Çeşitli İlâhi İsimler Zaviyesinden Ahiret

e-Posta Yazdır PDF

Kâinâtta tecellilerini müşahede
ettiğimiz Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatları
âhiret hayatını iktiza etmekte,
kalp kulağına uhrevî hayatın müjdelerini
fısıldamaktadırlar.
Bu sadeden olarak izzet ve azamet,
kibriya ve ululuk bildiren ilâhî
isimler de, âhiretin vukuunu iktizâ etmekte,
bir hesap gününün ufukta olduğunu
göstermektedir. Şöyle ki;
Bu kâinatta öylesine muhkem ve
dakîk bir nizam vardır ki, hiç bir tarafında
bir aksaklık ve bozuk yoktur. En
büyük sistemlerden, galaksilerden en
küçük sistemlere atom ve elektronlara
kadar, her şeyde tam bir nizam görülmektedir.
Zalim ve tağîler, kâtil ve fâcirler
böyle bir nizâmdan kaçıp
kurtulamazlar. Akıl gösteriyor ki, böyle
bir nizâm mutlaka böylelerini cezâya
çarpacaktır ve onlar, mutlaka hesaplarının
tam olarak görüleceği bir âleme
sevkolunacaklardır. Eğer saadet-i
ebediyye olmazsa bu nizâm zayıf bir
suretten ibaret kalır. Yalancı bir nizam
olur. Nizâmın rûhu olan maneviyât, rabıtalar
ve nisbetler hebâ olur. Demek
ki, nizamın nazzâmı saadet-i ebediyyedir1.
Cenab-ı Hak nimetlerine başkasının
müdahelesini kabul etmediği
gibi, nimetlerine mukabil yapılan şükrün
de başkalarına yöneltilmesine razı
olmaz. O'nun, nimetlerine nankörlük
edenlere, emir ve nehiylerini hafife
alanlara karşı büyük bir celâli vardır2.
Halbuki, nice insanlar var ki, binlerce
nimete gark olmuşlarken nankörlük
edip, kulluk ve ubudiyetlerini başkalarına
yapıyor, Allah'ın, kendisini tanıttırmak
ve sevdirmek için yaptığı bunca
ihsanına karşılık, isyan ve tuğyanla
mukabele ediyorlar. Sonra da bu dünyada yaptıklarına karşılık hiç bir cezâ görmeden,
hatta çok defa refah ve sıhhat içinde yaşayarak bu
dünyadan çekip gidiyorlar. İşte kâinatta tecellilerini
gördüğümüz, Allah'ın izzet ve celâli böylelerin cezâlandırılmasını
ve kendisini tanımayanları, hafife
alanları kahretmeyi ister. Bu durum dünyada tam
olarak gerçekleşmediğine göre, demek ki âhirete
bırakılıyor. Nitekim, O'nun bu dünya hayatında,
geçmiş asırlardaki azgın ve zalim kavimleri cezalandırması,
imhâl etse de (mühlet verse de) ihmâl
etmediğini göstermektedir. Şu âyetler bu durumu
gözler önüne sermekte, onlara verilen mühletin bir
istidrac olduğunu ifâde etmekte ve Allah'ın izzet ve
celâlinin, zâlim ve kâfirleri er geç cezalandıracağını
göstermektedir: "Ayetlerimizi yalanlayanları,
ummadıkları yerden yavaş yavaş (istidrâcla)
helâke götüreceğiz. Onlara mühlet veriyorum,
benim keydim (cezam) pek çetindir" (A'râf, 182-183),
"Andolsun, senden önceki peygamberle de
alay edildi de onlara mühlet verdim, sonra da
onları yakaladım. Azabım nasılmış?!" (R'ad, 32), "...
Böylece kâfirlere mühlet verdim, sonra da yakaladım,
cezam nasılmış?!" (Hacc, 44), "Nice beldeler
var ki, zulümlerine devam ettikleri halde
onlara mühlet verdim, sonra da, yakaladım.
Dönüş banadır" (Hacc, 48).
Keza, bu dünyada muhteşem, bir rubûbiyetin
ve şaşaalı bir saltanatın eserlerini müşâhede
ediyoruz. Bu küre-i arz emre âmâde bir hayvan gibi
rabbi'nin emri altında musahhar ve zelîl bir durumdadır.
Diriltir, öldürür, terbiye, tedbîr ve idâre eder.
Güneş ise, gezegenleriyle beraber O'nun kudretine
musahhar ve nizâmına tabi'dir. Onları tanzîm eder,
döndürür, takdîr eder... İşte akılları hayrete düşüren
tasarruflarının şehâdetiyle, böylesine sermedî, devâmlı
bir rububiyyet ve kararlı, ihatalı saltanat
böyle zayıf, değişen, geçici işler üzerine kâim olamaz.
Bilakis, bu dünya ancak tecrübe ve imtihan,
sergileme ve ilân için geçici menzillerin kurulduğu
bir meydandır. Sonra tahrîb olunup, dâimî saraylara
tebdîl edilecek ve mahlukât da oraya sevkolunacaktır.
Dolayısıyla, zarurî olarak bu fânî ve
kararsız âlemin rabbi'nin başka bâkî ve kararlı bir
âleminin bulunması gerekir3.
Kendisini, Kur'ân-ı Kerimde pek çok yerde,
Rabbu'l-âlemîn ve Rabbu's-semâvâti ve'l-arz olarak
tanıtan Cenab-ı Hak, hiç şüphesiz bu terbiyesini uhrevî bir âlemde de ebedî olarak devâm ettirecektir.
Keza, yeryüzünüde gezip dolaştığımızda, her
tarafta, yer yüzünün süsü durumunda olan4 bin bir
çeşit ve rengarenk çiçekler, kuşlar ve kelebekler,
bitki ve hayvanlar görüyoruz. Adeta yer yüzü bu güzelliklerin
teşhîr edildiği bir salon hükmündedir. Sadece
yer yüzü değil gökyüzü de, sayısız denecek
kadar çok sayıdaki yıldız kandilleriyle süslendirilmiştir5.
Hatta, denizleri şenlendiren çeşit çeşit balıklara
ve denizlerden çıkarılan incilere, hayvanların
sabahleyin rızıkları için çıkıp akşamleyin dönmelerindeki
güzelliğe6 varıncaya kadar, her şeyde bir
güzellik ve süslülük görüyoruz. İşte, bütün bu güzel
mahlûklar, Yaratıcılarının misilsiz bir güzelliği olduğunu
gösteriyor.
Malûmdur ki, her yüksek cemâl ve kemâl sahibi
kendi cemâl ve kemâlini bizzât kendi nazarıyla
ve bir de, başkalarının nazarlarıyla müşâhede
etmek ister. Kendi sevgili cemâlinin cilvelerinin göründüğü
bir aynaya ve güzelliğinin aksettiği bir
müştaka iştiyâk duyar. Dolayısıyla, Cenab-ı
Hakk'ın mukaddes hüsün ve cemâli de, görmek ve
görülmek ister. Bunlar ise, istihsan ve tenzîh edenlerin,
müştâk mütehayyirlerin varlığını gerektirir.
Sonra, sermedî bir cemâl, sanatının güzelliklerini
hayretler içinde seyreden kimselerin ebedî olmalarını
iktizâ eder. Çünkü daimî ve kâmil bir cemal, zâil
ve devamsız müştâklara razı olamaz... Aksi halde
nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve hesapsız
bir istihsânla mukâbele görmesi gereken
böyle bir cemâle karşı, adavet, kin ve inkârla mukâbele
edilmesi muhtemeldir7.
.........................................................................................
*. Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle bazı
ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır.
1. Saîd Nursî, Asâr-ı Bediiyye, s. 28.
2. Abdulhay Nâsih, s. 70.
3. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s. 99.
4. Bkz. Kehf, 7.
5. Bkz.Fussilet, 12; Sâffât, 6; Mülk, 5...
6. Nahl, 6.
7. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s.93; Sözler, s. 51.