Hakim İsmi'nin Yeniden Dirilişi Gerektirmesi

e-Posta Yazdır PDF

Cenab-ı Hakk’ın hikmet sahibi olduğunu bildiren,
her işi hikmet ve maslahata uygun olarak muhkem
ve mükemmel yapan; boş, faydasız ve abes iş
yapmayan manasındaki Hakîm ismi, öldükten sonra
yeniden dirilişi gerektiren, bu dünya hayatının ötesinde
yeni bir âlemi yani âhiret'i iktizâ eden esmâ-i
hüsnâ’nın başında gelir.
Kâinâta göz attığımızda, en büyük âlemlerden,
galaksilerden en küçük sistemlere, atomlara kadar
her şeyin, büyük bir hikmet ve maslahata göre cereyan
ettiğini görüyoruz. Hiç bir şey abes olarak, boş
yere ve faydasız yaratılmamıştır. Yeryüzündeki canlı,
cansız, bitki, hayvan her varlığın pek çok vazife ve
faydaları vardır. Basit gördüğümüz, önemsemediğimiz
varlıklar dahi, pek çok fayda ve hikmete binaen
yaratılmışlardır. Nitekim günümüzde pek çok dallara
ayrılmış olan ve her biri mütemâdiyen bu kâinâtı ve
yeryüzündeki canlı ve cansız varlıkları inceleyip araştıran
pek çok ilim, hilkatte hiç bir kusûr olmadığını itirâf
etmekte, her şeyin yerli yerinde ve en mükemmel
bir tarzda yaratıldığını söylemekte, adetâ kendi lisanlarıyla,
sun'allahi'llezî etkane külle şey' (her şeyi mükemmel
yapan Allah'ın san'atı...) (Neml, 88), ahsene
kulle şey'in halekah (yarattığı her şeyi güzel yaptı)
(Secde, 7) âyetlerini terennüm etmektedirler.
Hatta, yakın zamanlara kadar insanda bazı organların
faydasız ve fazladan olduğunu iddiâ eden,
Allah'ın Hakîm isminden habersiz bazı insanlar, yapılan
araştırmalar sonunda hataları yüzlerine çarpılıp
faydasız zannettikleri şeylerin pek çok hikmet ve maslahatlarla
donatıldıklarını görünce, hatalarını anlamış,
insan denen mükemmel makinayı ve ahsen-i takvîm
üzere yaratılmış, kâinâtın hülasası olan bu varlığı
daha büyük bir dikkatle, ön yargısız olarak inceleme
ihtiyacını duymuşlardır. Değil faydasız, fazladan bir
organ, insan vücudundaki her bir organın bir değil,
pek çok fayda ve vazifeleri vardır. Meselâ, karaciğerin
dört yüzden fazla vazife gördüğü tesbit edilmiştir.
Çok geniş olan büyük âlemde, uçsuz bucaksız
fezâda dolaşmada, nazarı yetersiz kalan insanoğlu,
nazarını kendine çevirerek, küçük âlem olan insan
üzerinde düşünmeli, âfaktan enfüse geçmeli, kendi
uzuvlarını tefekkür ve tedebbür edip, incelemeli, "gözünü
çevir de bak! bir kusur görebiliyor musun?"
(Mülk, 3) âyetinin emri istikâmetinde defâlarca düşünüp,
tefekkür ve teemmülde bulunmalıdır. Neticede hiç bir kusûr göremeyecek, her şeyin yerli yerinde yaratıldığını
görerek, leyse fi'l-imkân ebdeu minma kân (mevcûd
olandan daha mükemmeli imkân dairesinde
yoktur)1 ifâdesini, bütün içtenliğiyle söyleyerek, haşyet
ve muhabbet içinde Allah'ın sonsuz ilim ve hikmetini
temâşâ edecektir.
Her şeyi mutlak bir hikmetle yaratan ve vazifelendiren
Hakîm olan Allah, en mükemmel bir varlık
olarak yaratılan insanın, bu dünya hayatında kısa bir
ömür yaşadıktan sonra kabre girip, bir daha kalkmamak
üzere yatmasına, yok olup gitmesine hiç şüphesiz
müsâde etmez.
Çok önem vererek, bin bir itinâ ile yaptığı mükemmel
bir binâyı tam bitirdiği sırada, hiç bir sebep
yokken ve yenisini ve daha mükemmelini yapmayı
kasdetmeksizin, tahrib eden veya senelerini harcayarak
yaptığı çok güzel bir resmi sebepsiz yere ve
daha iyisini yapmayı murad etmeden, yırtıp atan bir
kimse nasıl abes iş yapmış, hikmete aykırı hareket
etmiş olursa, Cenab-ı Hakk'ın, bu âlemi, daha mükemmel
ve güzelini yaratmayı murâd etmeden, daha
önemli bir gâye ve hedef gözetmeden tahrîp etmesi
ve insanı mezara atıp bir daha diriltmemek üzere çürümeye
terketmesi de aynen böyle olur. Böyle bir şeyden
ise, Yüce Allah münezzehtir. Hikmeti buna
müsâde etmez.
Nitekim, "Sizi boş yere yarattığımızı ve bize
döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz!?"
(Mü'minûn, 115), "İnsan başı boş bırakılacağını mı zannediyor!?"
(Kıyame, 36) âyetleri bu gerçeği en güzel şekilde
ifâde etmekte ve Cenab-ı Hakk'ın, insanı
mühmel, emir ve nehiyden uzak tutmayacağını, ipi
boğazına atılıp otlamak için salıverilmiş hayvanlar gibi
başıboş bırakmayacağını, bir daha diriltilmemek
üzere kabirde terketmeyeceğini haber vermektedir.2
Evet, Allah hiç bir şeyi başıboş bırakmadığı gibi, her
şeyin kendisi için yaratıldığı insanı asla başıboş bırakmaz.
Cenab-ı Hakk'ın Hakîm isminden hareketle âhiret'in
ilerde gerçekleşeceğini, insanların başı boş bırakılmayacağını
ifâde eden âyetler, bu iki âyetten
ibâret değildir. Daha pek çok âyette bu manâlara işâret
edilerek, âhiret'in vukuunun kat'iyyetine işâret edilmiştir.
Semâvat, arz ve arasındakilerin boş yere
yaratılmadığını ifâde eden pek çok âyet bu gerçeği
bildirmektedir. Bir âyette şöyle buyruluyor: "Onlar
ayakta, otururken, yanları üzere yatarlarken Allah'ı
zikrederler ve semâvât ve arzdaki mahlukât
hakkında tefekkür ederler. Rabbimiz bunları boş
yere yaratmadın. Seni noksan sıfatlardan tenzîh
ederiz, bizi ateş azâbından koru!.." (Al-i İmrân, 191)
Bu âyet, zamanları tefekkür ağırlıklı olan insanların,
semâvât ve arzın yaratılış gayesini düşünerek,
bunların boş yere, gayesiz, netîcesiz yaratılmadığını,
dolayısıyla insanın da boş yere yaratılmayıp, bu dünyaya
çok önemli bir vazîfeyi yapmak ve böylece cennete
lâyık bir keyfiyet kazanmak için geldiğini, bu
vazifeyi edâ edemeyenlerin ise, esfel-i sâfilîne düşerek
cehenneme girecekleri netîcesini çıkardıklarını
ifâde etmektedir. Onlar bu netîceden Allah'a sığınarak,
"Seni tenzîh ederiz bizi ateş azâbından koru"
diye yalvarırlar3.
Kutub, gökler ve yerdeki varlıkları tefekkürden
sonra, "Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederiz, bizi
ateş azâbından koru!.." cümlesine intikal ediş hakkında
şunları söylüyor: "Semâvat ve arzdaki mahlûkâtın,
gece ve gündüzün peş peşe gelişinin hak ile
olduğunu idrâk ile, cehennem ateşinden korkarak, ürpererek,
duâya yönelme arasında nasıl bir vicdanî
alaka vardır? Bu kâinâtın dizaynında ve zahirindeki
hakkı idrâk etmenin, akıl sahiplerine göre manası, insanın
bu gezegendeki hayatın ötesinde, ortada bir
tedbîr ve takdirin, bir hikmet ve gâyenin, bir hak ve
adaletin var olduğu şeklindedir. O halde, insanların
takdîm ettikleri amellerine mukâbil bir hesâp ve mücâzat
gereklidir. O halde kendisinde hak, adaletin gerçekleşeceği,
amellerin karşılığının görüleceği, bu
âlemden başka bir âlem gereklidir. İşte bunlar fıtrat
ve bedâhet mantığının silsilesidir. Akıl sahiplerinin hissiyâtında
bu silsilenin halkaları, sür'atli bir tarzda birbirini
gerektirir. Bu yüzden hayallerine aniden
cehennemin sûreti çıkıverir. Böylece bu mevcudâtta
gizli olan hakk'ı idrâk etmeleriyle beraber hatırlarına
ilk gelen şey, cehennem ateşinden korunmak için, Allah'a
duâ etmektir..."4
Bu akıl sahiplerinden biri olan, cahiliyye döneminin
kehânetleriyle meşhûr nasrânî âlimi Ebu'l-Kebşem
lakabıyla marûf, Me'mûn b. Muâviye, mutad
olarak pazar günleri insanlara yaptığı hitâplarından
birinde, asâsını göğsüne dayamış başını öne eğmiş,
uzunca bir tefekkürden sonra başını kaldırıp, semaya,
arza, sağına ve soluna baktıktan sonra şunları söylemiştir:
"Cevelân eden gündüz, zâil olan gece, cereyan
eden güneş, sereyân eden ay, gelip geçen
yıldızlar, dönen felekler, iri kara bulutlar, uçsuz bucaksız
denizler, dumanlı dağlar, yeşil ağaçlar, semâ
ve arz arasında birbirlerine karışmış mahluklar, ölen
vâlideler ve onların yerlerine geçen yavrular... Allah
Taalâ bütün bunları boş yere yaratmamıştır! Bir sevâb
ve ikâb, haşr ve neşr ve Cebbâr olan Allah'ın huzûrunda
toplanma ve hesâba çekilme vardır".