Muhabbet Bahçesi

e-Posta Yazdır PDF

1- Erzurum'un büyük velîsi İbrahim Hakkı (k.s.)
hazretlerini çocukken İsmâil Fakîrullah (k.s.) hazretlerine
teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun
mühim bir devresini Fakîrullah hazretlerinin yanında geçiren
İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle
çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:
-Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim
Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da
testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan
adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp
kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı
hazretleri... Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar.
Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:
-Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri,
atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya
çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:
-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.
-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.
İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında
atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler.
Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:
-Benim testimi niye kırdın zâlim adam?! diyemez.
Dönüp geldiğinde hocası Fakîrullah hazretleri
sorar:
-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?
-Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lâkin bir
türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası
bağırır:
-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler
söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!..
İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak
koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini
kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna
yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası
İsmâil Fakîrullah hazretlerine bu vahim vaziyeti
anlatır. Hocası bu hâle üzülür:
-Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu!
der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını
söyleyince, büyük velî şöyle îzah eder: 'O atlı adam, İbrahim
Hakkı'ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle
olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allâh'a havâle etti.
Allâh Teâlâ'nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı.
Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona
bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün
mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum,
maalesef muvaffak olamadım!'
2- Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, Resûlullah
efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek,
Resûlullah efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak
husûsunda bir eser yazdığı esnâda başından geçen bir
hâdiseyi şöyle nakletti:
"1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle
berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden
biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi.
Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı
görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum
geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı
yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız
buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi.
Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola
yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi
bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az
sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir
iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum
daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım.
Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş
bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi
kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım.
Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine
varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında:
"Yâ Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın
izniyle yardım etmeni istiyorum!" diye inledim.
Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini
duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında,
etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş,
o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni
çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda
bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden
doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele
bir müddet yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini
yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber
yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın
seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık.
Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkib
ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde
görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle
gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup
bineğime bindirdi.
Sonra da;
"Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde
bulunanı boş çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O
zaman onun Resûlullah efendimiz olduğunu anladım. O,
geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında
göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden
kaybolunca, birden aklım başıma geldi;
Nisan 2009 54
Muhabbet Bahçesi
Yusuf ELİBOL
"Nasıl olup da ben, Resûlullah efendimizin elini
ayağını öpmedim." diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş,
fırsat elden kaçmıştı.
3- Eline aldığı kuru bir hurma dalına dayanarak
Resûlüllah’ın kapısına kadar gelmiş olan yaşlı bir kadın,
içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine;
– Yâ Resûlâllah, kim olduğunu bilmediğimiz bir ihtiyare
kadın, zâtınızı görmek istiyor,” dediler.
Resûl-i Ekrem Hazretleri:
– Müsaade edin, gelsin,” buyurdular.
İhtiyarlıktan âdeta rükû eder halde duran kadın,
hurma dalından edindiği asâsına dayana dayana Resûlüllah’ın
kapısından içeri girdi, bir-iki adım ilerledikten
sonra, kendisini tanıyan Resûlüllah hemen ayağa kalktılar;
altlarındaki içi hurma lifi dolu minderlerini göstererek
oturmasını istediler.
Resûlüllah’ın bu kadına gösterdiği hürmet ve
alâka, orada hazır bulunan Hazret-i Ömer’in dikkatini
çekti; hattâ kim olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen
bu ikramı, biraz da fazla gibi bulduğu içindir ki, ihtiyare
kalkıp gittikten sonra: – Yâ Resûlâllah, bu kadın
kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz,
minderinizi verecek kadar alâka gösteriniz?” dedi.
Resûlüllah’ın cevabı tek cümleden ibaretti:
– Bu kadın, bizim Hatîce’nin dostlarındandı!”
Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor:
– Resûlüllah Hazretleri, senelerce evvel vefat etmiş
olan Hatice Validemize, neden bu kadar alâkâ duyuyordu
ki, O’nun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini
vermek kadirşinâslığında bulunuyorlardı? Hatîce
Validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti ne
idi?
Bu sualin cevabını da, Hazret-i Âişe Validemizin
hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada
bulmak mümkündür. Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir aile
sohbetinde, Hazret-i Hatîce Validemizi uzun uzun yâdetmiş;
bazı hatıraları yeniden anlatarak, geçmiş günlerini
dile getirmişti.
Hazret-i Âişe Validemiz:
– Yâ Resûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan bir
yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâdetmekte ne fayda
var? Allahü Zülcelâl, size, O’ndan daha genç ve güzelini
ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyare yerine
daha gencini vermiştir,” dedi. Âişe Validemizin bu sözlerine
karşı Resûlüllah Hazretleri’nin, Hz. Hatîce Validemizi
niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, dikkat ve
ibretle okumaktayız:
– Yâ Âişe! Seneler geçtiği halde Hatîce’yi unutmayışım,
O’nun dış güzelliğinden değildir.
Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatîce bana
inandı ve tasdik etti.
Etrafımdakiler bana, yalancısın, dediği zaman;
Hatîce bana, doğru söylüyorsun, asla çekinme, dedi.
İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman, Hatîce,
bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir,
istediğin kadar harcayabilirsin, dedi.
Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatîce, benden
asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme,
ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir, dedi.
İşte ben, Hatîce’yi, bu fedakârlıkları için unutmuyorum!”
Hz. Hatîce’yi seneler geçtiği halde unutturmayan
meziyetleri, Resûlüllah nezdinde, kadın arkadaşına oturduğu
minderini verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar
ve kıymeti; hanımların dikkatlerini çekmelidir.
Mü’mine hanımlar, İslâm dâvası uğrunda fedakârca
çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatîce annemiz
gibi, bütün kuvvet ve imkânlarıyla dâva uğrunda
çalışan beylerini takviye ile yardımcı olmalıdırlar.
4- Cemâleddîn-i Aksarâyî hazretleri anlatır:
Tâbiînden Hasan-ı Basrî hazretleri bir gün dergâhta
otururken ihtiyar bir kadın gelir ve;
- Efendi hazretleri, benim bir kızım vardı öldü. Hasretine
dayanamıyorum. Bana bir duâ öğret de rüyâmda
görüp hasretimi gidereyim, der. Hasan-ı Basrî hazretleri
gerekeni yaptıktan sonra kadın gider. Fakat kadın, ertesi
gün gözleri kan çanağı gibi olduğu hâlde ağlayarak tekrar
dergâha gelir. Hasan-ı Basrî hazretleri kadına;
- Niçin ağlıyorsun? diye sorunca kadın;
- Kızımı rüyâda gördüm, ama üzerine katrandan bir
elbise giydirmişler cayır cayır yanıyor, cevabını verir.
Hasan-ı Basrî hazretleri ve yanında bulunanlar
kendi sonlarının nasıl olacağını düşünerek ağlaşmaya
başlarlar.
Aradan bir müddet geçtikten sonra Hasan-ı Basrî
hazretleri, rüyâsında kendinin vefât ettiğini ve cennete
girdiğini görür. Cennette gezerken muhteşem bir köşk ve
önünde bir kadın görür.
O kadına;
- Yavrum sen hangi peygamberin hanımı veya kızısın?
diye sorar.
Kadın;
- Efendim ben, bir peygamberin hanımı veya kızı
değilim. Geçen gün size gelip de sizden rüyâsında kızını
görmek isteyen kadının kızıyım, cevabını verir.
Hasan-ı Basrî hazretleri;
- Kızım annen senin Cehennemde yandığını söylemişti.
Hâlbuki sen yüksek makamlardasın. Bu makâma
nasıl ulaştın? diye sorar.
Kadın;
- Efendim biz kabir hayâtında beş yüz elli kişi azâb
görüyorduk. Bir mümin kabristana gelip on bir İhlâs, on
bir Felak, on bir Nâs sûresini okudu. Kabristanda yatan
müminlerin ruhlarına bağışladı. Allahü teâlâ bize azâb
eden meleğe; “Benim âyetlerim ve adım hürmetine burada
bulunan ve azâb görenleri affettim. Onlara azâb etmeyin
ve birer makam verin” buyurdu. Onun için bu
makâma geldim cevabını verir...”
Netice olarak, ölen yakınlarımızı seviyorsak, onları
üzecek kötü amellerden sakınmamız ve onlara dua
etmemiz, sadaka vererek, hayır, hasenât yaparak imdatlarına
koşmamız lazımdır...