GÖRMEDİĞİNE İNANMAMA HASTALIĞI

e-Posta Yazdır PDF

Allah’ı, âhireti, melekleri ve diğer iman esaslarını inkâr etmenin başta gelen sebeplerinden birisi de, insanların bilmedikleri, görmedikleri şeyleri akıldan uzak görmeleri, garip ve imkânsız karşılamalarıdır. "Bilâkis onlar ilmini ihâta edemedikleri şeyi yalanladılar..." (Yûnus, 39) âyeti bu gerçeği ifâde etmektedir. "İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır"1 sözü de, bu gerçeği dile getirmektedir.

   İsmaîl Fethi Efendi bu mevzuda, "Dünyada her hadise kable'l-vuku, beşeriyet âlemince perde-i inkâr ile karşılanmıştır. Bu muhakkaktır..."2 diyerek, her yeni hâdise ve icâdın daha önceleri, akıl kabul etmez diye reddolunduğunu ifâde etmektedir. Nitekim fazla değil, bundan yüz sene önce yaşamış insanlara uçak, bilgisayar, televizyon gibi araçlar anlatılsaydı her halde inananlar pek az olurdu.

   Ahireti inkâr edenler de, kâinatın gidişatına bakarak, duyularına dayanarak, ölümden sonrasını ve kâinâtın nizamının bozulmasını kendi gözleriyle görmedikleri için, inkâr ediyorlar. Ancak, bir şeyi bilmememiz veya görmememiz o şeyin hakikatte vuku bulmayacağına delîl olabilir mi?!3

 Görülmeyen şey yoktur veya görmediğime inanmam sözü bozuk Avrupa akılcılığının semeresidir. Mevcudâtı meşhudâta hasretmek insan ilminin ve beşer aklının korkunç tökezlemesi ve engellerindendir. Batı akılcılığı bu iddiâya ilmîlik ve felsefilik süsü vermiştir. Bu durum beşerin sû-i hazzı ve insanlığa karşı bir düşmanlıktır. Bu durum aynı zamanda, ilahî, semavî feyzden mahrûm ilimle, semavî risâlet nûruyla aydınlanmış ilim arasındaki temel farktır4.

   Şimdi mümkün ve vaki gördüğümüz şeyleri böyle görmemizin sebebi, bu şeylerin vuku bulduklarını müşahede etmemizdir. Bir çekirdeğin yerin derinliklerinde yarılarak büyük bir ağaç olarak ortaya çıkması, bir katre suyun rahme girip insan sûretinde çıkması... böyle şeylerin görülmesi mutâd olduğundan şaşkınlık ve hayrete sebep olmaz, normal hâdiseler gibi görülür.  Fakat bunları müşahede etmeseydik, başka nizamlar dahilinde yaşasaydık, o zaman böyle şeyleri akıl ve kıyastan uzak şeyler olarak görür ve mümkün olmasını şiddetle inkâr ederdik. Faraza, hiç bir ağaç ve bitkinin bulunmadığı Merih'te akıllı varlıklar olsa ve onlara dense ki, küçük bir tohum yere gömülünce ondan kocaman bir ağaç çıkıyor, ilk cirminden binler hatta yüz binler kat büyük oluyor, sonra onda o tohumlardan yüzlercesi doğup bir araya geliyor. Böyle bir şey Merihlilere söylense, onların şaşkınlığı öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerden daha az olmazdı...5

   Bu hususa dâir şu misâlleri de zikredebiliriz: Anne karnındaki bir bebeğe -akıllı olduğu farzolunarak- denilse ki, sen buradan çıkıp, çok daha geniş bir âleme gireceksin, o âlemde artık göbek kordonuyla değil, ağzınla yemek yiyeceksin. Kan yerine orada binbir türlü yiyecek ve içeceklerle besleneceksin. Orada, burada olmayan daha pek çok şeyler göreceksin. Oraya gidince artık burasını bir zindan gibi görüp, asla dönmek istemeyeceksin... bu sözler karşısında, anne karnındaki bebeğin cevabı büyük ihtimalle "inanmam!" olurdu. Ancak bir kaç ay sonra dünyaya gelince söylenenlerin hepsinin gerçek olduğunu kendi gözleriyle görecektir. İşte âhireti inkâr eden kimse de böyledir...

   Yine, ıssız bir mağarada doğup büyümüş, hayatında hiç bir bitki, ağaç sebze, meyve hatta yeşil namına hiç bir şey görmemiş bir kimse farzedelim. Bu kimseyi kış mevsiminde kupkuru vaziyetteki bir meyve bahçesine götürsek, ona kuru dalları gösterip, daha sonra da o bahçenin bahar ve yaz mevsimlerinde çekilmiş çeşitli resimlerini ve meyvelerinin fotoğraflarını göstersek ve ona desek ki, resimlerini gördüğün şu elmalar, şeftaliler, üzümler şu dallarda olacak ve şu yerlerde, resimlerini gördüğün şu kavun, karpuz, çilekler... olacak. Hiç şüphesiz o kimse bize inanmayacak, böyle şeyleri uzak görecektir. Ancak o kimseyi bahar ve yaz mevsimlerinde aynı bahçeye götürdüğümüzde söylenenlerin tümünün gerçek olduğunu görecek ve daha önceki inkârından dolayı pişmanlık duyup utanacaktır. İşte âhireti inkâr edenler de, böyle bir şeyi görmedikleri için inkâr ediyorlar. Ancak insanoğlu etrafındaki varlıklar hakkında ve kendi nefsi hakkında düşününce, öldükten sonra dirilmenin pek çok numûnelerini görecek ve bu işin Allah için çok kolay olduğunu anlayacaktır. Bu yüzdendir ki, Allah Taalâ da, Kur'ân-ı Kerîm'inde sık sık insanı, neden yaratıldığına bakmaya davet ediyor, yer yüzünün yeniden yeşermesine nazarları çeviriyor ve semavât ve arzı yaratan bir kudrete hiç bir şeyin ağır gelmeyeceğini ilân ediyor. Artık bütün bunlardan sonra insanın inkârını mazûr göstermek için öne süreceği bir bahane yoktur.

   Gafletle malûl olan insanoğlunun nazarı, dünya hayatının zâhirinden öteye geçememekte, zâhirde takılıp kalmaktadır. Allah Taalâ böyleleri hakkında şöyle buyuruyor: "Onlar dünya hayatının sadece zâhirini biliyorlar, âhiretten ise, tamamen gâfildirler." (Rûm, 7). "Hayır onların ilimleri âhiret hakkında yok olmuştur, hatta onlar bu hususta şüphe içindedirler, hatta bu hususta kördürler" (Neml, 66) âyeti de benzer manadadır. Ayette ifade edilen dünyanın zâhiri, câhillerin bildiği dünyanın süsleriyle nimetlenmek ve lezzetleriyle oyalanmaktır. Batını ve hakikatı ise, dünyanın âhirete bir köprü olması, tâat ve sâlih amellerle âhirete hazırlanılmasıdır.6

   Nedvî, Batılı bilim adamları ve mütefekkirlerinin durumunu, bu âyetten daha güzel ifâde edecek bir tabir bulunmadığını söylüyor. O'na göre, bu âyetteki iddâreke ifâdesi, âdeta otomobil yoluna devam ederken aniden bir arızaya marûz kalıp, yolda çakılıp kalmasını tasvîr etmektedir. Nedvî kendi yöresinde avamın dilinde buna "benşereti's-seyyare" (araba istop etti) dendiğini ilâve ederek, şöyle devam ediyor: Hızlı  ve emniyetli bir şekilde mesafeler kateden Batılı ilim adamları da aklî, riyazî, tabiî ve metafizik sahaları dolaşıyor nihayet vacibu'l-vucud, ahiret, ölüm ötesi hayat mevzularına ulaşınca sanki teker patlayıp havası boşalıyor  (iddâreke). Bu lafzı  takib eden ifâdeler ise, Batı akılcılığının birbirine zıt, mütereddit ve hayret içindeki keyfiyetlerini ve Batı'nın muhtelif tabakalarını ifâde ediyor:7 "Hatta onlar bu hususta şüphe içindeler, hatta bu hususta kördürler."

   Bu âyet müşriklerin kıyamet hakkında pek çok sorular sormalarına rağmen, âhiret hakkında bilgi sahibi olmadıklarını ifâde etmektedir. Bu yüzden âyete ıdrab harfi olan bel (bilakis / hatta) ile başlanmış daha sonra gelen "hatta onlar bu hususta şüphe içindedirler" cümlesine de yine bu harfle ile başlanarak, onların tenakuz içinde oldukları beyan edilmiştir. Çünkü onlar kıyamet gününe imân etmiyor, vukuu hakkında şüphe ediyorlarken tutup kıyametin vaktini soruyorlar. Daha sonra gelen "hatta onlar bu hususta kördürler"cümlesinde de bel harfi tekrar getirilerek onların dünya işlerine tam dalmaları ve şehevî arzularına ulaşmak için dünyaya tam olarak yöneldiklerinden dolayı, kıyamet gününün delillerinden hiç birini bulamayacak derecede câhil oldukları beyan edilmiştir8.

   Hülâsa, görmediğine inanmayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyâtta kördür.
...........................................................................................
* Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle bazı ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır.
1. Bkz. Maverdî, Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn, thk. M. es-Saka, Beyrut, 1988, s. 64-65.
2. İsmaîl Fethi. Hayat-ı Ebediyye ve Felsefe-i Ervâh, Y. Osmanlı Matbaası, İstanbul, 1328, s. 5.
3. Bkz. Saîd Havvâ, s. 782.
4. Havvâ, s. 795.
5. Havvâ, s. 796.
6. Zemahşerî, III, 216; Ebu's-Suûd, VII, 51.
7. Nedvî, Teemmülât fi'l-Kur'âni'l-Kerim, s. 67-68.
8. Nedvî, s. 92; Kezâ bkz. Alûsî, XX, 13.