Muhabbet Bahçesi

e-Posta Yazdır PDF

AHIRDA KUZU DOĞMADAN ÇAYIRDA OTU BİTER.

Bilindiği gibi Hz. Musa peygamberimiz Allah
Teala (c.c) ile konuşan bir peygamberimizdi. Hz.
Musa zamanında, yaptığı her işi eline yüzüne bulaştıran,
ne yapsa para kazanmayı beceremeyen
fakir bir ateist varmış. Bu ateist bir gün Musa peygambere
gelerek;
“ Ya Musa, O tapındığın Allah’ ına söyle de
bana da biraz dünyalık versin söz veriyorum ben
de O’na tapacağım” der. Hz Musa ; “Olur, ben
senin için konuşur, neticeden seni haberdar ederim”
der. Birkaç gün sonra Musa peygamber
adamı bularak “ Allah Teala(c.c.) ile konuştum ve
bana senin bu dünyadaki nasibinin bir kuru ekmekten
fazla olmayacağını söyledi” der. Kabullenmez
adam, “ Bak ben çok zengin olacağım
sen de göreceksin” diyerek para edecek neyi
varsa satıp o şehirden ayrılma kararı alır. O zamanki
kervanlardan birine katılarak başka bir
şehre doğru yol almaya başlar. Kervanla birlikte
yol alırken bir yerde mola verilir ve herkes istirahata
çekilir. Ateist uyandığında ne görsün? Ortalıkta
kendisinden başka hiç kimse yoktur. Kervanı
kaçırmıştır uyanamadığı için. Fakat bu onu yıldırmaz
ve tek başına yola devam etmeye koyulur.
Su ihtiyacını gidermek için vardığı bir kuyudan su
çekmek üzere kovayı daldırdığında gördüğü
manzara karşısında dona kalır. Kuyunun içi altın
doludur. Çıkarabildiği ve devesine yükleyebildiği
kadar altını alır yola devam eder. Biraz gittikten
sonra kervanı da bulur ve derin bir oh çeker. Belli
bir zamandan sonra gitmek istediği şehre ulaşmıştır
artık. Kısa bir süre sonra o şehrin en zengin
insanlarından biri olur ve kendince servetine
denk olan zengin bir kadınla evlenir. Gücüne güç
yetmemektedir artık. Gel zaman git zaman Hz
Musa’ nın yolu o şehirden geçer. Ateist tanımıştır
Musa peygamberi. Hemen yanına koşarak “Ya
Musa hani benim bu dünyadaki nasibim kuru ekmekten
fazlası olamazdı, hani hep fakir kalacaktım.
Bak ben artık çok zenginim. Ne oldu sen
yalancı çıktın gördün mü?” diyerek Hz Musa’ ya
çıkışır. Hz Musa “ Takdirinden sual olunmaz,
bunu da sorarım” diyerek oradan ayrılır. Ertesi
gün adamın yanına giderek “Senin durumunu
Allah Teala (c.c)’ ya sordum ve ne dedi biliyor
musun?” der. Adam ise umursamaz bir tavırla “
Ne dedi?” der.
Hz Musa “ O kulumun dünyadaki nasibi bir
kuru ekmekten fazlası değildir, biz bunca malı
serveti hanımının karnındaki çocuğuna verdik….”

DÜNYA MALI’NA BAĞLILIK

Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin
kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin (VIII. yüzyıl)
ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin
bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz
öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden
sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders
verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
- Ya imam, gemin battı!... (İmamın ticari mal taşıyan
gemileri mevcut)
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra
- Elhamdülillah dedi.
- Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip
haber verdi:
- Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin
değilmiş.
İmam bu yeni habere de:
- Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber
getiren kişi hayrete düştü:
- Ya imam, gemin battı diye haber getirdik "Elhamdülillah"
dedin. Batan geminin seninki olmadığını
söyledim yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl
hamdetme böyle?
İmam-ı Azam izah etti:
- Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi,
kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok
olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir
üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan
geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de
aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı
kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı
bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim.

HZ. NESİBE (r.anha)

 Ammare adında oğlu olduğundan,
Ümmü Ammare diye çağrılan,
Kab kızı Nesibe, geçmişte
aldığı büyük bir yaranın, omuzundaki
izini hikaye ediyordu. Resul-i
Ekrem (s.a.v) zamanını idrak etmemiş
veya o vakitte küçük olan
kadınlar, özellikle genç kızlar ve
kadınlar, zaman zaman Nesibe’nin,
omuzundaki çukuru görüyorlar
ve merakla ondan,
yaralanmasına sebep olan o korkunç
macerayı soruyorlardı ve
Uhud sahnesinde vukubulan ilginç
hikayesini, şahsen kendi ağzından,
dinlemek istiyorlardı.
Nesibe, Uhud da kocası ve
iki oğluyla birlikte, omuz omuza savaşarak
Resul-i Ekrem (s.a.v)’i müdafaa
edeceklerini, hiç bir zaman
düşünmemişti. O sadece, savaş
meydanındaki yaralılara su ulaştırmak
için bir su kırbasını yüklenmişti
ve yaralıların yaralarını
bağlamak için yanında kumaştan
hazırladığı bir miktar da band getirmişti.
O gün, bu iki işten başka
üçüncü bir iş de, yapacağını ummuyordu.
Müslümanlar savaş başlangıcında,
sayı bakımından çok değildiler
ve yeterli teçhizatları da
yoktu. İlkin düşmanı büyük bir yenilgiye
uğrattılar. Düşman kaçtı ve
meydanı boşalttı. Fakat uzun sürmedi
ki “Aynen” tepesindeki gözcülerden,
bir kaç tanesi vazifelerinde
gaflete düştüler. Düşman bu
fırsattan yararlanarak geriden
döndü ve gece baskını yaptı.
Durum değişti ve Resul-i Ekrem
(s.a.v)’den, uzakta kalan müslümanların
çoğu dağıldılar.
Nesibe, vaziyeti bu şekilde
görünce, su kırbasını yere bıraktı
ve eline de bir kılıç aldı.
Kah kılıçtan faydalanıyordu,
kah ok ve yaydan. Sonra kaçmakta
olan bir adamın kalkanını aldı ve
ondan faydalanmak istedi. Bir an
düşman askerlerinden birinin “Muhammed
nerede? Muhammed nerede?”
diye bağırdığını gördü.
Nesibe hemen, oraya gitti ve ona,
birkaç darbe indirdi. O adam, üstünde
iki zırh giymiş olduğu için,
Nesibe’nin vurduğu onca darbeler
tesir etmedi. Buna karşılık adam
Nesibe’nin savunmasız omuzuna
öyle bir darbe vurdu ki, tedavisi bir
sene sürdü. Resul-i Ekrem (s.a.v),
Nesibe’nin omuzundan fışkıran
kanları görünce Nesibe’nin oğullarından
birine seslendi ve “çabuk
annenin yarasını sar” buyurdu. O
da annesinin yarasını sardı. Nesibe
tekrar, savaş meydanında,
işiyle meşgul oldu.
Bu arada Nesibe, oğullarından
birinin, yaralandığını gördü,
hemen yaralıların yarasını sarmak
için, yanında getirdiği bantları çıkarıp
oğlunun yarasını sardı. Resul-i
Ekrem (s.a.v) seyrediyordu ve bu kadının
mertliğini gördükçe gülümsüyordu.
Nesibe oğlunun yarasını
sardıktan sonra, ona “çocuğum
çabuk kalk ve savaşmaya hazırlan”
dedi. Bu söz, henüz Nasibe’nin ağzındaydı
ki, Resul-i Ekrem (s.a.v),
Nesibe’ye bir şahsı göstererek, “çocuğuna
vuran budur” dedi. Nesibe, o
adama bir aslan gibi saldırdı, kılıçla
onun baldırına, öyle bir vurdu ki,
adam yere düştü. Resul-i Ekrem
(s.a.v): “İntikamını iyi aldın. Allah’a
şükür ki sana zaferi bağışladı ve gözünü
aydınlattı.” buyurdu.
Müslümanlardan, bir çoğu,
şehit oldu, bir çoğu da yaralandı. Nesibe
pek çok yara almıştı, sağ kalmasına
fazla ümit yoktu.
Uhud vakıasından sonra,
Resul-i Ekrem (s.a.v) düşmanın vaziyetinden
emin olmak için, ara vermeden,
Hamra ül-Esed’e hareket
etmeleri için, emir verdi. Ordu safları
hareket etti. Nasibe de aynı durumunda,
hareket etmek istedi. Fakat
ağır yaralar onun gitmesine izin vermedi.
Resul-i Ekrem (s.a.v), Hamra
ül-Esed’den dönünce kendi evine gitmeden
önce, Nesibe’nin ne durumda
olduğunu sormak için birini gönderdi.
Onun sağ olduğu haberini verdiler.
Resul-i Ekrem (s.a.v), bu haberden
çok mutlu oldu ve sevindi.

ÖĞÜT
Birgün Emir Süleyman Pervane, Mevlana'dan
kendisine öğüt vermesi için ricada bulunmuştu.
Mevlana, bir zaman düşündükten sonra:
- Emir Pervane, Kur'anı ezberlediğini duyuyorum,
doğru mu? Dedi.
Pervane:
- Evet.
- Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis ilmi okuduğunu
da duydum.
- Evet doğrudur.
Bunun üzerine Mevlana şöyle buyurmuştu:
- Mademki, Tanrı ve onun peygamberinin
sözlerini okuyorsun... O sözlerden öğüt alamıyorsan,
hiçbir ayet ve hadis'in emrine uyamıyorsan,
benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın.
Pervane, bu sözler üzerine ağlayarak dışarı
çıkar.

MUHABBET
Biribirlerine kırılan iki arkadaştan biri,
uzun bir aradan sonra diğerinin kapısını çalar.
- Kim o? diye seslenir içerdeki.
- Benim, der kapıyı çalan.
- Burada ikimize birlikte yer yok, diye
cevap verir öbürü.
Aradan uzunca bir zaman geçer... Yeni
bir umutla tekrar çalar sevdiği arkadaşının kapısını.
- Kim o? diye sorar yine içerdeki.
- Sen'im, der bu sefer. Ve kapı sonuna
kadar aralanır.
Hz. Mevlânâ da;
"Birisinin kalbinde taht kurmak, sevgisini
kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz
ki, benliğinizi bırakıp âdeta o olmalısınız" diye
anlatır hakiki muhabbeti.