İLAHÎ ADALETİN AHİRETİ GEREKTİRMESİ

e-Posta Yazdır PDF
Kâinâtta Cenab-ı Hakk'ın adâlet
ve mîzânla iş gördüğünün delîli, her
şeye hassas mîzânlarla, husûsi ölçülerle
sûret giydirmesi, her şeyi yerli yerine
koymasıdır. Bu durum Adil-i
Mutlak olan Allah'ın, nihayetsiz bir
adalet ve mîzân ile iş gördüğünü gösteriyor.
Hem, her hak sahibine istidâdı
nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun
bütün ihtiyaçlarını, hayatını sürdürmesi
için gerekli bütün cihazları en
münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz
bir adâleti gösteriyor1.
Allah'ın mutlak âdil olduğunu,
zerre kadar zulüm ve haksızlığa razı
olmadığını ifade eden Adl ismi, âhireti,
mücâzat ve mükâfatı iktizâ eden isimlerin
başında gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de,
"Kötülükleri işleyenler kendilerini
imân edenlerle bir tutacağımızı mı
zannediyorlar..." (Câsiye, 21) âyetinde olduğu
gibi, muhsin ve musî (iyi ve
kötü), sâlih ve fâcir...' in bir tutulmayacağına,
başka bir âlemde, yaptıklarının
karşılığını mutlaka göreceklerine
dâir pek çok âyet-i kerîme vardır2.
Bütün bu âyetler müminlerle kâfirlerin,
sâlihlerle fâcirlerin, zâlimlerle mazlûmların...
bir tutulmayacağını, birincilerin
mükafât, ikincilerin ise, ceza göreceğini,
Allah'ın adâletinin bunu iktizâ ettiğini
ifâde etmektedir. Bu ceza ve
mükâfât, çok kere bu dünyada verilmediğine
göre, başka bir âlemde mutlaka
verilecek ve Adl ismi tam tecellî
edecektir. Akl-ı selim ve sahîh fıtrat bu
hakikati göstermektedir. Çünkü, bu
dünya hayatında çok kere zâlim, hiç
bir cezâ ve musîbete düçar olmadan
zulmünde devam ederken, mazlûm
ise, perişan vaziyette hayatını sürdürüp,
sonra her ikisi de ölüp mezara giriyorlar.
Dolayısıyla mazlûmun hakkını
zâlimden almak için öte âlemde bir
mahkeme gereklidir. Adil olan Allah
birbirinden çok farklı ve zıt istikâmetlerde
olan bu grupları bir tutup, eşit
Prof. Dr. Veysel GÜLLÜCE
İLAHÎ
ADALETİN
AHİRETİ
GEREKTİRMESİ
61 Nisan 2009
saymaz. "Yaşamaları da ölümleri de bir (!), ne
kötü hükmediyorlar!" (Câsiye, 21) Beşere hayır ve
şerri, adalet ve zulmü tefrîk etme kâbiliyetini veren
Zât, şer ve zulmü cezâsız, adâlet ve hayrı mükâfâtsız
bırakmaz3.
İbn-i Abbas Hazretleri, aşırı derecede zâlim
birisinin, ne ehline, ne malına ne de sıhhat ve bedenine
bir bela ilişmeden, hiç bir musîbete marûz
kalmadan öldüğünü görünce, "Şehâdet ederim ki,
insanlar için zalimden mazlûmun hakkının alınacağı
bir hesap günü vardır" buyurarak, bu delîli mülâhaza
etmiş ve bu hakîkâte işârette bulunmuştur4
İnsanlarda adalet sevgisi, adaleti araştırma
ve gerçekleştirme arzusu fıtrîdir. Ehl-i fikr'in dediği
gibi, suya susamak suyun varlığına delâlet ettiği
gibi, adalete susamak da, adâletin varlığına delâlet
eder... Bu dünyada tam olarak mevcut olmadığına
göre, mutlaka bir gün, bir vakitte bu adâletin
tahakkuku için mizânlar nasbolunacaktır.
Bazı âyetlerde ise, zâlim ve mücrim kâvimlerin
kötü akibetleri, helâk edilmeleri nakledilerek,
böylelerinin âhirette de cezâya marûz kalacaklarına
işârette bulunulmuştur. Nitekim, Alûsî'nin
beyan ettiği üzere, "Zâlim memleketleri yakaladığında
Rabbin'in yakalaması işte böyledir!
O'nun yakalaması çok elem verici ve çok çetindir.
İşte bunda âhiret azabından korkanlar için
şüphesiz, bir ibret vardır..." (Hûd, 102-103) âyetinden
maksat, dünyada mücrimlerin başına gelen elîm
azâbı gören kimsenin, âhirette va'd olunan azâbı
düşünerek ibret almasıdır, dendiği gibi, bu âyetten
muradın, âhirette mücrimlerin azâba marûz kalacaklarına
dâir bir delîl olduğu da söylenmiştir.
Çünkü, mücrimler cürümleri sebebiyle daru'l-amel
olan bu dünyada cezâ gördüklerine göre, dâru'lcezâ
olan âhirette azâp görmeleri daha evlâdır.
Yine bu âyette diriliş ve mücazâta dâir delil
bulunduğu da söylenmiştir. Şöyle ki, peygamberler
kendilerini yalanlayanların ve Allah'a şirk koşanların
helâk edileceğini haber vermişler ve haber
verdikleri şey aynen gerçekleşmiştir. Bu durum,
peygamberlerin sâdık olduğunu gösteren delîllerdendir.
Öyleyse onlar diriliş, mücazât gibi mevzulara
dâir verdikleri haberlerde de doğrudurlar. O
halde diriliş ve mücâzâtın gerçekleşmesi kesindir5.
Mevdudî de, "Fecre, on geceye, çifte ve
teke, karanlığıyla bürüyen geceye yemin ederim ki, bunlarda akıl sâhipleri için bir yemin vardır.
Bak! Rabbin Ad kavmine ne yaptı..." (Fecr, 1-7)
âyetinde böyle bir mananın olduğuna dikkât çekerek,
dünya hayatında zâlim kavimlerin helâk edilmesinin
ilâhî adâletin bir tecellisi olduğu gibi,
cezâsı bu dünyada verilmeyenlerin veya cezâsı bu
dünya hayatına sığmayanların cezâsının da âhirette
verileceğinin ilâhî adâletin bir gereği olduğuna
işâret ediyor6.
"Yevmu'l-fasl'ın ne olduğunu nereden bileceksin!
O gün vay haline yalanlayanların! Biz
öncekileri helâk etmedik mi? sonra diğerlerini
de onlara tabi kılacağız. Mücrimlere böyle yaparız!
O gün vay haline yalanlayanların!.." (Murselât,
14-19) âyetlerinde de, önceki kavimlerin ve onların
ardından daha başkalarının helâk edilmesinin, yevmu'l-
fasl olan âhiret günü için delîl sadedinde zikrolunduğu
açıktır.
Yine, "Vuku bulacak olan; nedir o vuku bulacak
olan? Vuku bulacak olan şeyin ne olduğunu
nereden bileceksin!" (Hâkka, 1-3) âyetlerinde
de, âhiretin hak olduğu kıyametin mutlaka gerçekleşeceği
bildirildikten sonra, "Semûd ve Ad kavimleri
kıyameti yalanladılar..." âyetleriyle dünyadaki
kâfir ve fâsık kavimlerin cezâlandırılmaları
âhirete delîl sadedinde zikredilmiştir. Yani mâdem
Allah bu dünyada onları böyle bir cezâya çarpmıştır,
o halde başkalarını da başı boş bırakmayacak,
cezâlarını vererek ilahî adâletini tahakkuk ettirecektir.
Tarih boyunca milyonlarca insana zulmetmiş,
çoluk çocuğu katletmiş, namuslara tecâvüz etmiş,
hayatını zulüm, kan günah... içinde geçirmiş pek
çok zâlim kimseler, hükümdarlar var. Bunlar cezâ
görmeden, pek çoğu safâ içinde bu dünyadan
çekip gittiler... Acaba, onlar mezara girdiklerinde
her şey bitecek mi? İlahî adâlet onların yakasına
yapışmayacak mı, mazlumların haklarını onlardan
almayacak mı!? Elbetteki alacak, mazlûmların âh
ve efgânını yerde bırakmayacaktır...
Böyle zâlimlerin aksine, hayatını Allah'ın
emirlerini yerine getirmeye adamış, devamlı iyi işlerle
meşgûl olmuş, buna rağmen dünya hayatında
hakaret ve eziyetten başka bir şey görmemiş in63
Nisan 2009
sanların da, kabre girip yok olmaları, iyiliklerinin
karşılığını görmemeleri düşünülemez.
Zalimin zulmunü gördüğü halde, onu engellemeyip,
cezalandırmayan ya aczinden, ya cehlinden,
ya da zulme rızasından dolayı böyle davranır.
Bu üç vasıf da Allah hakkında muhaldir. O halde,
Allah mazlûmun hakkını zâlimden alacaktır. Bu
durum dünya hayatında gerçekleşmediğine göre,
bu hayattan sonra gelen diğer bir âlemde hasıl olması
gerekir. İşte, "mücâzât gününün sâhibi" (Bakara,
4) âyetinden ve "kim zerre kadar hayır işlerse
onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu
görür" (Zilzâl, 7-8) âyetlerinden murad da budur7.
Vahiduddin Han bu mevzuda şöyle diyor: "Bu
dünya hayatının bütün sahneleri elîm bir trajediyle
bitmek için mi kurulmuştur!? Fıtratımız hayır! diyor.
İnsan vicdanındaki adâlet ve insâf dâileri, böyle bir
ihtimalin olmayacağını iktizâ ediyor. O halde hak
ve bâtılın birbirinden ayrılacağı bir gün lazımdır.
Zâlim ve mazlûmun yaptıklarının semerelerini görmeleri
gerekir. Bu mesele, tarihî gerçekler açısından
ve insan fıtratı açısından gözden uzak
tutulmayacak bir meseledir... Olmuş olanla, olması
gereken arasındaki korkunç mesâfe, yeni bir hayat
için başka bir sahnenin hazırlandığına delâlet ediyor.
Bu büyük boşluk, hayatın tekmîlini gerekli kılıyor..."
8
Fransız hâkimlerinden biri, Fransa'daki kazâ
tarihini ele alıp bu mevzuda bir kitap yayınlayarak,
hakkında idâm veya para cezası gibi hükümler verilmiş
ancak sonradan suçsuz oldukları ortaya çıkmış
zanlılara dâir pek çok olay, yine zanlıların
suçsuz görülüp de daha sonra suçlu oldukları ispatlanan
pek çok hâdise sıralamış, neticede şöyle
demiştir: "İnsanların, bu dünyadaki kazâ (hüküm)
hatalarının karşılığını görmeleri için, hükmü mazlumlara
insâf, suçlulara men yoluyla gerçekleşecek,
kendisine hiç bir şeyin gizli kalmayacağı, her
şeyi bilen bir başka Hâkim'in huzurunda, bir başka
âlemde mücâzât ve hesap görmeleri, gerekli ve
kat'idir"9.
Değil sadece geçmiş mücrim kavimlerin helâki
, pek çok günahkâr insanın başlarına gelen
belâ ve musîbetler de, günahın cezâyı, cezânın da
ahireti gerektirdiğinin bir delilidir. Nursî, "fâcirler
de cehennemdedir" (İnfitâr, 14) âyetini tefsîr sadedinde
bu manâda şöyle diyor: "Akibet ikâba delildir,
hadsen onu gösteriyor. Masiyetin ekseriya dünyada
olan akibeti, bir emâre-i hadsiyedir ki, cezâsında
bir ikâb vardır. Çünkü herkes husûsî bir
tecrübe ile hadsen görüyor ki, hiç bir münasebet-i
tabiiyye olmadığı halde, masiyet bir netice-i seyyie'ye
müncer olur (kötü bir sonuçla biter). Bu
kadar kesret ve vüs'atle tesâdüf olmaz. Eğer şu
umum muhtelif hususî tecrübeler nazara alınsa görünür
ki, nokta-i iştirak (ortak nokta) yalnız tabiat-ı
masiyettir ki, cezâyı istilzâm ediyor. Demek cezâ
masiyetin lâzım-ı zâtisidir. Madem ki, dünyada fi'lcümle
(kısmen) bu lâzım, sırf tabiat-ı masiyet için
terettüp ediyor, elbette bu dâr'da terettüb etmeyen
başka dâr'da terettüb edecektir. Acaba kim var ki,
küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş ki,
falan adam fenalık etti, belâsını buldu" 10.
Adl İsmi'ne işâretle âhiretin, hesâp ve mücazât
gününün vuku bulacağını gösteren âyetlerden
diğer bir kısmı ise, insanların, hakkında ihtilafa düştükleri,
birbirlerini yalanladıkları mevzuların, aydınlığa
kavuşturulması için, hesâp gününün geleceğini
haber veren âyetlerdir. Bu hakikate işâret eden bir
âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: "Onlara hakkında
ihtilaf ettikleri şeyleri açıklığa kavuştursun
ve kâfirler yalancı olduklarını bilsinler
diye..." (Nahl, 39)
Çünkü insanlar bu dünya hayatında pek çok
mevzuda ihtilafa düşerler, kim haklı, kim haksız;
kim doğru, kim yalancı; kim zâlim kim mazlûm belli
olmayabilir. İşte ilâhî adâlet bu ihtilafları çözüp, zâlimi
mazlumdan, yalancıyı doğrudan, haklıyı haksızdan
ayırdetmeyi iktizâ eder. O halde âhiret ve
hesap günü gereklidir. Böylece gerçekler gözler
önüne serilecek... İlahi adâletin tecellîsiyle müminler
cennete, kâfirler de cehenneme girerek kim
doğru, kim yalancı açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.
"Kıyamet günü için adalet terazilerini kurarız.
Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın
yaptığı iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa,
onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz" (Enbiyâ,
47).