HZ. CÂBİR’İN YEMEĞİNİN BEREKET LENMESİ

Yazdır

 

Hz. Peygamber efendimiz ve ilk Müslümanlar, İslâm’ın doğduğu şehir olan Mekke’den Medîne’ye hicret ettikten sonra Medîne şehrinde bir İslâm devleti kurdular. Mekkeli müşrikler, bu devleti daha kurulmadan yıkmak ve yok etmek istiyorlardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını bunun için yaptılar. Bu savaşların her birinde de mağlûb oldular. Bu savaşlar, hem Müslümanları hem de müşrikleri maddî bakımdan zayıflattı. Bu savaşların üçüncüsü olan Hendek savaşı sırasında Müslümanların maddî durumu çok zayıftı. Karınlarını doyurmakta güçlük çeken Müslümanlar, Mekke’den dört bin kişilik büyük bir ordu ile yola çıkan müşrikleri engellemek için kısa zamanda Medîne şehrinin etrafına geniş ve derin hendekler kazmak mecbûriyetinde kaldılar. Her sahâbî, kendisine verilen bölümü kazıyor ve kısa zamanda işini bitirmek istiyordu. Bin kişi kadar olan Müslümanlar, cihâd heyecanı ile açlığı unutmuş, kendilerini işe vermişlerdi. Medîne’nin yerlisi olan Hz. Câbir (r.a), o günlere âit bir hâtırasını şöyle anlatır:
      
“Biz, Hendek Savaşı gününden önce, Medîne şehrinin çevresine hendek kazıyorduk. Önümüze son derece sert bir kaya çıktı. Sahâbîler, Nebî sallâllahu aleyhi ve sellem'e gelip:
 
- “Ey Allah’ın elçisi! Kazdığımız hendekte önümüze bu sert kaya çıktı.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
 
- "Ben, bu hendeğe ineceğim" diye buyurdu, sonra da ayağa kalktı; açlıktan karnına taş bağlamıştı. Biz üç gün müddetle yiyecek hiçbir şey tatmaksızın orada aç kalmıştık. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selem, kazmayı eline aldı ve o sert kayaya öyle bir vuruş vurdu ki, o kaya un ufak olup kum yığınına döndü. Ben, Hz. Peygamber efendimizin açlıktan karnına taş bağladığını görünce çok üzüldüm ve:
 
-“Ey Allah’ın elçisi! Lütfen, bana evime kadar gitmeme izin veriniz.” dedim. O da izin verdi. Eve gidince de eşime:
 
-“Ben, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'i dayanılmayacak bir halde gördüm. Açlıktan karnına taş bağlamıştı, evimizde yiyecek bir şey var mı?” diye sordum. Eşim de:
 
- “Dağarcıkta biraz öğütülmemiş arpa ile bir de oğlak var.” dedi. Ben oğlağı kestim, derisini çabucak yüzdüm ve etini parçaladım; eşim de arpayı öğüttü. Eti tencereye koyduk. Hamur kıvamını bulup ekmek yapılacak bir duruma geldiği ve tencere de ocakta pişmeye başladığı bir sırada ben, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'i dâvet için hendek kazılan yere geldim. Yalnız evden çıkmadan önce eşim bana şöyle demişti:
 
- “Bak, görüyorsun yemeğimiz az; sakın beni Hz. Peygamber efendimize ve yanındakilere karşı utandırma, zor durumda bırakma! Peygamberimizin kulağına eğil ve dâvetini kendisine gizlice bildir, kimse duymasın, çünkü yemeğimiz az.” Ben de eşimin bu uyarısına uyarak Hz. Peygamber’in kulağına eğildim ve:
 
- “Ey Allah'ın Rasûlü! Birazcık yemeğim var, bir-iki kişiyle birlikte bize gidelim!” dedim. Rasûl-i Ekrem:
 
- "O yemek ne kadar?" diye sordu. Ben de evde olanı söyledim. Bunun üzerine:
 
-  "Ooo! Hem çok, hem güzel! Git, hanımına söyle de, ben eve gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmesin, hamuru da ekmek yapmasın!” buyurdu. Sonra ashâbına:
 
- "Ey hendek halkı! Câbir, bir ziyâfet hazırlamış; bizi dâvet ediyor, haydi buyurun, hep birlikte gidelim!" dedi. Muhâcirler ve ensar hep birlikte kalktılar. Ben telaşla koşarak eşimin yanına varıp:
 
-“Vay başımıza gelenler! Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, yanında muhâcirler, ensâr ve beraberlerinde olanlarla birlikte bize geliyor.” dedim. Karım:
 
- “Ah seni seni!” dedi. Ben de eşime: “Aynen senin dediğin gibi yaptım, Hz. Peygamber efendimizin kulağına eğilip kendisini ve birkaç kişiyi dâvet ettiğimi söyledim.” dedim. Bu sefer eşim:
 
-  “Hz. Peygamber efendimiz, sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu?” dedi, ben de: “Evet, sordu.” dedim. O da:
 
- “Öyle ise tasalanma! Allah ve Rasûlü her şeyi daha iyi bilir.” dedi. Onun bu sözleri bendeki sıkıntıyı biraz dağıttı ve rahatladım. Biz böyle konuşurken, Rasûlullah sallallâhu alehi ve sellem ve beraberindekiler geldiler. Evimizin kapısına vardıklarında Hz. Peygamber, sahâbîlere:
 
- "Giriniz ve birbirinizi sıkıştırmayınız!" diye buyurduktan sonra evimize girdi ve eşime hitap ederek:
 
-“Sen ekmeği hazırla, eti bana bırak! Bir ekmekçi kadın çağır, o da sana yardım etsin!” diye buyurduktan sonra, ete ve hamura üfledi. Bunların bereketli olması için Yüce Allah’a duâ etti. Daha sonra kadınlar, fırında pişirdikleri ekmeği Hz. Peygamber’e veriyorlar, O da ekmekten bir parça koparıyor, üzerine et koyuyor, fırının ve tencerenin ağzını kapatıyor, hazırladığı lokmayı ashâbından birine veriyordu. Sonra tekrar ekmeği alıyor, tencerenin ağzını açıyor ve sıradaki şahsa bir lokma veriyordu. Onların hepsi doyuncaya kadar, ekmeği koparıp üzerine et koymaya ve arkadaşlarına vermeye devam etti. O gün Hz. Peygamber ile evimize gelenler yaklaşık bin kişiydi (üç yüz ve sekiz yüz rivâyetleri de vardır). Allah’a yemin ederim ki, onların hepsi yediler ve doydular. Neticede bir miktar yiyecek arttı. Rasûlullah sallalâhu aleyhi vesellem, karıma:
 
-  "Bu artanı hem sen ye, hem de konu komşuya hediye et, çünkü insanları açlık perişan etti." buyurdu ve sonra da ashâbı ile birlikte ayrılıp gitti. Onlar giderken tenceremiz fokur fokur kaynıyor, kadınlar da ekmek pişirmeye devam ediyorlardı.” (Kaynaklar: Buhârî, Meğâzî 29; Müslim, Eşribe 141)
 
-  Aziz okuyucu! Elbette ki bu olay, Hz Peygamber efendimizin bir mûcizesidir. Peygamberlerin mûcizeleri olduğu gibi müminlerin de kerâmetleri vardır. Müminlerin kerâmeti, aynı zamanda peygamberin mûcizesidir. Peygamberlere mûcizeleri, müminlere de kerâmetleri lütfeden elbette Yüce Allah’tır. Bu olay, Hz. Peygamber efendimiz için mûcize; Hz. Câbir, eşi ve müminler için de bir kerâmettir.
           
Aziz okuyucu! Bugün yediklerimizin her biri problemli ve şüphelidir. Ben, yediğimiz şeylerin özelliğinin bozulduğundan, bize hormonlu şeyler yedirildiğinden bahsetmiyorum. Bu gibi konuları uzmanlarına bırakıyorum. Ben, evlerimizden ve yemeklerimizden bereketin kaybolduğundan söz ediyorum. Kazancımızdan ve yemeklerimizden mücâhidlere pay ayırmadığımız için, yetimleri ve yoksulları arayıp bulmadığımız için bereketi kaybettik. Bereketi olmayan kazançlarımızın hayrını göremiyoruz. Bereketi olmayan yemeklerimiz bize şifa olmuyor, zehir oluyor, bir türlü hastalıktan kurtulamıyoruz. Şüpheli ve sıkıntılı olan yiyeceklerimize bir de bereketsizlik karışınca problemler artıyor. Üzerinde ciddî bir şekilde düşünmemiz gereken eksikliklerimizden birisi de budur. Biraz da bu konuya yoğunlaşalım. Çok kazanmayı, çok yemeyi, çok harcamayı düşündüğümüz kadar bereketi de düşünelim. Kaybettiğimiz bereketi, yeniden bulmayı ve kazanmayı düşünelim.