Tevhid Ve İstikamet

e-Posta Yazdır PDF

Birinci dünya savaşından sonra Haçlılar, Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaşmışlar, İstanbul’u da işgal etmişlerdi. Gayeleri, Müslümanları öldürmek ve İslâm’ı yeryüzünden yok etmekti. Bu zavallılar, İslâm’ın sahibinin Yüce Allah olduğunu ve bu güzel dinin kıyâmete kadar yaşayacağını bilmiyorlardı. İstanbul’un Haçlılar tarafından işgal edildiği işte o günlerde Anglikan kilisesinin “İslâmiyet, fikre ve hayata ne getirmiştir?” sorusuna, o zamanlar “Dârü’l–hikmeti’l-İslâmiyye” âzâsı olan Bedîüzaman Saîd Nursî hazretleri, “İslâm, fikre tevhîd; hayata istikâmet getirmiştir.” diye cevap vermiştir. Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin verdiği bu cevap, çok doğru ve çok güzel bir cevaptır. Bir cümlelik bu cevabı, İslâm tarihinden bir olayla iyice anlaşılır hale getirelim:

   Hz. Peygamber efendimizin yaşadığı dönemde Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde üç önemli şehir vardı: Mekke, Medine ve Tâif. Mekke’de Kureyş kabilesi, Medine’de Evs ve Hazrec kabileleri, Tâif’te de Sakîf kabilesi otururdu. Medine’de ayrıca Yahûdî kabileleri de vardı. Medine’ye yapılan Hicretten sonra Evs ve Hazrec kabilesine mensup olanların tamamı İslâm’ı kabul edip Müslüman olmuşlardı. Bunların içinde çok az sayıda münâfık vardı. Mekke’de oturan Kureyş kabilesi de Mekke fethinden sonra Müslüman oldular. Hz. Peygamber,  Mekke fethinden sonra Tâif’i kuşatmış fakat alamamıştı

   Bu kuşatmada istediği neticeyi alamayan ve işin gittikçe uzayacağını gören Hz. Peygamber, kuşatmayı kaldırmış ve Medineye dönmüştü. Kuşatmayı kaldırmadan önce Hz. Peygamber bir rüya gördü. Süt ile dolu büyük bir bardağı önüne koymuşlar, Rasûlullah(s.a.v.) henüz içmeden bir horoz, kanadıyla bardağı devirmiş ve süt dökülmüştü. Hz. Peygamber, bu rüyayı Hz. Ebûbekir’e anlattı. O da, Hz. Peygamber’in rüyasını bu sene Tâif şehrinin  fethinin mümkün olmayacağı şeklinde tabir etti. Hz. Peygamber, “Ben de öyle tabir ediyorum” diyerek bu kuşatmayı kaldırdı. Ashâb-ı kirâmdan bazıları, Hz. Peygamber’in Tâif’te oturan Sakif’lilere lanet okumasını istediler. Hz. Peygamber, bunu kabul etmedi; onların hidâyete ermesi için şu şekilde dua etti: “Allah’ım! Sakîf kabilesi mensuplarına hidâyet ver, onları hidâyete ermiş olarak bizim huzurumuza getir.” Hz Peygamber’in bu duâsı kabul oldu. Aradan bir yıl geçmeden Sakîf kabilesine mensup kişiler kendi arzu ve istekleriyle Medine’ye gelerek Hz. Peygamber’in huzurunda İslâm dinini kabul ettiklerini beyân etti ve Müslüman oldular. Sakîf kabilesinin temsilcileri ile birlikte Medine’ye gelenlerden birisi de Süfyân b. Abdullah idi.

   Süfyân b. Abdullah, bu görüşme esnasında Hz. Peygamber’den bir istirhamda bulunmuştu: “Ey Allah’ın elçisi, bana İslâm’ı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim.” Hz. Peygamber de, Süfyân’ın şahsında bütün ümmete şu ölmez, pörsümez ve solmaz ölçüyü veriyordu: “Allah’a  inandım de, sonra da istikâmet üzere ol.”

   Hz. Peygamber’in bu nefis ve veciz cevabı ile Kur’an-ı Kerim’deki âyetler arasındaki uyum pek açıktır. Bu âyetleri bir daha hatırlayalım.

   “Rabbimiz Allah’tır diyenler, sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da âhirette de canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir” derler. (Fussilet, 41/30-32)

   “Rabbimiz Allah’tır diyenler, sonra da dosdoğru olanlar için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar cennetliktirler.  İşlediklerinin karşılığı olarak cennette temelli kalacaklardır.” ( Ahkâf,46/13-14.)

   Bir olan Allah’a inanan ve doğruluğu (istikâmeti) hayat prensibi edinenler için korku ve hüzün söz konusu değildir. Böylesi insanlar cennetliktir. Îmân ve istikâmet, ebedî mutluluk sebebidir. Buna tevhid ve istikâmet de diyebiliriz. İstikâmet yani dosdoğru olmak her şeyden önce hâlis bir tevhid inancına dayanmalıdır. Temelinde tevhid bulunmayan istikâmetten söz edilemez. Hayata istikâmet veren Allah’ın birliği inancıdır. Zira, gerek âyetlerde gerekse hadislerde “rabbim Allah”  dedikten sonra “dosdoğru olmaktan” tan söz edilmektedir. Ancak hemen ifade edelim ki,  “tevhid inancına sahip olan herkes, istikâmet üzere bir hayata sahiptir” de denilemez. Çünkü istikâmet, tevhidin zarûrî neticesi değil; aksine tevhid, istikâmetin vazgeçilmez ön şartıdır.

   Biz bu yazımızda, okuyucularımıza, bu asırdaki Müslümanların hem tevhid inancına sahip olmaları lazım geldiğini hem de dürüst olmalarını tavsiye ediyoruz. Herkesin ve her şeyin bize düşman olduğu bu zamanda bir de biz dürüst olmaz ve dik duruş sahibi olamazsak inancımızın ve davamızın en büyük düşmanı bizleriz demektir. Lütfen, doğru ve dürüst olalım; İstikâmet sahibi olalım. İnancımız bunu gerektirmektedir. Yamuk, boş, eğri, kimliksiz ve kişiliksiz insanlardan çok çektik. Boş çuval gibi ayakta duramayan Müslümanların sürüden ne farkı var? Biz, sürü istemiyoruz. Kimlikli, kişilikli, şahsiyetli, onurlu insanların meydana getirdiği cemaat istiyoruz. İslâm ümmeti dediğimiz zaman akla kalabalık değil, cemaat gelir.

   İstikâmet sahibi olan insanın kalbi, kafası, dili ve bütün organları mü’mindir. Böyle olan bir insanın bütün vücudu iman etmiştir. Kalb, beden ülkesindeki tüm organların reisidir. Tek Allah’a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalb, diğer organları etkiler. Dil, kalbin tercümanıdır. Onun doğruluğu ve eğriliği de diğer organların tavırlarına tesir eder. O halde, özümüzle ve sözümüzle dosdoğru olmamız gerekmektedir.

   Bizler, bu hayatı yaşarken, yaşadığımız hayatın ne kadar İslâmî olduğunu sık sık kontrol etmeliyiz. Aks-i takdirde, hayatın içindeki şeytanlar, farkında olmadan elimizden tutup bizi başka yollara sürükleyebiliyorlar. Bilmiş olalım ki, bizim en büyük düşmanımız Şeytandır. Ondan ne kadar uzak olursak rabbimize o derece yaklaşmış oluruz.