim sayesinde. O toplantıda
yaşlı bir adam da vardı.
Ayağa kalkıp dedi ki:
—Sen aklın ve hikmetin gerektirdiği
sözü söylüyorsun! Seni buraya
getiren aklının kemâli ve samimiyetidir.
Hakkında zannettiğimiz hususlar
hakikat oldu, sana
bağladığımız ümitleri boşa çıkarmadın.
Anlattığına inandık ve sana
güvendik. Allah'ın verdiği akıl ve
ileri görüşlülük sayesinde hükümdarlığa
layık oldun. Dünya ve âhirette
en bahtiyar kişi, Hak Teâlâ'nın
akıl ve basiret ihsan ettiği kişidir.
Hükümdarımız vefat edince Rabbimiz
bize büyük bir lûtufta bulunarak
seni çıkardı karşımıza!
Sonra bir gezgin ihtiyar kalktı, Allah'a
hamdetti ve dedi ki:
—Ben seyehatlarıma başlamadan
önce eşraf takımından birine hizmetçi
idim. Dünyayı terketme,
zühde yönelme meyli doğdu
bende ve o adamdan ayrıldım. O
bana ücret olarak iki altın vermişti.
Birini fakire vermek, diğerini kendime
ayırmak istedim. Böylece
çarşıya indim. Avcılardan biri çıktı
karşıma. Elinde bir çift tavus kuşu
vardı. Onunla pazarlığa oturdum.
İki altından aşağı inmedi. Bir altına
satması için uğraştımsa da kabul
etmedi.
Kendi kendime:
"Birini alıp diğerini bıraksam..."
diye düşündüm ama sonra ekledim:
"Belki de o iki kuş bir çifttirler,
erkek dişi... Onları ayırmış olurum,
yazık!" Onlara acıdım, Allah'a tevekkül
ettim ve iki altına satın
aldım ikisini de. Sonra düşündüm:
"Bunları bir yerleşim bölgesine salarsam
bu açlık ve zafiyetle uçamazlar,
mutlaka avlanırlar."
Başlarına geleceklerden endişe ettiğim
için insanlardan ve binalardan
uzak, otu ve ağacı bol bir yere
götürdüm kuşları; orada salıverdim.
Uçtular ve meyveli bir ağacın
üzerine kondular. Ağacın tepesine
yerleşince bana teşekkür ettiler, biri
diğerine diyordu ki:
—Şu seyyah bizi belâdan kurtardı,
ölümden döndük... Bize yakışan
onu mükâfaatlandırmaktır. Bu ağacın
dibinde altın dolu bir çömlek
var. Onu gösterelim de alsın değil
mi?
Ben aşağıdan seslendim:
—Siz tuzağı görmediniz ve yakalandınız!
Böyle bir haldeyken kimsenin
görmediği, gözlerden ırak bir
hazîneyi nasıl göstereceksiniz?
Kuşlar cevap verdi:
—İlâhî kaza vuku bulunca gözler
başka yere çevrilir ve perdelenir.
Evet kaza bizi perdeledi tuzak esnasında.
Ama sen faydalanasın
diye de bu hazîneyi göstermişti evvelce
bize... Ben durmadım kazdım,
altın dolu çömleği çıkardım.
Kuşların sıhhati, selâmeti için dua
ettim ve şöyle dedim onlara:
— Allah'a hamd olsun ki siz havada
uçuyorken yerdekini gösterdi
size ve bana haber verdiniz bu hazînenin
yerini!
Kuşlar dediler ki:
—Ey akıllı adam! Kaderin her şeye
hakim olduğunu ve kimsenin onu
asla aşamayacağını bilmez misin?
(İhtiyar hikâyesini şöyle toparladı):
İşte böyle sultanım... Size gördüğümü
haber verdim. Eğer zât-ı âlîleri
emrederlerse o serveti oradan
çıkarır ve hazînelerine katarım.
Hükümdar cevap verdi.
—O senindir, hayrını gör!