Diriliş ve Hz. İbrahim (a.s.)

e-Posta Yazdır PDF

            Öldükten sonra dirilişin delillerinden olan geçmiş milletlerde yaşanmış diriliş hadiseleri içinde Hz. İbrahim’in kıssasının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu yüzde bu sayıda öncelikle bu kıssaya yer vereceğiz. Bu ibretli kıssa meâlen şöyle:


            "İbrahim de rabbine demişti ki: Rabbim! ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster. Rabbi de O'na: inanmadın mı? dedi. O da: Evet, fakat, kalbim mutmain olsun diye dedi. Allah buyurdu ki, o halde kuşlardan dört tane al, yanında alıkoy, sonra her bir dağın başına bir parça koy. Sonra onları çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki, Allah her şeye kadîrdir" (Bakara, 260).

            Müfessirler Hz. İbrahim'in böyle bir talepde bulunmasının sebebi hakkında çeşitli rivâyetler zikretmişlerdir1. Razî bu hususta 12 vecîh saymıştır. Bunlardan birisi de kendi hatırına gelen şu vecihtir: "Nasıl ki, ümmet peygamberin risâlet iddiâsının doğruluğunu bilmede onun elinde tezahür eden bir mucizeye ihtiyâç duyuyorsa, peygamber için de böyle bir durum mevzu bahistir... Durum böyle olunca, şöyle denmesi uzak değildir: Melek, İbrahim (a.s)'a gelip, O'na Allah seni insanlara resûl olarak gönderiyor, diye haber verince, İbrahim (a.s) da bir mucize istemiş ve "Rabbim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" tâ ki, gelenin şeytan-ı racîm değil de melek-i kerîm olduğu hakkında kalbim mutmain olsun demiştir"2.

            Kanaatimizce, Hz. İbrahim'in bu isteği, Hz. Mûsâ'nın "Rabbim bana görün, sana bakayım" (A'râf, 143) şeklindeki istek ve iştiyâkının bir benzeridir. Biri Allah'ı, diğeri ise dirilişi görmek istemiştir. Hz. Mûsâ'nın Allah'ı görmek istemesi Allah hakkındaki bir şüpheden değil de, bilâkis Allah'ı çok iyi tanıyan biri olmasından kaynaklanan iştiyâkından dolayı olduğu gibi, Hz. İbrahim de, Allah'ın diriltmeye olan büyük kudretini bilmesi neticesinde, bu fiili bi'l-müşâhede, ayne'l-yakîn olarak görmeye iştiyâk duymuştur.

            Nitekim müfessirlerin tamamına yakın büyük bir çoğunluğu Hz. İbrahim'in bu isteğinin bir şüpheden dolayı değil, sadece bu hâdiseyi gözüyle görüp kalbinin mutmain olması, itminânla dolması için olduğunu söylemişlerdir. Çünkü, insan rûhu haber verilen şeyleri gözüyle görmeyi arzu eder. Bu yüzden, "Haber muâyene (gözle görmek) gibi değildir"3  denilmiştir. Ayrıca Hz. İbrahim'in bu isteği dirilişin mahiyeti değil, keyfiyeti hakkındadır. İbrahim (a.s), "nasıl diriltiyorsun?" demiştir, "acaba diriltir misin?" 4 dememiştir . Keyfiyeti sormak ise, ancak san'at-ı ilahiyye'nin esrârını görmeye olan şevk ve arzudan dolayıdır5. İnsanların ilimce en kâmil olanı, meçhulâtı bilmeye en fazla rağbetli olanlarıdır6.

            İbrahim (a.s) dirilişin pek çok yollarla olduğunu biliyordu. Yaratılışı gereği bunları bilmek istedi.7 Bu yüzden ölülerin hangi yolla diriltileceğini görmek istedi . Böylece İbrahim (a.s), dirilişe delîl hakkında ayne'l-yakîn mertebesine ulaşmaya olan aşırı muhabbetinden dolayı, nazarî ve bürhanî ilimden zarurî ilme intikâl etmeyi istemiştir8. Kutub'a göre ise, "Bu arzu imânın varlığına, kemâl ve istikrarına bağlı olmayan bir arzudur. Bir bürhan istemek veya imânın takviyesi için değildir. Başka bir şeydir, başka bir tadı vardır..."9
            Böylece hemen bütün müfessirler Hz. İbrahim'in bu isteğinin kesinlikle bir şek ve şüpheden dolayı olmadığını, Cenab-ı Hakk'ın yeniden diriltme fiilini, bi'l-fiil görmek ve keyfiyetine muttali olmak için olduğunu, ifâde etmişlerdir. Eğer İbrahim (a.s)'a böyle bir şek ârız olsaydı bu şekden dolayı mahcûbiyet duyup, böyle bir talepte bulunamazdı. Allah katında bu derece nâzının geçtiğini bildiğine göre, böyle bir kusuru yok demektir. Hem Allah'ı bu derece bilen O'na böylesine duâ ve niyâzda bulunan  birisinin O'nun ölüleri diriltmeye kadir olduğu hakkında şüphe etmesi düşünülebilir mi!?

            Ancak cumhûrun hilâfına, Taberî'nin bu husustaki görüşü farklıdır. Taberî Hz. İbrahim'in bu talebine sebep olan hâdiseleri ve bu husustaki rivâyetleri dört grupta sıraladıktan sonra tercihini şöyle belirtiyor: "Âyetin tefsîri hakkında bu görüşlerin en makûlu Resûlullah (s.a.v) den rivâyet edilen, "Şekk etmeye biz İbrahim'den daha ehakız..."10  sözüdür. Hz. İbrahim'in rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini istemesinin sebebi, şeytan tarafından kalbine ârız olan bir durumdan dolayıdır. Nitekim İbn Zeyd'den gelen bir rivâyete göre, İbrahim (a.s) bir kısmı karada, bir kısmı denizde olan bir balık görmüş. Balığı kara, deniz ve havadaki hayvanlar yiyorlarmış, bunun üzerine şeytan Hz. İbrahim'in nefsine, Allah bunların karınlarından bu hayvanı nasıl toplayıp biraraya getirecek, vesvesesini atmış. Bunun üzerine İbrahim (a.s) da, rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini sormuş, tâ ki, bu hali gözüyle görsün de, bundan sonra artık şeytan daha önceki gibi, kalbine vesvese ilkâ etmesin. Rabbi de ona, "inanmadın mı?" yani "yâ İbrahim benim bu işe kâdir olduğumu tasdîk etmiyor musun?" demiş, İbrahim (a.s) da, evet yâ Rabbi fakat, istedim ki, bana bunu gösteresin de böylece kalbim mutmain olsun, artık şeytan, balığı gördüğümde ilkâ ettiği gibi, kalbime vesvese ilkâ etmesin demiştir"11.



            Taberî'nin bu izâhını İbn Atiyye tenkîd ederek şöyle demiştir: "... Nebî (s.a.v) in  "Şekk etmeye biz İbrahim'den daha ehakız..." sözünün manâsı, "Eğer İbrahim (a.s) şüphe etseydi, biz bu şüpheye daha ehak olurduk. Biz şüphe etmediğimize göre, İbrahim (a.s) şüphe etmemeye daha lâyıktır"12 demektir. Dolayısıyla bu hadîs, İbrahim (a.s) dan şekki nefyetmeye mebnîdir. Vesvese hakkında rivâyet edilen "Bu mahzâ imândır"13 hadîsi ise, kalbde sâbit kalmayan hatıralar hakkındadır. Şek ise, biri diğerinden fazla olmamak üzere iki mesele arasında tevavkkuf etmektir. Bu ise, Hz. İbrahim'de olmayan bir durumdur. Ölüleri diriltme sem' (nakil) ile sâbit olan bir şeydir. Hz. İbrahim ise bunu en iyi bilen birisidir. "Benim Rabbim hayat verir ve öldürür" âyeti de, bunun bir delîlidir. Şek, imânda sâbit kademi olan kimseden uzaktır. O halde nübüvvet ve dostluk mertebesinde olana nasıl yaraşır!?.."14

            İbn Atiyye'nin bu reddiyesinden, Taberî'nin "İbrahim (a.s) ın diriliş hakkında şüphesi vardı" görüşünü benimsediği anlaşılsa da, kanaatimizce Taberî böyle demek istememiştir. Bir kere, Taberî "Hz. İbrahim diriliş hakkında şekkettiği için böyle bir istekte bulunmuştur" görüşünü tercîh ettiğini söylememiştir. Bu konudaki görüşleri serdettikten sonra, kendisi ayrı bir görüş ortaya koymuş ve bu isteğinin şeytandan gelen bir ârız (vesvese, lümme, tâif) sebebiyle olduğunu söylemiştir. Bu ârız'ı şekk diye vasfetmek her halde doğru değildir. Dolayısıyla Taberî sanki "Şekk etmeye biz İbrahim'den daha ehakız..." hadîsindeki şekk'i, ârız ile tevîl etmiştir. Belki böyle bir ârız'ın Hz. İbrahim'e nisbet edilmesi açısından Taberî tenkîd edilebilir, ancak onun ifâdelerinde Hz. İbrahim hakkında şekk tabiri yoktur. Dolayısıyla bu yönden tenkîdi hak etmemiştir. İbn Abbas'dan gelen bir rivâyete göre, Hz. İbrahim'in başından geçen bu hâdise henüz çocuğu olmadığı sıralarda (yani genç veya çocuk yaşta) ve kendisine suhuf verilmeden önce gerçekleştiği15 dikkâte alınırsa, Hz. İbrahim'e o yaşlarda bir ânlık böyle bir vesvesenin ârız olmasında bir mahzûr olmasa gerektir. Nitekim şu rivâyette, İbn Abbas da vesvese tâbirini kullanmıştır: "Abdullah b. Abbas ile Abdullah b. Amr karşılaşırlar. İbn Abbas şöyle sorar: Sana göre Kur'ândaki hangi âyet daha ümit verici (ercâ) dır? Abdullah b. Amr, Yüce Allah'ın, "De ki, ey nefislerine zulmetmiş kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz..." (Zümer, 53) âyetidir deyince, İbn Abbas (r.a) şöyle der: Ben de diyorum ki, Allah'ın  "İbrahim de, Rabbim! ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" âyetidir. Bu âyette Allah Hz. İbrahim'in "evet" sözüne râzı olmuştur. Daha sonra şöyle demiştir: Bu gönüllere  ârız olan ve şeytanın vesvese verdiği şeylerdir16.

            İbn Atiyye'nin vesvese hakkında naklettiği "bu mahzâ imândır" hadisi hakkında "bunlar kalbde karar kılmayan hatıralardır" şeklinde yaptığı izâh, Taberi'nin dediği şeye de şâmil değil midir?

            Allah'ın, Hz. İbrahim'in imân bakımından insanların en kuvvetlilerinden olduğunu bildiği halde, "imân etmedin mi?" diye sormasının sebebi, Hz. İbrahim'in cevap verdiği şekilde cevâp vermesini sağlayarak, bu cevabın dinleyenlere büyük faydalar kazandırması içindir17. Yani Cenâb-ı Hak bu suâli Hz. İbrahim'in "evet" sözüyle ifâde ettiği imânını insanlara göstermek için sormuştur ki, böylece dinleyenler onun maksadının ayne'l-yakîn mertebesine ulaşmak olduğunu bilsinler18. Çünkü Cenab-ı Hak onun imânını bildiği halde bu soruyu sorduğuna göre, bu sorudan maksat başka bir şeydir19. Razî böyle bir izâhdan önce, buradaki suâl'in takrir (yani, inandın! o halde böyle bir soruyu sormanın sebebi nedir?) manâsında olmasının da muhtemel olduğunu söylüyor20.

            Hz. İbrahim'in, "evet, fakat kalbim mutmain olsun diye" sözünün manası ise, delillerle elde edilen ilme zarûrî ilmin ilâvesiyle sukûnet ve itminânın artmasıdır. Çünkü, delîllerin âşikâr olması kalb için daha sükûnet verici, basîret ve yakîni daha çok açıcıdır21. Bu ifâde Hz. İbrahim'in şekk içinde olmadığının açık bir delîlidir. Aksi halde böyle cevâp vermezdi22. Belki o zaman "şek ve şüphem izâle olsun diye" şeklinde bir cevap vermesi gerekirdi...
............................................................................................
*. Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle bazı ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır.
1. Bu rivâyetler hakkında bkz. Taberî, III, 49-50; Vahidî, Esbâb-u Nuzuli'l-Kur'ân, s. 87-89., 2. Razî, VII, 34 ., 3. Zerkeşî ekser şarihlere göre bu sözün hadis olmadığını ifâde ediyor (Aclûnî, s. 237). Ancak bu söz hadîs olmasa da manâsı çok doğrudur. Bir şâir de bu hususta şöyle demiştir:
    Fakat gözle görmede latîf bir manâ vardır.
    Bunun içindir ki, Halîl (İbrahim a.s.) gözle görmeyi istemiştir (Aclûnî, s. 237).
4. Afîf Abdulfettah Tabbara. Maa'l-Enbiyâ fi'l-Kur'âni'l-Kerîm, Beyrut, 1989, 17. bsk.,  s.120., 5. Sabûnî, en-Nübüvve ve'l-Enbiyâ,  Mektebetu'l-Gazalî, Dımeşk, 1985, 3.bsk., s.72., 6. Merağî, III, 27., 7. Şa'rânî, el-Yevâkıt ve'l-Cevâhir, II, 142., 8. İbn Aşûr, III, 38.
9. Kutub, fî Zılâl, I, 302., 10. Buharî, Enbiyâ, 11, IV, 119; Müslim, İmân, 238, I, 133; İbn Mâce, Fiten, 23, II, 1335, 11. Taberî, III, 51., 12. Bu hadîs değişik şekillerde izâh edilmişse de, en meşhûr manâ budur. Bu hususta bkz. İbn Kesîr, III, 323; Hazin, I,  411;  Alûsî, III, 27., 13. Müslim, İmân, 211; İbn Hanbel, II, 406; VI, 106., 14. Kurtûbî, III,194., 15. Maverdî, I, 336., 16. İbn Kesîr, I, 323., 17. Zemahşerî, I, 391; Nesefî, I, 132; Ebu's-Suud, I, 256., 18. Bursevî, I, 323., 19. Razî, VII, 35., 20. Razî, VII, 35., 21. Zemahşerî, I, 391; Nesefî, I, 132., 22. Razî, VII, 35.