Meşrebe (Hz. Peygamber’in Özel Odası)

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra ilk iş olarak, devesinin çöktüğü yerde altı (veya yedi) ay içerisinde bir mescid yaptırdı. Mescidin doğu tarafına da kendisinin oturacağı bir ev yaptırdı. Bu evi yaptırdıktan sonra Mekke’deki eşi Sevde annemizi ve bekar kızları Ümmügülsüm ile Fâtıma’yı Medine’ye getirdi ve bu eve yerleştirdi. Sonradan evlendiği eşleri için de ayrı evler yaptırdı. Yani annelerimizin her birinin ayrı ayrı evleri (Hucurât) vardı. Hz. Peygamber’in, bu evlerin dışında bir de özel odası vardı. Annelerimize âit evlerin sonunda iki katlı olan bir ev daha vardı. Üst üste iki odadan ibaret olan bu evin giriş katı devlet hazinesi olarak kullanılıyordu; üst katı da Hz. Peygamber’in özel odasıydı. Üst kattaki bu odaya hurma kütüğünden yapılan bir merdivenle çıkılıyordu. Hz. Peygamber, kaynaklarımızda adı “Meşrebe” olarak geçen bu odasında zaman zaman inzivâya (yalnızlığa) çekilir ve kendisi ile baş başa kalırdı. Bir seferinde (Hicretin dokuzuncu yılında) bütün eşleri, hep birlikte ve ağız birliği etmişçesine evde daha çok vakit geçirmesi için kendisine ısrarlı taleplerde bulunduklarında onları kendi hallerine bırakarak bir ay boyunca bu odada kalmıştı. Bu yazımızda sizinle birlikte Hz. Ömer’in arkasına takılacak ve Hz. Peygamber’i bu yalnızlığı esnasında kaldığı şahsına âit özel odasında ziyâret edeceğiz; oradaki eşyasını görecek ve o örnek insanı biraz daha yakından tanıyacağız.

Evet, şimdi Hz. Ömer’i dinliyoruz:

“Bir gün, Rasûlullah (s.a.v)’in Meşrebe’deki zenci hizmetçisi Rabah’ın yanına vardım. Hizmetçi Rabah, Meşrebe’nin alt taraftaki kapısının eşiğinde, Rasûlullah’ın merdiven gibi üzerine basarak çıkıp indiği oyuk bir hurma kütüğüne ayaklarını dayamış olduğu halde oturuyordu. Bu zenci hizmetçiye: “Ey Rabah! Rasûlullah’tan yanına girmem için izin iste!” diyerek seslendim. Rabah, içeri girdikten sonra geri döndü ve: “Seni, kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi.” dedi. Ben de dönüp mescide gittim. Vardım ki, minberin çevresinde bir takım kimseler oturmuşlar (Hz. Peygamber’in, eşlerinden ayrılacağı zannı ile) ağlıyorlardı. Orada ben de biraz oturdum. İçimde duyduğum endişe ve üzüntü, beni rahatsız etti, oturamadım; tekrar hizmetçinin yanına vardım. “Ömer’in içeri girmesi için izin iste!” dedim. Hizmetçi, içeri girdikten sonra geri döndü ve: “Seni kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi.” dedi. İçimde duyduğum endişe ve üzüntü, beni yendi; bana galebe çaldı. Tekrar hizmetçinin yanına vardım. Sesimi yükselterek: “Ey Rabah! Rasûlullah’ın yanına girmem için izin iste! Sanırım ki Rasûlullah (s.a.v.), benim, Hafsa için geldiğimi sanıyordur. Vallahi, Rasûlullah (a.s), onun boynunu vurmamı, bana emrederse; boynunu da vururum!” diyerek seslendim. Hizmetçi, içeri girdikten sonra hemen geri döndü ve: “Seni, kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi” dedi. Bunun üzerine, geri dönüp giderken hizmetçi, beni çağırdı ve: “Gir, artık izin verdi!” dedi. İçeri girdim, Rasûlullah (s.a.v.)’e selam verdim. Bir de baktım ki, Rasûlullah, bir hasırın üzerine uzanmış, hasırın büklümlerine de yaslanmış, öylece duruyor. Hasırın büklümleri, böğründe izler yapmıştı. Hasırla vücudu arasında bir şey (bir döşek) de bulunmuyordu. Başının altında, içine hurma lifi doldurulmuş, yüzü meşin bir yastık vardı. Ben oturunca Rasûlullah, (izârını) elbisesini üzerine çekti; zaten üzerinde ondan başka bir şey de yoktu. Rasûlullah’ın odasına göz gezdirdiğim zaman gördüm ki,  bir avuç veya biraz fazla arpa, ayaklarının yanına da onun kadar (deri tabaklanmasında kullanılan) karaz (selem ağacı posası) dökülmüş. Başucunda ise, tabaklanması henüz tamamlanmamış bir posteki (kullanılmaya hazır olmayan deri) asılı.

Rasûlullah’ın böğründeki hasır izlerini görünce, gözlerimin yaşını tutamayarak ağlamaya başladım. Rasûlullah, bana: “Ey Hattab oğlu Ömer! Niye ağlıyorsun?” diye sordu. Ben de: “Ey Allah’ın Peygamberi! Ben, niye ağlamayayım ki? Üzerine uzandığın şu hasır, senin böğründe izler yapmış! Şu da, senin yatıp kalktığın tamtakır odan ki, içinde görebildiğim birkaç şeyden başka eşya yok. Vallahi, çok iyi biliyorum ki, Sen, Allah katında Kisrâ ve Kayser’den daha şerefli ve kıymetlisindir. Hâlbuki ey Allah’ın Rasûlu! Kisrâ ve Kayser, bulundukları refah yaşantı içinde dem sürüyor, nimetler ve nehirler içinde yüzüyorlar. Sen ise, ya Rasûlallah! Görmüş olduğum yerde şu haldesin. Sen ki, Allah’ın Rasûlü ve en seçkin kulusun. Hal böyle iken, işte odan bomboş!” dedim.

Bunun üzerine, Rasûlullah, bana “Ey Hattab oğlu Ömer! Sen, dünyanın onlara, âhiretin de bize âit olmasına razı değil misin?” diye sordu. Ben de: “Evet, razıyım!” dedim. Rasûlullah: “Öyle ise, bu iş böyledir, böyle olacaktır.” buyurdu.

“Ya Rasûlallah! Bari Allah’a duâ et de ümmetine geçim bolluğu versin. Allah’a ibâdet etmezlerken, Allah onlara (Gayr-i Müslimlere) geçim bolluğu vermiştir.” dedim. Ben böyle söyleyince, Rasûlullah doğrulup oturdu ve “Ey Hattab oğlu Ömer! Yoksa sen şüphe içinde misin? Onlar, payları ve nasipleri dünya hayatında tez elden verilip geçiştirilen birer kavimdir.” buyurdu. “Öyle ise, ya Rasûlallah! Benim için Allah’tan mağfiret dile!” dedim.”

Hz. Ömer, Hz. Peygamberle olan konuşmasının devamında eşlerinden ayrılmadığını öğrenmiş ve bu sevinçli haberi hemen mesciddeki Müslümanlara ulaştırmıştı. Biz, bu yazımızda okuyucularımıza işin o tarafını değil de Hz. Peygamber’in zühdünü (dünya hayatına değer vermeyişini) göstermek istiyoruz. Evlerini mobilya mağazasına ve çeyiz dükkânlarına çevirenler, oturup çok düşünsünler. Bu yanlışlarının ve israflarının hesabını nasıl verecekler?

Lütfen! Öbür dünyada hesabını veremeyeceğiniz işler yapmayın! Akıllı olun!