İman Etmeye Önemli Bir Engel :Körü Körüne Taklid

e-Posta Yazdır PDF

İnsani, düşünüp tefekkür ederek tahkikî bir iman elde etmekten alıkoyan sebeplerden birisi de körü körüne taklittir.

   Müşrikler, peygamberlerin davetine karşılık, "biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola tabi oluruz"1 red cevabını vermişlerdir. "Bilâkis onlar öncekilerin dediği gibi dediler. Dediler ki, biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra mı dirileceğiz?!.."(Mü'minûn, 81) âyeti de, insanların fıtratlarının gereği olarak, tarih boyunca aynı şüphe ve itirazları öne sürdüklerini ifâde ettiği gibi, sonrakilerin bir delil veya burhana dayanmaksızın, öncekileri taklid ettiklerini de ifâde etmektedir.2

   Aslında kâfirlerin çokluğunun ve âhiret gibi, bazı imân hakikatlarının inkârının şu sebeplerden dolayı hiç bir önemi yoktur: Bir kere, kıymet kemiyette değildir. Çünkü insan insan olmadığı zaman zararlı bir hayvana dönüşür. Hayvanların çokluğunun ise, bir kıymeti yoktur.


   İkincisi, inkâr nefiydir. Yani bir şeyin yokluğunu olmadığını iddia etmektir. Binlerce nefyedici ise ispat edenlerden iki kişiye râcih gelmez. Meselâ İstanbul ahalisinin hepsi Ramazan hilâlini nefyetseler, görmedik deseler; iki şâhit ise ispat etseler, gördük deseler, ispattaki dayanışma ve destekleme sırrıyla onların hepsine üstün gelirler. Çünkü, ispatın nazarı nefsu'l-emre yani işin hakikatine bakar, nefyin nazarı ise, nefyedenin nefsine bakar ve ona göredir. Meselâ, gök yüzünü bulut kapatsa, o belde ahâlisinden pek az kimse güneşi görür. Bu durumda, nefyedenler mütevatir, görenler ise çok azdır, dolayısıyla çoğunluğa tabi olmak evlâdır diyebilir miyiz?!  Hayır! Çünkü güneşi görmeyen kimse nefsu'l-emirde ve gök yüzünde güneş yok değil de, bana göre ve kanaatime göre güneş yok der. Böylece yoktur iddiâsının çok sayıda olmasının, nefyedenler arasındaki bu özellikten dolayı bazısının hükmü diğer bazısını kuvvetlendirmez. Onların icma'ları, bir tek kişi kıymetindedir. Bir yerden bir yere atlamak veya dar bir oyuktan geçmek gibidir, çokluğun faydası olmaz. İspat edenler, vardır diyenler ise, iddiâ ettikleri şeyin aynı ve kuvvetlerinin birbirine destek vermesinden dolayı böyle değillerdir. Onların durumu ise, büyük bir kayayı kaldırmak için yardımlaşan kimseler gibidir.3

   Üçüncüsü, bir şeyden uzakta olan yakın olan gibi değildir, Uzakta olan çok zeki ve çok akıllı da olsa, o şeyi yakındaki kimse gibi bilemez. Eğer muâraza etseler mutlaka ikincisi, yani yakında olan tercîh edilir. İşte maddiyâta dalmış Avrupa filozofları da, İslâm, imân ve Kur'ân'dan çok çok uzak mesafelerdedirler. Onların en büyük filozofları Kur'ân'ın meâlini icmâlen bilen amî bir mü'mine bile müsâvi değildir. Hem, kim bir şeyle çok meşgûl olursa, çok defâ başka hususlarda gabîleşir, aptallaşır. Bu yüzden devamlı maddiyâtla meşgûl olanlar, manevî sahalarda gabîleşirler. Dolayısıyla şimşek ve buharın özelliklerini keşfeden bir kimse nasıl olur da hakikâtin sırlarını ve Kur'ân'ın nûrlarını anlamaz? diye sorulamaz. Evet, anlayamaz çünkü, onun aklı gözündedir, ancak gördüğüne inanır, göz ise kalp ve rûhun gördüklerini göremez. Bilhassa çok uzak olursa, gafleti tabiat haline dönüşmüş ve kalbi ölmüşse hiç anlayamaz. Böylelerinin sözü manevî meselelerde hüccet sayılamayacağı gibi, onların sözüne kulak da verilmez. Tedavi için, tabip yerine mühendisin kapısını çalmak ne derece yanlış bir davranış ise, manevî konularda onlara müracaat etmek de öyledir.4

   Bu prensiplerden haberdar olmayan câhil kimseler, dünya işlerinde çok akıllıdır diye tavsîf ettikleri kimselerin, âhireti inkâr etmelerinden dolayı aldanarak şöyle demişlerdir: «Eğer âhiret gerçek olsaydı, böylesine çok akıllı ve anlayışlı kimseler onu inkâr etmezlerdi. Böyleleri bilmiyorlar ki, akıl her ne kadar kıymetli bir cevher ise de, ancak nereye yöneltilirse oraya yönelir ve yöneltildiği şeyleri bilir. Ahiret işlerine yöneltilirse onları, dünya işlerine yöneltilirse onları bilir..."5
   Zamanımızda, inancı zayıf veya inkârcı bazı insanların düştüğü bir diğer hata ise, aslında Allah'ın isimlerinin tecelligâhı olan, İslâm dinine asla aykırı yönü bulunmayan, şeriât-ı fıtriyenin birer kanunları hükmünde olan müsbet ilimlerin hızla ilerlediği çağımızda insanın, ölümsüzlüğünün ve dolayısıyla âhiretin yokluğunun tesbit edileceği şeklindeki bâtıl zandır.

   Bu cahillerden birine göre, beşer müstakbelde her derdin devasını bulacak, ölümü ortadan kaldıracak, ahlakı yükseleceğinden harpler ve haksızlıklar ortadan kalkacak, böylece cennete ve ebedî hayata bu dünyada kavuşulacak, artık bundan sonra âhiretin cennetine ihtiyaç duyulmayacaktır (!)6

   Bu cahiller bilmiyorlar ki, onların zannının aksine, müsbet ilimler iman hakikatlarının gerçekliğine dair şahitlerle doludur. Yeter ki bu ilimlere sahtecilik ve yanlış bilgiler katılmasın.
................................................
Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle bazı ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır.
1) Bkz. Bakara, 170; Yûnus, 78; Yusuf, 79; Lokmân, 21; Zuhruf, 22, 23.
2) Merağî, XVIII, 46.
3)Bkz. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s. 175-176, 273; es-Saykalu'l-İslâmî, s.12-13.
4)Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s. 411;  Asâr-ı Bediiyye, s. 167-168.
5)Rağıb, Tafsîlu'n-Neş'eteyn ve Tahsîlu's-Seâdeteyn, s. 180.
6)Mustafa Sabri, Mevkıfu'l-Akl, Daru İhyai't-Turasi'l-Arabî, Beyrut, 1992, 3.bsk. s. 404.