DÜNYA HAYATIYLA MUTMAİN OLMAK

e-Posta Yazdır PDF

 

             Dünyaya aşırı meyil, onunla yetinmek, ötesini düşünmemek âhireti hatıra getirmemeye neticede onu inkâr etmeye götürebilir. Nitekim, "Huzurumuza çıkacaklarını ümid etmeyen, dünya hayatına razı olup, onunla mutmain olanlar yok mu, işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden varacakları yer ateştir" (Yûnus, 7-8), "Hayır! doğrusu siz dünyayı seviyor, âhireti bırakıyorsunuz" (Kıyame, 20-21) âyetlerinin de ifâde ettiği gibi, âhireti inkâr sebeplerinden birisi de, dünya hayatıyla itminândır.
            ""Dünya hayatına razı oldular ve onunla mutmain oldular..." âyeti ifâde ediyor ki, onlar başka dâimî ve daha yüksek bir hayat için düşünüp, fikir yürütmediler. Çünkü dünya hayatına rızâ ve onunla yetinmek, nazarı âhiret hayatına delâlet eden şeylerden uzaklaştırır. Ehl-i hidâyet ise, bu dünya hayatını nâkıs bir hayat olarak görürler. Kendilerinde bu dünya hayatının bulanık hallerinden müberrâ başka bir hayatı arama hissi uyanır... Bu yüzden dünya hayatına razı olmak, zemmedilen ve insanı hüsrân uçurumlarına yuvarlayan bir şey sayılmıştır"1.
            Çünkü bu âyet mefhûm-u muhâlifiyle, dünya hayatıyla iktifâ etmemeyi emrediyor. Sadece dünya hayatına bağlanıp ötesini aramamaktan sakındırıyor. Denilebilir ki, Yüce Allah hakikatte dünya hayatını böyle nâkıs ve insanı tatmin etmeyecek bir sûrette yaratmış ki, insanoğlu bu hayata nazar ederek, bu hayatın gerçek hayat olmadığını, âhiretin lüzûmunu anlasın, rûhundaki ebediyet arzusunu tatmin edecek başka bir âlem arasın. Fakat dünyaya meyil insanı bu delillere karşı kör ediyor. Böylece “Dünya sevgisi her türlü hatanın başıdır”2 sözünün hükmü tezâhür ediyor. 
            "Dünya hayatı onları aldattı, oyaladı" âyeti de bu manaya işâret etmektedir. Yani bunları dünya hayatı aldattı ve zannettiler ki dünya hayatı devâmlıdır. İman ettikleri takdirde ise, bu hayatın zevâl bulmasından korktular3. Yani imân onlara âhireti, ölümü hatırlattığı için, dünya hayatının devâmlı olduğu vehmi de onları memnûn edip oyaladığı için, imân edip de bu tatlı uykularından uyanmak istemediler...
            Bazen aşırı refâh ve zenginlik de, insanı şımartıp, dünyaya ebedî kalacakmış gibi meylettirip, âhireti inkâra sebep olabilir. Şu âyet-i kerîme bu gerçeğe işâret etmektedir: "İnsan kendini müstağnî gördüğü zaman azar" (Alak, 6-7). "Dediler ki, biz malca ve evlatca çoğuz ve biz azaba marûz kalacak değiliz" (Sebe', 35) âyetinde de, evlâd ve emvâlin çokluğuyla övünmeden sonra "Biz azaba marûz kalacak değiliz" denilmesi, mal ve çocukların çokluğunun onları aldatıp, onlarla ebedi kalacaklarını zannedip, azabı inkâr etmeye sevkettiğine işâret etmektedir.
            Nitekim, cahiliyye dönemi Mekke âhalisinin zeki, kabiliyetli, dünya arzusuyla dolu olan zengin tüccarları gelecek hayata, âhirete dâir hiç bir şey öğrenmek istemiyorlardı. Onlara göre böyle bir şey olamazdı. Mekkelilerin Kur'ân'ın tekrar dirilme fikrine karşı olan bu menfi davranışlarında iş adamı olma zihniyetlerinin rolü büyüktür. Bu durum onlarda zengin tüccarların kendine güvenme halini, Kur'ân'ın deyişiyle istiğnâ halini doğurmuştu. Aslında bu istiğnâ durumu sadece Mekkelileri dinden uzaklaştırıcı bir sebep değil, bütün insanlar için geçerli fıtrî bir haldir. Bu yüzdendir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de bu durum ifâde edilirken, "İnsan kendini müstağnî gördüğü zaman azar" (Alak, 6-7) buyrulmuştur.
            Kehf sûresinde kıssası nakledilen, öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr eden bahçe sahibinin inançlı arkadaşına hitaben söylediği şu ifâdeler de aşırı zenginlik ve mal düşkünlüğünün âhireti inkâra sebep olabileceğini göstermektedir. Şöyle buyruluyor: "Dedi ki, bunun (bahçenin) hiç bir zaman yok olacağını zannetmiyorum. Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum, faraza Rabbimin huzuruna götürülürsem bundan daha iyi bir akibet bulurum" (Kehf, 35-36). Bu âyet, sahip olduğu zenginliğin ebediyyen kalacağını veya zenginliğinin kendisini ebedileştireceğini zanneden kimsenin durumunu tasvîr etmektedir.
            Ekinlerin, meyvelerin, ağaç ve nehirlerin her taraf ve her köşede sürekli olarak devâm edip gitmesi ona böyle bir zan vermişti4. Hatta o, bu şeylerin kendisinden ayrılmayacağına öylesine inanmıştı ki, farazâ âhiret olsa bile, orada da böyle şeylere kavuşacak, değişen bir şey olmayacaktır. Ona göre, madem ki, bu dünyada bu zenginlikleri hak etmiştir, âhirette de bu zenginliklere kavuşmak tabiî bir hakkıdır5.
            Zenginliğin pek çok insanı bu hale getirmesi, müslüman zenginler için de geçerli olabilmektedir. Nitekim, bazı müfessirler zamanlarındaki müslüman zenginlerin de, dilleriyle söylemeseler de, lisan-ı halleriyle, "bunun hiç bir zaman yok olacağını zannetmiyorum" ifâdesini terennüm ettiklerini ifâde etmişlerdir6. Çünkü bazı zenginler zenginliğin verdiği şımarıklıkla, Allah ve âhiret endişesini ortadan çıkararak, haşa, Allah ve âhiret yokmuş gibi yaşamaktadırlar7. Bir âyette de ifâde edildiği gibi, uzun müddet refâh içinde yaşamak, böyleleri için, Allah'ı ve âhireti unutmaya sebep olan büyük bir musibettir8.
            Zenginliğin bu tehlikesinden olsa gerektir ki, Hz. Süleymân Allah'a şöyle yalvarmıştır: "Rabbim, bana ve ana-babama in'âm ettiğin nimetlere şükretmeye beni muvaffak kıl..." (Neml, 19) Peygamber Efendimiz (s.a.v) de şöyle duâ etmiştir:   "Allahım, Muhammed ehl-i beytinin rızkını yeteri kadar ver"9.
            "O (arkadan çekiştiren, yüze karşı eğlenen kimse) mal topladı da onu sayıp durdu. Malının kendisini ebedî kılacağını zannediyor" (Hümeze, 2-3) âyetinde de, bu duygu yani cimrilikle toplanmış mal ve kazanılmış zenginliğin insanı nasıl âhiretten oyaladığı ve elindeki para ve malların kendisiyle beraber ebedî olarak kalacakları zann-ı bâtılına düşürdüğü, ulvî bir üslûbla ifâde edilmiştir.
            "Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?" (Vakıa, 82) âyetinde de, inkârcıların, bir nimet olan rızık ve refâhı, şükür sebebi değil de, inkâr sebebi yaptıklarına işâret ediyor.
................................................................................................
*. Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle bazı ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır. , 1. İbn Aşûr, XI, 99., 2. Bkz. Alauddin Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu'l-Ummâl fî Süneni'l-Akvâli ve'l-Ahvâl, Müessesetu'r-Risale, Beyrut, 1979, III, 192. Bu sözün hadîs olması muhtemel olduğu gibi, bazı büyük zatlara da nisbet edilmiştir (bkz. Aclunî, s.412-413). Hadîs olmasa da, manasının doğruluğu açıktır., 3. Kurtubî, VII, 57., 4. Bkz. İbn Kesîr, III, 88., 5. Bkz. Zemahşerî, II, 484., 6. Bkz, Zemahşerî, II, 484; Nesefî, III, 13., 7. Bkz. Veli Ulutürk, Kur’an-I Kerim Allah’I Nasıl Tanıtıyor?, s. 278., 8. Bkz. Furkân, 18., 9. Buharî, Rikâk, 17, VII, 181; Müslim, Zühd, 18, 19, IV, 2281; Tirmizî, Zühd, 38, VII, 101.