Oluk Oluk Müslüman Kanı Akıyor Müslümanlar Bakıyor

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber Efendimiz, Mekke’den Medîne’ye hicret edip Medîne’de İslâm Devleti’ni kurduktan sonra Mekke müşrikleri boş durmadılar; bu devleti yıkmak için ellerinden geleni yaptılar. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları ile bu devleti yıkacaklarını zannettiler ama her seferinde kaybeden taraf müşrikler oldu. Savaştan yana olmayan Hz. Peygamber, Mekkelilerle bir barış yapmak ve bu barış ortamının vereceği imkânla bütün dünyaya açılmak istiyordu; istediği de oldu. Hicretin altıncı yılında (Zilkâde 6/ Mart 628)  Mekke müşrikleri ile yapılan Hudeybiye antlaşması Hz. Peygamber’e bu fırsatı verdi.


            Hudeybiye antlaşmasının sağladığı barış ortamından istifâde eden Hz. Peygamber, çevresindeki hükümdarları, devlet ve kabîle başkanlarını İslâm’a dâvet mektupları kaleme aldırdı. Bu mektupları, o ülkeyi tanıyan arkadaşları (sahâbîleri) ile ilgili şahıslara gönderdi. Hz. Peygamber’in kendisine dâvet mektupları gönderdiği idareciler, bu mektuplara verdikleri tepkilere göre üçe ayrıldılar: 1-) İslâm’ı kabul edenler, 2-) İslâm’ı kabul etmeyip Hz. Peygamber’in mektubunu ve elçisini iyi karşılayanlar, 3-) Devletlerarası hukuku ayaklar altına alarak ve “elçiye zeval yoktur” ilkesini ayaklar altına alarak Hz. Peygamber’in elçisine kötü davranan ve mektubunu yırtanlar.


            Şimdiki İran topraklarında o zaman Sâsânî sülâlesi hüküm sürüyordu. Hz. Peygamber, Sâsânî hükümdarı (Kisrâ) Hüsrev Perviz’e sahâbîlerden Abdullah b. Huzâfe’yi gönderdi. Abdullah, Sâsânîler’in başkenti Medâyin’de mektubu Kisra’ya sununca, Kisrâ Hüsrev Perviz mektubu yırttı. Muhammed isminin kendi isminden önce yazılmasını bahane ederek Hz. Peygamber’in mektubunu parçaladı. Durumu geri dönen elçiden öğrenen Hz. Peygamber de yakın zamanda ülkesinin parçalanması için ona bedduâ etti. Yüce Allah, bu bedduâyı kabul etti. Hüsrev Perviz, taht kavgası yüzünden oğlu tarafından öldürüldü; ülkesi de Hz. Ömer’in hilafeti zamanında İslâm Devleti’nin topraklarına katıldı.


            Hz. Peygamber, dünya hükümdârlarını ve büyük eyâletlerin vâlilerin birer mektupla İslâm dinine dâvet ettiği sırada sahâbîlerinden Hâris b. Umeyr’i de elçi olarak ismi kaynaklarımızda geçmeyen Busrâ vâlisine göndermişti. Hz. Peygamber’in mektubunu yanında bulunduran ve diplomat sıfatıyla seyahat etmekte olan Müslüman elçi, Mûte civarında Bizans İmparatorluğunun buradaki bölge valisi ve Gassâni emîrlerinde Şurahbil b. Amr’ın topraklarından geçerken yol üzerinde durduruldu ve adı geçen emîrin huzuruna çıkarıldı. Hâris’in, Hz. Peygamber tarafından görevlendirilmiş Suriye’ye doğru gitmekte olan bir elçi olduğunu öğrenen Şurahbil, Müslüman elçiyi bir iple bağlattı ve sonra da boynunu vurmak suretiyle öldürttü. İslâm peygamberinin öldürülen ilk ve tek elçisi olan Hâris b. Umeyr’e karşı yapılan bu davranış Hz. Peygamber’i son derece üzdü. Şimdiye kadar Hz. Peygamber’in hiçbir elçisi öldürülmemişti. Bu çirkin hareket açıktan açığa Müslümanlara bir saldırıydı. Bu fâciadan çok üzülen Hz. Peygamber, hemen üç bin kişilik bir kuvvet hazırladı. Kölelikten âzâd ettiği evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi bu orduya komutan olarak tayin etti. Bu orduyu Medine’den şu sözlerle uğurladı: “Şâyet, Zeyd savaşta şehid olursa, komutayı Câfer b. Ebî Tâlib alsın. Câfer de şehid olursa, orduya Abdullah b. Revâha komutanlık etsin. O da şehid düşerse içinizden biri idâreyi ele alsın!”


            Zeyd, Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen emre göre ordusu ile birlikte Mûte’ye kadar geldi. Yine Hz. Peygamber’den aldığı tâlimata göre önce düşmanı İslâm’a dâvet edecek, kabul etmezlerse bu sefer de onları vatandaş olmaya dâvet edecekti. Bunu da kabul etmezlerse işte o zaman iki taraf arasında savaş kaçınılmaz olacaktı.


            İslâm ordusunun Medîne’den çıkışını duyan Şurahbil, durumu hemen Bizans imparatoruna bildirdi ve ondan yardım istedi. Bir rivâyete göre yüz bin, bir başka rivâyete göre iki yüz bin kişilik bir ordu toplayan Şurahbil, Müslümanları tedirgin etmeye başladı. Komutan Zeyd, savaştan önce bir yüksek danışma meclisi topladı. Yapılan görüşmelerde durumun Hz. Peygamber’e bildirilmesi ve alınacak cevaba göre hareket edilmesi fikri ileri sürülmek üzere iken Abdullah b. Revâha öne atıldı ve şöyle dedi:


            “Ey insanlar! İstemediğiniz şey, ele geçirmek üzere yola çıktığımız şeydir, yâni şehid olmaktır. Biz, genellikle döğüşmeye alışmış insanlar değiliz. Biz, ancak, şerefimizi yükselten Müslümanlık için savaşıyoruz. Hemen ilerleyelim. Bu sâyede iki güzel neticeden birine erişiriz: Ya gâzî oluruz, ya şehîd!” Medîneli ensârden olan kahraman şâir Abdullah’ın bu sözleri, ordunun mâneviyatı üzerinde büyük etki yaptı. Hep bir ağızdan: “Abdullah b. Revâha doğru söylüyor!” dediler ve harekete geçtiler.


            Mûte civarında iki ordu karşılaştı. Müslümanlar için şehid olmaktan başka çare yoktu. Zeyd, Câfer ve Abdullah aynı gün sırayla şehid oldular. Zaten Hz. Peygamber, onları Medîne’den yolcu ederken şehid olacaklarını müjdelemişti. Üçüncü komutanın şehid olmasından sonra bozgun havasına giren ordumuzu bu havadan yeni Müslüman Hâlid b. Velid kurtardı. Askerin önüne geçti, bozgunun tehlikelerini anlattı ve kaçışı önledi. Herkes, Hâlid’in etrafında toplandı. Bütün mücâhidlerin ittifakı ile Hâlid, komutayı üstlendi ve sancağı eline aldı, akşama kadar çarpıştı. Kendisinin nasıl bir komutan olduğunu gösterdi. O gün, elinde dokuz kılıç parçalandığını bizzat kendisi söylemiştir.


            Hâlid, ertesi gün ordusuna yeni bir düzen verdi. Sağ taraftakileri sola, soldakileri sağa aldı. Öndekileri arkaya, arkadakileri de öne geçirdi. Düşman birlikleri karşılarında yeni simâlar görünce, İslâm ordusuna yeni yardım kuvvetinin gelmiş olduğuna hükmettiler. Tam bu sırada Hâlid şiddetli bir hücuma geçti ve düşmanı bozguna uğrattı. Hatta düşmana birçok zayiât verdirdi. Aynı zamanda bu durumdan faydalanmayı ihmal etmedi. Askerini hemen geri çekti. Büyük bir bozguna uğratmadan muntazam bir yürüyüşle Medine’ye kadar getirdi. Bilindiği gibi Hz. Peygamber, savaşın birinci günü Medine mescidinde oturarak savaşı olduğu şekliyle mescitteki ashâbına anlattı ve sözlerinin sonunda şöyle dedi: “Şimdi Allah’ın kılıçlarından bir kılıç sancağı eline aldı ve Allah, mücâhidlere fetih nasib etti.”


Saygıdeğer okuyucularım!
            Ben size, İslâm tarihinin altın sayfalarından bir sayfa sundum. Maksadım, size tarihi olayları okutmak ve sizi ağlatmak değildir. Maksadım sizi düşündürmektir. Bir Müslüman’ın kanı aktığı için, o zamanın süper gücü Bizans’ı arkasında bulunduran bir devlete karşı savaş açan ve bundan hiç korkmayan bir peygamberin ümmetiyiz. Ne oldu bize? Ölü toprağı mı serpildi üzerimize? Bugün oluk oluk Müslüman kanı akıyor, Müslümanlar da bakıyor. Kim, dur diyecek bu zalimlere? Kim, haddini bildirecek bunlara? Zâlimler, ya kendi elleriyle veya Müslümanların başına bela ettikleri kuklalarıyla oluk oluk Müslüman kanı akıtıyorlar bugün. Biz de sadece üzülüyoruz.
Şu maddeleri yeniden
bir daha gözden geçirelim:


            * Dâvet mektubunu parçalayan Kisrâ için bedduâ eden Hz. Peygamber, bu sünneti ile bize hiçbir şey öğretmiyor mu? Çevremizdeki zâlimleri ne zaman Kahhâr olan Allah’a havâle edeceğiz? Bedduâ için ellerimiz ne zaman semâya kalkacak? Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin hem duâ örnekleri hem de bedduâ örnekleri vardır. Duâ ve bedduâ sadece bizim peygamberimizin değil, bütün peygamberlerin sünnetidir. İhmal ettiğimiz sünnetlerden biri de bu galiba. Tez zamanda sarılalım bu sünnete.


            *“Elçiye zevâl yoktur.” İlkesini hiçe sayarak Hz. Peygamber’in elçisini öldürenlerin yaptıkları yanlarına kâr kalmamıştır. Zâlimler yaptıklarının bedelini ağır bir şekilde ödemişlerdir. Ama gelin görün ki, mazlûm ve mağdûr Gazze halkına insânî yardım götüren insanlarımızı şehid eden zâlimlerden kimse hesap sormadı, soramadı. Hz. Peygamber’in, sahâbenin ve evliyânın menkiberini okuyup ağlamak mıdır Müslümanlık? Sünnet denildiği zaman yeme, içme, giyme, yürüme ve oturma şekillerini anlayan çağımızın Müslümanları, Hz. Peygamber’i gerçek hayatıyla ve asıl yüzüyle ne zaman tanıyacaklar?


            *Dikkat ettiyseniz Hz. Peygamber, bu zâlimleri öylesine küçümsüyor ki, kendisi gitmiyor ordusunun başında; kurmaylarını gönderiyor. Kurmayları da Hz. Peygamber’in eksikliğini hissettirmiyorlar. Yapılması gerekeni en güzel şekilde yapıyorlar. İçinde yaşadığımız bu çağda bütün Müslümanlar, Hz. Peygamber’in kurmayları değil midir?


            *Mûte savaşında üç değerli komutanımızla birlikte on iki şehid verdik ama İslâm’ın izzetini ve geleceğini kurtardık. İslâm’ın izzeti bizim hepimizin hayatından daha önemlidir. Biz müslümanlar, bizim dünyalığımıza değil, İslâm’a öncelik vermeliyiz.


            *İki arada bir derede kalan, düşmanın gücünden dolayı geri adım atmayı düşünen ordumuzu harekete getiren, onlara can ve kan aşılayan Abdullah b. Revâha gibilerine ne kadar da çok ihtiyacımız var bugün. Ağzı olup dili olmayan, konuşmaktan çekinen, pısırık, sünepe, pasif insanlarla nereye gidebiliriz ki? Unutmayın, büyük yangınların başlangıcında bir kıvılcım vardır. İşte o kıvılcımı arıyoruz bugün. İslâm dünyasını harekete geçirecek işte o kıvılcımı.