İnsanın Kemale Ermesi İçin Ebedi Hayatın Gerekliliği

e-Posta Yazdır PDF

İnsanın fıtratına dikkat edildiğinde, onun bu dünyaya öğrenmek ve tekemmül etmek için geldiği görülecektir. Çünkü insan, hayvanların aksine, dünyaya aciz ve zayıf bir surette, hiç bir şey bilmez bir durumda geliyor1. Bir yaşında ancak yürümeye başlıyor, onbeş yaşında ancak zarar ve menfaatini farkedebiliyor. Hatta ömrünün sonuna kadar öğrenmeye ihtiyaç duyuyor. Hayvanlar ise, dünyaya geldiğinde, âdetâ başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir. Kısa bir zamanda çevresiyle olan münasebetlerini, hayatını sürdürmesi için lazım olan şeyleri öğrenir, meleke sahibi olur. Artık hayatı boyunca bir şey öğrenme ve tekemmül etme ihtiyacı duymaz... Sayısız istidat ve kabiliyetlerle donatılmış insanın tekemmülü için bu kısa dünya hayatı yeterli değildir. Ölüm insanın tekemmülü, manevî terakkisi, istidat ve kabiliyetlerinin inkişâfı için zarurî bir merhaledir. 

İnsan, rûhî hayatını, nefsindeki kin hased gibi kötü ahlakları incelediğinde; karşılaştığı zulüm, haksızlık, ezâ ve cefâ, basit şeyler için yapılan mücâdele ve kargaşaları nazar-ı dikkate aldığında kesin olarak anlar ki, kâinatı zerrelerden güneşlere kadar, arz ve semasıyla, canlı ve cansızlarıyla, bitki ve hayvanlarıyla mükemmel bir şekilde tam bir kemâl üzere yaratan Zât, insanı da bu vaziyette bırakmayıp, kemâle erdirecektir. Çünkü Kâmil-i Mutlak olan Allah'tan ancak kemal sudûr eder. Halbuki beşer bu dünya hayatında nefsî, rûhî, ahlakî, ictimaî açılardan kâmil değildir, noksanlıklar içindedir. O halde, her şeyi kâmil bir şekilde yaratan Allah'ın, insanın kemâle ermesi için de, başka, dâimî bir âlem yaratması O'nun Hakîm ve Hak isimlerinin gereğidir.2 Şüphesiz, Yüce Allah isteseydi, yaşadığımız bu dünya hayatını kâmil bir şekilde, kedersiz, hüzünsüz, tasasız ve noksansız, firdevsî bir hayat yapabilirdi. Gücü yettiği halde böyle yapmaması, bunları başka bir âlemde gerçekleştireceğini gösterir. Mademki, bu dünyada bunları yapmamış, o halde başka bir âleme bırakmıştır. Ayrıca bu vesileyle iyiyi kötüden ayırarak insanların istidât ve kabiliyetlerinin inkişaf ve tekâmülünü murâd etmektedir. Çünkü Kâmil olan Allah, noksan bir şey yapmaktan münezzehtir. O, bu dünyadaki noksanlıklarla, koyduğu kanunlar yoluyla kemali murâd etmektedir. 

Bu kemâl yolu da, enbiyâ (a.s)'nın yoludur. Bu dünya, enbiyâ ve asfiya'nın düsturlarıyla insanın tekâmül ettiği bir medrese hükmündedir3. Bu dar, sınırlı ve her bir lezzetinde çok garazların yığılmasıyla, keşmekeş ve kıskançlıklardan hâlî olmayan dünya hayatı içinde insanî latîfeler yerleşmez. Geniş bir âlem lâzımdır ki, insanın istidat ve kabiliyetleri hakkıyla neşvü nemâ bulsun...4 Ahmed Emîn, "Rabbimiz! nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla. Sen her şeye kadîrsin" (Tahrîm, 8) âyetinde geçen mü'minlerin nûrunun tamamlanmasının, amel ve imtihân âlemi olan bu fânî dünyadaki noksanlıkların izâle edilmesini sağlayacak olan vadedilmiş kemâl olduğunu söylüyor5. 

Abdûh da, "O hiç bir zaman Rabbine dönmeyeceğini zannetti. Oysa Rabbi onu görüyordu" (İnşikâk, 14-15) âyetini tefsîr ederken, bu mevzuyla alakalı olarak şu ifâdelerde bulunuyor: "Cenab-ı Hak, "O hiç bir zaman Rabbine dönmeyeceğini zannetti" ifâdesini, "Rabbi onu görüyordu" ifâdesiyle ta'lîl etmiş, delillendirmiştir. Bir şeyi görmek onu neş'et ve gaye açısından tam olarak bilmektir. İnsanı, ona bahşettiği ilimde sınır tanımayan akıl vasıtasıyla kâinatın sırlarını ve mevcudâtın inceliklerini anlama kabiliyetiyle nihayetsiz kemalâta istidatlı olarak yaratan Zât, onu diğer hayvanlarla bir tutmak için böyle yüksek bir yaratılışla yaratmamıştır... Bilâkis O'nun hikmeti iktizâ eder ki, bu büyük mahlûku için bu dünya hayatından sonra, yaptıklarının semeresini devşireceği ve kemâlini tamamlayacağı başka bir hayat bahşetsin."6 

Kutub da, "ey insanlar! eğer öldükten sonra dirilme hakkında bir şüphe içinde iseniz, düşününüz, biz sizi topraktan sonra nutfeden, sonra alakadan (rahim cidarına yapışan nesne), sonra muhallak ve muhallak olmayan (belirli ve belirsiz) bir mudğa (bir çiğnemlik et parçası) dan yarattık ki, size beyân edelim… " (Hac, 5) âyetinin tefsîrinde şu güzel izahta bulunuyor: "Anne karnında iken cenînin, dünyaya geldikten sonra bebeğin uğradığı bu tavırlar (merhaleler) işâret ediyor ki, bu tavırları tedbîr eden irâde, insanı mümkün olan kemâline ulaşacağı dâru'l-kemâl olan âhiret âlemine de gönderecektir. Çünkü insan bu dünya hayatında kemâlini tamamlayamıyor. Belli bir merhaleden sonra duraklıyor, sonra geri dönüyor: "Bilir durumundan sonra hiç bir şey bilmesin diye..." o halde insanın kemalâtının tamamlanacağı başka bir âlem olmalıdır..."7 

....................................................................................... 

?*. Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle bazı ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır.

1. Nahl, 78, 2. Emin, Et-Tekâmulu’l-İslâmî, I, 580, 596, 598., 3. Emin, I, 583, 584, 587, 596 ., 4. Nursî, Asâr-ı Bediiyye, s. 267., 5. Bkz. Emin, I, 596., 6. Abduh, Tefsîru Cüz'i Amme, s. 42., 7. Kutub, Fi Zılâli’l-Kur’ân, IV, 2411.