Hazreti Âişe Annemizin Cömertliği

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber’in eşleri olan annelerimiz, âdeta başkaları için yaşarlardı. İhtiyaç sahiplerini kendi nefislerine tercih ederlerdi. Kapılarını çalan yoksulları geri çevirmezlerdi. İhtiyaç sahiplerini görünce kendi ihtiyaçlarını unuturlar ve ellerinde, avuçlarında ne varsa hepsini onlara verirlerdi. Çünkü onlar, tasadduk ve infâk konusunda Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu çok iyi bilirlerdi:

“Yarım hurma ile de olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz!” (Buhârî, Zekât 8,9; Müslim, Zekât 68)

Hz. Peygamber’in eşleri olan annelerimizin her birinin bu konuda bize kadar gelen çok güzel hâtıraları vardır. Onlar, İslâm’a ve Sünnet’e olan bağlılıkları ile kıyâmete kadar müminlerin gönüllerinde güzel hâtıraları ile birlikte yaşayacaklardır. Biz, bu yazımızda Hz. Âişe annemizin hâtıralarını size aktarmak istiyoruz. Peygamber evinin, diğer bir ifâde ile Hâne-i Saâdet’in ilim ve irfân mîrâsını bize nakleden Hz. Âişe annemizle birlikte olacağız.

Bildiğiniz gibi Hz. Âişe, cömertliği ile meşhur olan sahâbî Hz. Ebû Bekir’in kızıdır. Hz. Ebû Bekir’in kendisi ve âilesi, Mekke döneminde Hz. Peygambere dolayısıyla İslâm dâvâsına büyük destekler vermişlerdir. Hem canlarını hem de mallarını bu uğurda fedâ etmişlerdir. Kaynaklarımızın bize verdiği bilgiye göre Müslüman olduğu gün kırk bin dinar paraya sahip olan Hz. Ebû Bekir’in, hicret esnasında beş bin dinar parası kalmıştı. Otuz beş bin dinarını Allah yolunda harcamıştı. Hz. Bilâl ve onun gibi nice Müslüman köleleri kendi parasıyla satın alıp onları hürriyetlerine kavuşturmuştu. İşte Hz. Âişe, böyle bir babanın kızıydı. Ablası Esmâ da kendisi gibiydi. Her ikisi de infâk konusunda babalarının yolunu takip etmişlerdir.

Çocukluğu teyzesinin yanında geçen Abdullah b. Zübeyir, annesi Hz. Esmâ ile teyzesi Hz. Âişe’nin cömertliğini anlatırken, Allah rızası için verme işinde âdeta birbirleriyle yarıştıklarını ifade etmektedir. (Buhârî, Edebü’l-Müfred, I, 106)

Hz. Âişe, evinde ve yanında yoksullara verecek bir şey bulamadığı zaman onları boş geri çevirmez, çevresindekilerden borç alarak verirdi. Hatta onun bu yaptığını garipseyip de kendisine: “Bu borç alıp vermen nereden çıktı?” diyenlere karşı Hz. Peygamber’in: “Herhangi bir kulun borcunu ödeme niyet ve gayreti varsa o kul, mutlaka Allah’ın yardımına mazhar olur.” buyurduğunu söylerdi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 99)

Hz. Esmâ’nın diğer oğlu Urve, teyzesi Hz Âişe için şunları söyler: “Ben onu, üzerine giydiği elbise yamalı olduğu dönemlerde bile yetmiş bin tasaddukta bulunurken gördüm.” (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 67)

Günün birinde yanına ihtiyaç sahibi birisi gelmiş, az da olsa bir lokma yiyecek istiyordu. Bu sırada annemizin önünde üzüm vardı ve yanında bulunan birisine seslenerek o üzümü gelen şahsa vermesini söyledi. Ancak yanındaki şahıs, garip garip annemize bakarak aslında bu üzüme kendisinin ihtiyacı olduğunu îmâ etmeye çalışıyordu. Annemiz, ona döndü ve zerre miskal yapılacak hayrın karşılık bulacağını hatırlatırcasına şöyle buyurdu: “Niye şaşırıp duruyorsun? Şu üzüm tanesinde sen, kaç tane zerre miskal olduğunu biliyor musun?” (Mâlik, Muvatta, II,997)

Yine bir gün, yanında iki kız çocuğuyla birlikte muhtaç bir kadın, Hâne-i Saâdet’e gelmiş, ondan bir şeyler istiyordu. O sırada evinde ve elinde hiç bir şey yoktu. Evi arayıp taradı, sadece bir hurma bulabildi. Bulduğu bu hurmayı, büyük bir mahcûbiyet içerisinde kadına uzattı. Böyle olmasını istemiyordu, bir hurma vermek ona ağır geliyordu, ama yapacak bir şey yoktu. Verdikten sonra kadının ne yapacağını, nasıl tepki göstereceğini izledi. Hurmayı alan kadın da nihayet bir anneydi ve alır almaz bir anne şefkatiyle onu iki parçaya ayırıp her bir parçasını çocuklarına verdi. Daha önce de benzeri bir hâdise yaşamış ve kendisine üç hurma tanesi verdiği kadının, kendi payına düşeni de ikiye ayırıp çocuklarına uzattığına şâhit olmuştu. Demek ki, annelik işte böyle bir şeydi. Çok duygulanmıştı. Kadın ayrılıp gidince annemiz, onun arkasından epeyce baktı kaldı. Hz peygamber, eve gelince annemiz olup bitenleri ona anlattı. Hz. Peygamber de anlatılanlardan dolayı duygulandı ve şöyle buyurdu:

“ Şüphe yok ki bu kız çocukları, kendileri gibi çocuklara sahip olup da ihsanla muamele edenlere cehennem’den birer perde olurlar.” (Buhârî, Edebü’l-Müfred, I, 59)

Yine oruçlu olduğu bir gün yanına birisi gelmiş, ihtiyacını arz ediyordu. Aradı taradı ve evde sadece bir miktar ekmek olduğunu gördü. Aslında bu ekmekle kendisi, akşam iftar edecekti; çünkü evde başka yiyecek bir şey yoktu. Ancak annemiz, hiç tereddüt etmeden ekmeğin kadına verilmesini istedi. Durumu fark eden hizmetçisi, kendisine şöyle dedi:

“Bu ekmeği veriyorsun ama iftar edeceğin bir şey kalmadı!” Hz. Âişe, kendisini uyarmak isteyen hizmetçisine döndü ve şöyle dedi:

“Onu, ona ver!” Hizmetçisi de dediğini yaptı ve verdi.

Akşama doğru birileri kendilerine hediye olarak bir şeyler getirmişti. Gelen bu hediyeler arasında ekmek ve koyun eti de vardı. Allah için verene Allah daha güzelini ve daha fazlasını veriyordu. İftar vakti olunca hizmetçisini yanına çağıran Hz. Âişe annemiz, latife ile takılarak ona şöyle dedi:

“Al da bundan ye! Ne de olsa bu yemek, senin kuru ekmeğinden daha hayırlıdır.” (Mâlik, Muvatta, II, 997)

Benzeri bir olayı da yeğenlerinden (Esmâ’nın oğullarından) birisiyle yaşamıştı. Kendisine yüz bin dirhem kıymetinde bir mal getiren yeğeni, annemizi eline aldığı bir tabakla onları dağıtırken gördü. Hâlbuki annemiz, o gün de oruçluydu. Ancak o, elindekilerin hepsini dağıtmış yanında bir dirhem bile bırakmamıştı. Akşam olunca yanında bulunan hizmetçisi Ümmü Zerre’ye şöyle dedi:

“Ey Hizmetçi! Haydi, bir şeyler getir de iftarımızı açalım! Bunun üzerine Ümmü Zerre, bir miktar zeytinyağı ve ekmek getirdi. Sonra da annemize dönerek şöyle dedi:

- Ey müminlerin annesi! O dağıttıklarından birazını bir kenara ayırsaydın da bir dirhem karşılığında et alsaydık keşke!”

Hizmetçinin ifadelerinde, hem annemize iftarlık bir sofra kuramamanın mahcûbiyeti hem de eline bu kadar imkân geçtiği halde, onlardan istifade edemiyor oluşundan duyduğu şaşkınlık vardı. Hz. Âişe, bu durumun farkındaydı. Hizmetçisine şöyle dedi: “Üzerime fazla gelip durma! O zaman hatırlatsaydın belki yapardım!” (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 67) 

Hz. Âişe, dağıttıklarının kendisine hem bu dünyada hem de öte dünyada fayda getireceğini biliyordu. Çünkü giden ve verilen bâki kalıyordu. Hz. Peygamber, kendilerine böyle öğretmişti. Bir gün kurban kesmişler ve annemiz de bu kurbanın hemen hepsini başkalarına dağıtmış, elinde sadece kürek kemiği kalmıştı. Hz. Peygamber, eve gelince Hz. Âişe annemize: “Kurbanı ne yaptın; ondan geriye ne kaldı?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi:

“Hepsini dağıttım; bize sadece kürek kemiği kaldı.” Hz. Peygamber’in beklediği cevap da buydu. O, Hz. Âişe’nin bu cevabına şöyle karşılık verdi: “Hayır, ey Âişe! Bilakis onun, kürek kemiği dışında hepsi bâki kalmış.” (Tirmizî, Kıyâme 33)

Aziz okuyucularım! Ne mutlu bizlere ki, bizim böyle annelerimiz var! Ve yine ne mutlu bizlere ki, her istediğimiz zaman Hz. Peygamber’in evine gidebilme ve orada olup bitenleri öğrenme ve izleme imkânımız var!  Bunları öğrendikten ve izledikten sonra bize düşen, o güzel insanlara benzemektir. Bizim evlerimizdeki annelerimiz ve hanımlarımız, Hz. Âişe annemize benzemeye çalışsalar, İslâm dünyasında gözü yaşlı bir yetim ve karnı aç bir yoksul kalır mı acaba? Onlar, ellerinde ve avuçlarında olanları vererek mallarını ebedîleştiriyorlardı. Bizler ise, mallarımızı bu dünyada çarçur ederek hem bu dünyamızı hem de âhiretimizi yaşanmaz hâle getiriyoruz. Yani kendimize yazık ediyoruz.

Allah’ım! Bize akıl ver! (Âmîn)