Müslümanın Şahsiyyeti

e-Posta Yazdır PDF

Müslüman, herkes gibi sıradan bir insan değildir. O, Yüce Allah’ın kulu ve son peygamberin ümmetidir. Yüce Allah’la ve Hz. Peygamber’le olan ilgisi ve alâkası, yani onlara olan sağlam ve sarsılmaz îmânı, ona bir kimlik ve kişilik kazandırmıştır. İşte müslümanın üzerinde belli olan bu kimlik ve kişiliğe, Arapça ifâdesiyle şahsiyyet denilir. Şahsiyyet, sağlam müslümanı zayıf müslümanlardan, diğer insanlardan ve diğer din mensuplarından ayıran bir özelliktir, bir renktir, bir kimliktir.

   Yüce Allah, kıyâmete kadar her asırda İslâm’ı temsil edecek olan seçkin ve sağlam müslümanların bürünecekleri kimlik ve şahsiyyet konusu hakkında Kur’ân-ı kerîm’in değişik yerlerinde şöyle buyurur:

   “Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı izzetli ve şiddetli bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihâd ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.
   Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır ve O’nun Rasûlüdür ve bir de müminlerdir. O müminler ki, Allah’ın emrine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.

   Kim Allah’ı, O’nun Rasûlünü, ve îmân edenleri dost edinirse (bilsin ki), üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.

   Ey îmân edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dîninizi alay konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mümin iseniz.” (el-Mâide sûresi, 5/54-57)

   “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hûd sûresi, 11/112)

   “Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra da dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: “Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!” derler.” (Fussilet sûresi, 41/30)

   “Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.” (el-Ahkâf sûresi, 46/13-14)
   “Onlar: “Andolsun, eğer Medîne’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.” diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, O’nu Rasûlünün ve müminlerindir. Fakat ne var ki, münafıklar bunu bilmezler.” (el- Münâfıkûn sûresi, 63/8)

   Bu âyetler ve bu âyetlere paralel olan hadisler çoğaltılabilir. Çünkü Yüce Allah’ın ve sevgili peygamberimizin murâdı, yeryüzünde bu özelliklere sahip olan insanların çoğalması ve yeryüzüne bu güzel insanların hâkim olmasıdır. Ama gel gör ki, böyle olmuyor. Îmân şerefi ile müşerref olan ve İslâm nîmet ile perverde olan müslümanlar, Hz. Peygamber efendimizin arkasında durmak yerine kendilerine başka saflar seçiyor ve başka imamlar buluyorlar. Hz. Peygamber efendimize ve sahâbe-i kirâm efendilerimize benzemek yerine kendilerine başka örnekler buluyorlar. Hedefe, Yüce Allah’ın rızâsını koymak yerine dünya menfaatlerini ön plana alıyorlar. Halbuki bizim en birinci ilkelerimizden birisi “İlâhî! Ente maksûdî ve rıdâke matlûbî”dir.

   Saygıdeğer okuyucularım! İçinde yaşadığımız çağ hasta olduğu gibi bu çağın insanları da hastadır. Hasta olan bu insanların kimlik ve kişilikleri de ellerinden alınmıştır. Kimliğini ve kişiliğini kaybeden bu çağın insanlarının en büyük zaafı, birbirlerini taklit etmek ve birbirlerine benzemeye çalışmaktır.
   Sıradan insanlar bu hastalığa yakalanabilirler. Çünkü onların bu hastalığa yakalanmamak için mikroplara karşı koyacak güçleri ve kendilerini koruyacak donanımları yoktur. Ama îmânı sağlam ve ameli sâlih olan müminler ve müslümanlar böyle değildir. Onların, bu hastalıklardan kendilerini koruma güçleri ve donanımları vardır. Üstelik haslıklara, hastalara ve mikroplara karşı direnme görevleri de vardır. Bu direnmeyi göstermeyen ve müslümanları bu hastalıklar konusunda uyarmayan kişi, cemeat, lider ve kuruluşların yanlış yaptıkları kanaatindeyim. Bu yanlışı yapanlar bilsinler ki, yanlışlar topluma yerleştikten sonra sökülüp atılması çok zor oluyor.

   Müslümanların, izlediği ve kendilerinden çok şey beklediği bizim televizyon kanalları kime benzemeye çalışıyor ve kimleri taklid ediyorlar. Kadın-erkek birlikte yapılan paneller, açık oturumlar ve programlarla kimlere benzemeye çalışılıyor. Bu arkadaşlar, İslâm’daki haremlik ve selamlığı nereye koydular acaba? Müzikli, sazlı, sözlü eğlence programlarına bu kanalların idârecileri evlerinde âileleri ile birlikte bakabiliyorlar mı? Bizim dediğimiz gazetelerde gördüğümüz reklamlar ve resimler bizi yere baktırıyor. Acaba bu gazetelerin idârecileri de bunları görünce yere bakıyorlar mı? Müslümanları beş yıldızlı otellerde tatil yapmaya ve aşırı derecede harcamaya dâvet edenler, kimin değirmenine su taşıdıklarının farkında mılar? Bu otellere gidenler de nerelere gittiklerini biliyorlar mı? Bu özentinin ve zoraki benzemenin yarın kendilerine neye mal olacağının ve kendilerinden neler alıp götüreceğinin farkında mılar? Evlerinde ve fakültelerinde bireysel bir hayat yaşayan ve topluma karışmayan, bilgisayarlarının başında ömür geçiren, İslâm’ın derdine ağlamayan, müslümanların elinden tutmayan, onlara yol göstermeyen, yaptıkları çalışmaları kendilerinden ve asistanlarından başka kimse okumayan akademisyenler kime hizmet ediyor acaba?  Evi, ocağı ve çoluk-çocuğu ile geçimsiz olan müslüman bu dünyada kiminle yaşayacak acaba? Dünyasını cennet haline getiremeyenler, öbür dünyada cennete nasıl girecekler? Bunu bir türlü anlayamıyorum.

   Saygıdeğer okuyucularım! Ciddî bir kuşatılmışlık içerisindeyiz. Bize, içi boşaltılmış ve kâfirleri rahatsız etmeyen bir İslâm aşılanıyor. Hayatımızın her anında dinsiz kâfirlere veya kitap ehli olan gayr-i müslimlere benzemeye teşvîk ediliyoruz. Kimileri bunu kasden yapıyor, kimileri de karşı cephedekilere hoş görünmek için yapıyor. Dînimize göre ikisi de merduttur.

   Unutmayın! Ya inandığınız gibi yaşar ya da yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.