Hayat Boyunca Ölçülü Ve Dengeli Olmak

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde: "Îtidâl, teennî, hal ve gidişce iyi olmak, peygamberliğin yirmi beş cüz'ünden biridir." (Muvatta, Şaar, 17) buyurarak; biz Müslümanları her işte ve her konuda aşırılıklardan uzak durarak dengeli olmaya dâvet etmektedir.

   Yüce dinimiz İslâm; yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı, ibâdet gibi her konuda aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiş, ifrât ve tefrîti yasaklamıştır. Bu sebeple işlerin en hayırlısı îtidal üzere olanıdır.
Yüce Allah, kâinâtı ve bütün varlıkları dengeli bir şekilde yaratmış ve kullarına da her hususta ölçülü ve dengeli davranmalarını emretmiştir. Bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

   "Allâh semâyı yükseltti ve mîzânı koydu. Öyleyse, sakın taşkınlık edip ölçüyü bozmayın." (er-Rahmân sûresi, 55/7-8)

   Vehb bin Münebbih şöyle der: "Her şeyin iki ucu ve bir ortası vardır. Bu uçların birinden tutulursa, diğer uç ağır basar; ortasından tutulursa, iki uç da dengede kalır. Öyleyse her şeyin ortasından tutmaya bakın!" (Heysemî, Mecmaüzzevâid, VIII, 112)
   Şeytan, insanları iki yolla kandırmaya çalışır. Bunlardan hangisinde muvaffak olursa fark etmez. Çünkü netîcesi aynıdır. Birisi aşırılık diğeri de gevşekliktir. Yüce Allah, kulları için tembelliğe varmayan bir kolaylığı istemektedir. Allâh'ın kulları için kolaylaştırdığı dini, kulların Allâh adına zorlaştırmaları doğru bir hareket değildir ve buna yetkileri de yoktur.

   Hz. Âişe annemizin bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber Efendimiz girer ve:

   "- Bu kadın kim?" diye sorar. Âişe validemiz:
   “-Bu, filân hanımdır.” dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından bahseder. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve selem:

   "-Bunları saymana gerek yok; gücünüzün yettiği nispette ibâdet etmeniz size yeter. Allâh'a yemin ederim ki siz bıkıp usanmadıkça Allâh usanmaz!" buyurur. (Buhârî, Îmân, 32) Hz. Peygamber Efendimiz, bir başka hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyurmuştur:

   "Farz olmayan amellerden gücünüz yettiği kadar yapın. Çünkü amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır." (İbn-i Mâce, Zühd, 28)

   Ashâb-ı kirâmdan üç kişi, bir gün Sevgili Peygamberimiz'in ibâdetini öğrenmek için muhterem vâlidelerimize soru sormuşlardı. Onlar da gördüklerini anlattılar. Efendimiz'in îtidâl üzere yapmış olduğu ibâdetlerini az gören bu kimseler kendi kendilerine:

   “-Allâh'ın Rasûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır.” dediler. İçlerinden biri:

   “-Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım.” dedi. Bir diğeri:

   “-Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim.” dedi. Üçüncü sahâbî de:

   “-Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla ve kat’a evlenmeyeceğim.” diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:

   "- Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allâh'a yemin ederim ki ben, sizin Allâh'tan en çok korkanınız ve O'na en saygılı olanınızım. Fakat ben, bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Şunu iyi biliniz ki, benim sünnetimden yüz çeviren kimse, benden değildir." (Buhârî, Nikâh, 1)

   Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şeriflerinde ibâdet ve istirahat hayatı ile âile ve medenî çalışma hayatını bir vecize halinde özetledikten sonra “işte benim yolum budur, bu yoldan ayrılanlar benden değildir” buyurmakla, Müslümanlıkta ruhbanlık ve dünyayı terk etmek olmadığını açık bir şekilde belirtmiştir.
 Peygamberimiz'in nâfile ibâdetlerinin îtidâl üzere olması, ümmet için bir rahmet vesilesidir. Bu husûsta kendisini örnek alanlar, herhangi bir zarara uğramadıkları gibi kimse tarafından da kınanmazlar. Herkesin her zaman çok ibâdet etmeye gücü yetmez. Bu sebeple her fert, gücünün yettiği kadar nâfile ibâdet yapmakta serbest bırakılmıştır. Diğer taraftan ifrâta varan bir ibâdet, Allâh'tan daha çok korkma ve daha dindar olma anlamına gelmez.

   Fahr-i Kâinât Efendimiz'in hadîs-i şerifte yasakladığı şey, dinde haddi aşmak ve bir nevî ruhbanlığa meyletmektir. Çünkü İslâm ruhbanlığa müsâade etmemektedir. Allâh Teâlâ; "Ey îmân edenler! Allâh'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri kendinize haram etmeyin, haddi aşmayın. Çünkü Allâh haddi aşanları sevmez." buyurur. (el-Mâide sûresi, 5/87)
Bu âyetin nüzul sebebi, mevzûmuz hakkında güzel bir ölçü sunmaktadır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem, bir gün sahâbeye kıyâmetten bahsetmişti. Onlar da çok duygulanıp ağladılar. Sonra içlerinden on kişi Osman bin Maz'ûn'un evinde toplandı. Aralarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali de vardı. Yaptıkları istişâre neticesinde, bundan böyle dünyadan el etek çekmeye, kendilerini hadım ettirmeye, gündüzlerini oruçla, gecelerini de sabaha kadar ibâdetle geçirmeye, et yememeye, kadınlara yaklaşmamaya, güzel koku sürünmemeye ve yeryüzünde gezip dolaşmamaya karar verdiler. Bu haber Peygamber Efendimiz'e ulaşınca, kalkıp Osman bin Maz'ûn'un evine geldi, fakat kendisini evde bulamadı. Hanımına, Osman ve arkadaşlarının kendisine gelmeleri için haber bıraktı. Onlar da Peygamber Efendimiz'in huzuruna çıktılar. Efendimiz, karar aldıkları husûsları kendilerine sayarak:

   "- Bu konularda ittifak etmişsiniz, öyle mi?" dedi. Onlar:

   “- Evet, ya Rasûlallâh! Bizim böyle karar almakta hayırdan başka bir gayemiz yoktur.” dediler. Bunun üzerine Efendimiz sallallâhu aleyhi ve selem şöyle buyurdu:

   "- Şüphesiz ki ben, bunlarla emrolunmuş değilim. Elbette sizin üzerinizde nefislerinizin hakkı vardır. Bazen oruç tutun, bazen tutmayın. Gece hem ibâdet edin hem uyuyun. Ben hem ibâdet ederim hem de uyurum. Oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım günler de. Et yediğim gibi hanımlarımla da berâber olurum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." Sonra sahâbeyi toplayıp onlara bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:

   "Birtakım kimselere ne oluyor ki, hanımlarıyla beraber olmayı, yeme içmeyi, güzel koku sürmeyi, uyumayı ve meşrû sayılan dünya zevklerini kendilerine haram kılıyorlar. Şüphesiz ki ben, size keşiş ve ruhbân olmanızı emretmiyorum. Benim dinimde et yemeyi terk etmek, kadınlardan uzaklaşmak bulunmadığı gibi, dünyadan el etek çekip manastırlara sığınmak da yoktur. Ümmetimin seyahati oruç, ruhbânlıkları ise cihaddır. Allâh'a ibâdet ediniz, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hac ve umre yapınız, namazlarınızı kılınız, zekâtınızı veriniz, Ramazan orucunu tutunuz. Siz dosdoğru olunuz ki, başkaları da öyle olsun. Sizden önceki ümmetler, aşırılıkları yüzünden helâk oldular. Dini kendilerine zorlaştırdılar, Allâh da onlara zorlaştırdı. Bugün kilise ve manastırlarda bulunanlar, onların artıklarıdır." (Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 207-208)

   Sevgili Peygamberimiz, biz ümmetinin önceki ümmetler gibi dalâlete düşerek Allâh'ın gazâbına uğramaması için önemli husûsların üzerinde durmuş ve hayatın nirengi noktalarına işâret etmiştir. İnsanlar için tâyin edilmiş olan hedefe varabilmek için yapılması gerekenin itidâl üzere, akıllıca ve devamlı bir gayret olduğunu şu hadîs-i şerîfiyle en açık bir şekilde ifâde etmiştir:

   "...Orta yolu tutunuz. Amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allâh'a yakın olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası çalışınız. Bir parça da geceden faydalanınız. Aman acelesiz ve telâşsız gidin, orta yolu tutun ki varacağınız hedefe ulaşabilesiniz." (Buhârî, Rikâk, 18) Edirneli Hâtemî hadîsin açıklaması mâhiyetinde şöyle der:

   Erişir menzîl-i maksûduna âheste giden
   Tîz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.
   "Ağır ve temkinli hareket edenler gitmek istedikleri yere kolaylıkla varırlar. İşlerinde lüzumsuz yere acelecilik edenler ise çok defâ engellerle karşılaşırlar, elleri ayakları birbirine karışır."

   Sevgili Peygamberimiz îtidâle o kadar önem verirdi ki "gözümün nûru" dediği ve çok sevdiği namaz ibâdetini dahi orta hâlde yapmayı emrederdi. Bir gün mescide girmişti. İki direk arasına uzatılmış bir ip gözüne ilişti:

   "- Bu ip nedir?" diye sorunca, sahâbîler:
   - Bu, Zeynep bint-i Cahş'a ait bir iptir. Namazda ayakta durmaktan yorulunca ona tutunuyor, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

   "- Onu hemen çözünüz. Biriniz istekli olduğu zaman nâfile namaz kılsın, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman ise yatıp uyusun." buyurdu. (Buhârî, Teheccüd, 18)

   Câbir bin Semüre (radıyallâhu anhümâ); "Namazlarımı Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte kılardım. Onun namazı da, hutbesi de normal uzunlukta, îtidal üzere idi." demektedir. (Müslim, Cum'a, 41-42)

   İyi bir Müslüman, ölçülü ve dengeli bir insan, her türlü davranışında, işinde ve sözünde haddi aşmaktan, taşkınlık yapmaktan sakınır. Bu prensiplere uymayanlar, dünyada birtakım belâ ve musîbetlere uğradıkları gibi âhirette de cezayı hak ederler. Böyle kimseler, başka insanlar tarafından sevilmezler. Kendilerinden uzak durulmak istenen kişiler konumuna düşerler. Bu sebeple Efendimiz; "Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular." (Müslim, İlim, 7) buyurarak her husûsta îtidâl üzere olup haddi aşmamayı tavsiye etmişlerdir.

   Her hareketinde olduğu gibi kişi sevgisinde ve nefretinde de îtidalli olmalıdır. Sevdiği bir kimse konusunda çok aşırı gitmemeli, nefret ettiği kimseden de tamâmen irtibâtı kesmemelidir. Bunun gerekçesini Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle bildirmektedir:

   "Dostunu severken ölçülü sev, zîrâ günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü bir şekilde buğzet, çünkü günün birinde dostun olabilir." (Tirmizî, Birr, 60)

   Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem, ashâbını da bu ahlâk ile yetiştirmiş ve onları bütün insanlara örnek olarak takdim etmiştir. Vehb bin Abdullah radıyallâhu anh şöyle anlatır:

   "Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Selmân ile Ebü'd-Derdâ'yı kardeş ilân etmişti. Bu sebeple Selmân, Ebü'd-Derdâ'yı zaman zaman ziyaret ederdi. Bir ziyareti esnâsında, hanımı Ümmü'd-Derdâ'nın üzerinde oldukça eskimiş elbiseler gördü. Ona:

   - Bu hâlin ne, diye sorunca, kadın:
   - Kardeşin Ebü'd-Derdâ dünya malı ve zevklerine önem vermez, dedi. O esnâda Ebü'd-Derdâ eve geldi ve hazırlattığı yemeği Selmân'a ikram edip:
   “- Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum.” dedi. Selmân:
   “- Sen yemedikçe ben de yemem.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebü'd-Derdâ sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebü'd-Derdâ teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selmân ona:
   “-Uyu!” dedi. Ebü'd-Derdâ uyudu, bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selmân yine:
   “- Uyu!” diyerek kalkmasına mâni oldu. Gecenin sonlarına doğru Selmân:
   “- Şimdi kalk!” dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Sonra Selmân, Ebü'd-Derdâ'ya şöyle dedi:
   “-Senin üzerinde Rabbin'in, nefsinin ve âilenin hakkı vardır. Hak sâhiplerinin her birine hakkını ver.”

   Daha sonra Ebü'd-Derdâ, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e gidip olup biteni anlattı. Resûl-i Ekrem Efendimiz:

   «-Selmân doğru söylemiş!» buyurdu. (Buhârî, Savm, 51; Edeb, 86)
   Görüldüğü gibi ashâb-ı kirâm birbirlerini uyararak orta yolda ilerlemeye gayret ederlerdi. Îkâz edilen kimse de hiçbir zaman kırılıp gücenmeden arkadaşını dinler ve ona tâbî olurdu. Bu hâdisede Selman -radıyallâhu anh-'in dirâyeti kadar, Ebû'd- Derdâ -radıyallâhu anh-'in hakka uyma, kardeşliği gözetme ve arkadaşı ile iyi geçinme gibi güzel hasletleri de hemen göze çarpmaktadır.

   Bugün, içinde yaşadığımız toplumda çevremizde yaşayan birçok insanın İslâmî ölçüyü kaybettiğini görüyoruz. Kimisi, bu ölçüyü ibâdette kaybediyor. Aşırı ibâdet edenler olduğu gibi, ibâdet konusunda gevşek davrananlar da var. Kimisi, bu ölçüyü harcamalar konusunda kaybediyor. Aşırı israf edenlerin yanında çok cimri davrananların var olduğunu da görüyoruz. Hâlbuki Yüce Allah, harcama konusunda müsrif olmayı da cimri olmayı da yasaklamıştır. Kimisi, bu ölçüyü ticâret yaparken kaybediyor. Ticâretin bir ibâdet olduğunu unutuyor, aşırı derecede para kazanma hırsı ile bütün değerleri alt üst ediyor.

   Kimileri de siyâset yapayım ve insanımızı kurtarayım derken kendini kaybediyor. İslâmî ölçüleri, îtidâli ve dengeyi öyle kaybediyor, öyle yoldan çıkıyor ve kayboluyor ki, bulabilene aşk olsun. Kimisi, sevgi ve nefretini nerde ve nasıl kullanacağını bilmiyor. Bugün göklere çıkardığını yarın yerin dibine batırıyor. Bugün iyi dediğine yarın kötü diyor. Hâlbuki İslâm, bizden her zaman ve her yerde istikâmet üzre olmamızı ve âdil olmamızı ister. Müslüman da ilkeli, tutarlı, dengeli, düzenli, nizamlı bir insandır. Rabbimizin emirleri yerine getirilip, yasaklarından kaçıldığında bu ölçü muhafaza edilmiş olur. Zaten önemli olan da budur. İnsanlar, Yüce Allah’ın emirlerini dünyalık bir menfaat elde etmek için yerine getirmeye başlayınca ilkesizliğe düşmüş oluyorlar. Bu ilkesizlik de beraberinde her türlü dengesizliği getiriyor.

   Netice olarak, insanoğlundan ne melek olması beklenmeli ne de haddi aşmasına müsâade edilmelidir. O her zaman insan olduğunun idrâki içinde bulunmalı, iyiye tâlip olmalı ve şeytandan uzak durabilme azim ve gayretini göstermelidir. Her husûsta orta yolu tâkip etmelidir.

   Not: Bu yazı, Ömer Çelik, Mustafa Öztürk ve Murat Kaya’nın müştereken hazırladıkları “Üsve-i Hasene” isimli kitabın birinci cildinin “Peygamber Efendimiz’in Îtidâli” konusu biraz özetlenerek ve bazı ilâveler yapılarak hazırlanmıştır.