Rahmet-i İlahiyye Penceresinden Ahiret Saraylarına Bakış

e-Posta Yazdır PDF

Allah'ın, mahlukatına karşı, şefkât
ve merhametini, lütuf ve ihsanını
kerem ve yardımını ifâde eden isimleri
âhiretin vuku bulacağını haber vermektedir.
Şöyle ki:
Bu dünya hayatının gidişatına
dikkât edecek olursak, Allah'ın çok
rahîm ve şefîk olduğunu; darda kalmış,
yardım dileyen, kendisine yalvaran
varlıkların imdâdına sür'atle icâbet
ederek, rahmet ve şefkâtini gösterdiğini
görürüz. Çünkü, görüyoruz ki, O,
en küçük bir canlının en küçük bir ihtiyacını,
ummadığı vakitte, ihtiyaç
anında göndererek ihtiyacını gidermek
sûretiyle, onu görüp gözetiyor. Yine,
istediği şeyi karşılamak sûretiyle, en
gizli bir mahlûkun en gizli bir nidâsını
işittiğini gösteriyor. Bütün canlılara, en
güzel şekilde rızıklarını veriyor. Bu şefkâti
açık bir şekilde görmek için yavruların,
bebeklerin, çaresiz canlıların ne
kadar güzel beslendiğine, büyütülüp
terbiye edildiğine bakmak yeterlidir.
Yavruların doğumunun ardından, annelerin
göğüslerini birer süt çeşmesi
haline getirmek, o rahmetin apaçık delilidir.
Adeta, rahmet cisimleşerek süt
halinde annelerin göğsünden akmaktadır.
Bununla beraber, insanoğlu bu
dünya hayatında pek çok sıkıntı ve
meşakkatlere maruz kalıyor. Yediği bir
üzüm tanesine mukabil bazen bin
tokat yiyor. Tadıyor fakat doymuyor.
Ağzında tat, kalbinde feryat meydana
geliyor. Ona zevk veren şeyler, veda
dahi etmeden ve hiç sormadan çekip
gidiyorlar. Öyleyse burada insana bu
kadar ihsanda bulunan Cenab-ı Hak,
ihsan ve nimetlerini kesivermekle, nimeti
nikmete, lezzeti azaba ve muhabbeti
düşmanlığa çevirmeyecektir.
Halbuki bütün bunlar ebedî olmazsa,
nimet nikmet olur, lezzet azap olur,
sevgi düşmanlığa dönüşür. Öyleyse
bu nimet ve ihsanların devam edeceği
ebedî bir alem vardır ve mutlaka olacaktır1.

Hiç şüphesiz, böylesine rahmetli, kerim bir
şefkât, kullarının en büyüğü ve en sevgilisi olan
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in en büyük ve en
çok istediği bir ihtiyacı olan, ebedî cennet hayatı
ihtiyacını karşılamayı iktizâ eder. Bilhassa bu ihtiyaç,
umumî olup, bu sevgili zâtın duâsına bütün
mahlukât lisan-ı hâl ve kâlleriyle âmin! diyorsalar;
bu ihtiyacın karşılanmasıyla her şeyin kıymeti a'lâyı
ılliyyin'e çıkacak, aksi halde, esfel-i sâfilîn'e düşecekse;
bu istek, kâinâtta tecelli eden bütün ilahî
İsimlerin matlûbu ise; bu ihtiyacı görmek, Allah için
göz açıp yummak kadar çok kolay bir iş ise; yaratılış
ağacının en faziletli meyveleri olan bütün enbiyâ,
evliyâ ve asfiyâ ona tabi olarak, arkasında saf
tutarak, onun hazinâne tazarrularla yaptığı duâ ve
niyazlarına âmin! diyorlarsa ve o zât da Rabbi'nden
Cennet, bekâ, ebedî saadet ve rızâ istiyorsa, kâinâttaki
rahmet eserleriyle kendini gösteren böylesine
şumûllü bir şefkâtin, böylesine makbûl bir
mahbûbun, böylesine makûl bir matlûbunu reddetmesi,
kabûl etmemesi asla mümkün değildir2. Dolayısıyla
Cenab-ı Hakk'ın Rahîm, Kerîm, Raûf gibi
isimleri, gündüzün güneşe delâleti gibi, bir gün âhiretin
gerçekleşeceğine, vuku bulacağına delâlet
etmektedirler. Yani mademki Allah Rahîmdir, Raûftur,
Kerimdir... O halde insanları tekrar dirilterek onlara
sonsuz ikrâm ve ihsanlarda bulunacaktır.
İnsanlara karşı, bir annenin yavrusuna olan şefkatinden
çok daha fazla şefkât ve merhameti olan Allah'ın
insanı yokluğa atması, bir daha diriltmemek
üzere öldürmesi düşünülemez.
Cenab-ı Hak insanlara elemsiz, kedersiz,
sonsuz bir hayat imkânı tanımaya muktedir olduğuna
göre, O'nun rahmeti, ihsan ve keremi böyle
bir hayatı bahşedecektir. Madem ki, bu dünya hayatı
böyle değildir... O halde, başka bir âlemde insanlar,
Rableri'nin lütuf ve ihsanının nihayetsiz ve
şaşaalı bir şekilde tecellî ettiği ebedî bir hayata kavuşacaklardır.
İnsana, çoluk çocuğuna, dost ve akrabalarına,
hepsinden öte, peygamberlere ve diğer büyük
insanlara karşı sevme duygusunu veren bir Zât'ın
merhameti hiç şüphesiz bu sevgiyi karşılıksız bırakmayacaktır,
insanları ve sevdiklerini bir araya
toplayarak, "kişi sevdiğiyle beraberdir"3 hadîsinin
manâsını tahakkuk ettirecektir. Aksi halde insana
verilen sevgi, şefkât v.b duygular insanın
elem ve azâbını artıran birer zararlı alet durumuna
düşecektir...
İnsanın, bütün sevdikleriyle beraber bir daha
diriltilmemek üzere yokluk uçurumuna atılmasına, Cenab-ı Hakk'ın merhameti asla müsade etmez.
Aksi halde, bu merhameti inkâr etmek lâzım gelir4.
Bütün bu sebeplerden dolayı Cenâb-ı Hak
Kur'ân-ı Kerim'inde pek çok yerde rahmet ve ihsanının
âhireti iktizâ ettiğine işârette bulunmuştur. Ezcümle,
daha Fâtiha sûresinin başında,
er-Rahmâni'r-Rahîm'den sonra Mâliki yevmi'd-dîn
buyurarak, rahmaniyyet ve rahimiyyetinin bir neticesi
olarak kıyamet ve saadet-i ebediyye'nin geleceğini
müjdelemiştir. Çünkü, rahmet ve nimet
ancak kıyametin gelmesiyle ve ebedi saadetin
hâsıl olmasıyla gerçek rahmet ve nimet olur. Aksi
halde, en büyük nimetlerden olan akıl, insanın başına
en büyük musîbet olur. Rahmet nevlerinin en
latîflerinden olan muhabbet ve şefkât, ebedî ayrılığın
düşünülmesiyle şiddetli bir eleme dönüşürler5.
Kendisini, "Allah insanlara karşı çok re'fetli
ve merhametlidir" (Bakara, 143) şeklinde tanıtan Allah
Taâla, bir başka âyette de, "De ki, göklerde ve
yerde olanlar kimindir? De ki, Allah'ındır. O
merhamet etmeyi kendi zâtına farz kıldı. Sizi
varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde
toplayacaktır..." (En'âm, 12) buyuruyor. Bu âyetten anlaşılıyor
ki, Cenab-ı Hak, huzur ve rahatla dolu olan
bir âlemi yaratmayı kendi zâtına gerekli kılmıştır.
Çünkü, O'nun büyük rahmeti ve kesintisiz lütfu, nihayet
derecede kemâldeki böyle bir ebedî ve sermedî
âlemin îcâdını iktiza etmektedir6.
Razî de mantıkî bir silsile dahilinde, Cenab-ı
Hakk'ın rahmetinin âhireti ve insanların saadetini
iktizâ ettiğini şöyle izâh ediyor: "Allah, mahlukâtını
ya rahat etmeleri, ya yorulmaları ve elem çekmeleri,
ya da ne rahat ne de yorgunluk için yaratmıştır
(başka bir ihtimal yoktur). Allah'ın, mahlukâtını
yorulmaları ve elem çekmeleri için yarattığı söylenemez.
Çünkü, böyle bir şey Muhsin ve Rahîm bir
Zât için câiz değildir. Allah, mahlukatını ne rahat etmeleri
ne de yorulup, elem çekmeleri için yaratmıştır
da denilemez. Çünkü, o varlıklar yok iken bu
maksad hasıl olmuştu, dolayısıyla bu durumda, yaratılmalarının
bir manâsı olmaz. Artık geriye bir tek
ihtimal kalıyor, o da, Allah'ın mahlukâtını rahat etmeleri
için yarattığıdır. Bu rahat ise, ya bu âlemde
olacaktır, ya da başka bir âlemde. Rahatın bu
âlemde var olduğu söylenemez. Çünkü, insanın bu
âlemde lezzet zannettiği şeyler hakikatte lezzet değildir,
elemin def'inden ibârettir. Bu âlemde cismanî lezzetlerin varlığını kabûl etsek de, azdırlar. Galip
olan, elem ya da elemin def'idir. Öyleyse diyebiliriz
ki, canlıları, bir zerre lezzete nâil olsunlar diye,
elem ve sıkıntılar denizine atmak, hikmete sığmayan
bir davranıştır. Mahlukât lezzet ve rahat için
yaratıldığına ve bu maksad bu âlemde hâsıl olmadığına
göre, bu maksadın hâsıl olacağı, bu âlemden
başka bir âlemin varlığı kat'î olarak gereklidir.
İşte o âlem de, âhiret âlemidir"7.
Bu dünya hayatının gidişatına dikkat eden
kimse görür ki, lezzetler nâkıs, elemler ise, zâildir.
Gece ve gündüz gibi, birbirlerini takîp ve izâle
ederler. Malumdur ki, her şeyin varacağı bir gaye,
nihâî hedef, bir kemâl noktası vardır. O halde bu
dünya hayatında birbirlerine karışmış durumdaki,
hayır ve şerrin, temiz ve habisin... varacağı gâye,
nihâî hedef ve kemâl noktası neresidir? Bu gâye
ve hedefin tahakkuku için, bütün lezzet ve elemlerin
kemâl mertebede ayrı mekânlarda toplandığı
başka bir âlem gereklidir. "Allah temiz olanı pis
olandan ayırsın diye..." (Enfâl, 37) 8.
Keza, Yüce Allah'ın sonsuz hazineleriyle beraber
büyük bir cömertliği vardır. Işık saçan, pırlanta
gibi yıldızlar, güneşler; meyvelerle dolu
ağaçlar onun hazinelerinin sadece bir kaç numûnesidir.
Böyle bir cömertlik ve ebedî servetler ise,
ebedî bir ziyâfet mekânını ve kendisine muhtaç
varlıkların devamını iktizâ eder. Çünkü, nihayetsiz
kerem, nihayetsiz ihsan ve nimetlendirmeyi iktizâ
eder. Bunlar ise, ikram edilenlerin varlığının devamını
gerektirir. Ta ki, devamlı olarak ihsanın şükrüne
mukabelede bulunsunlar. Aksi halde, herkesin
mukâbelesi geçici ömrünün dakikalarıyla sınırlı
kalır. Böylece kendisine arkadaşlık etmeyen, devamsız
şeyin önemi ve değeri kalmaz. Aksine, bu
cüz'î nimetlenme kaybolmakla, keder ve elem
verir9.
............................................................................
*. Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle
bazı ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır.
1. Abdulmecid Ünlükul, s. 61; Abdulhay Nâsih, s. 63-64; Safvet Senih, s. 51-52.
2. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s. 94; Sözler, s. 69-72.
3. Buharî, Edeb, 96, VII, 112; Müslim, Birr, 165, IV, 2034.
4. Bkz. Figuier, s. 19.
5. Nursî, İşârâtu'l-İ'câz, s. 36.
6. Ahmed Emîn, I, 593-594.
7. Atıf Irakî. Mezâhibu Felâsifeti'l-Meşrık, Kahire, 1987, s. 284-285 (Razî, el-Erbaûn'den)
8. Cevherî, Cevâhir, V,1.cüz, s.110.
9. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s. 92.