ÂKİF LÂZIM DÜNYÂYA

e-Posta Yazdır PDF

Erzurum’dan yazıyorum; Türkiye’nin en doğusundan, yazın serin, kışın çok soğuk olan ilimizden. Bu ilimizden sizi üşütecek şeyler değil, içinizi ısıtacak şeyler yazmaya gayret ediyorum. Şunu biliniz ki, burada havalar ne kadar soğuksa insanlar da o kadar sıcaktır. Burada insanların ağzından ve kaleminden sizleri üşütecek ve üzecek bir şey çıkmaz. Biz, soğuk iklimin sıcakkanlı insanlarıyız.

   Otuz yıldır Erzurum’un kültür ve irfânına hizmet eden “Abdurrahman Gâzi Vakfı” adında bir vakfımız var. İstanbul için Eyüp Sultan Hazretleri, Bursa için Emir Sultan Hazretleri, Konya için Mevlânâ Hazretleri, Ankara için Hacı Bayram Hazretleri ne ise, Erzurum için de Abdurrahman Gâzi Hazretleri işte odur. Sahâbe-i kirâm’dan olduğu rivâyet edilir. Erzurum fethi için gelen ilk orduda yerini alır ve Palandöken dağlarının eteklerinde şehid düşer. Şehrin mânevî fâtihi ve gerçek sahibidir. Palandöken dağlarının eteklerindeki türbesinden şehre bakar. İşte bu zâtın adına otuz yıl önce bir vakıf kurulmuş. Bu vakıf daha ziyâde üniversite öğrencilerine yönelik hizmetler sunuyor. Özellikle hafta sonlarında vakıf merkezinde dersler ve sohbetler yapılıyor. Her Salı günü, yatsı namazından sonra şehrin en büyük salonu olan Büyükşehir Belediyesi Kültür Merkezi’nde bin kişiye yakın kalabalık bir cemaatin huzurunda Riyâzü’s-sâlihîn isimli hadis kitabı okunuyor ve sohbet yapılıyor. Bu sohbetlere bayanlar ve çocuklar da kendilerine ayrılan yerde katılıyorlar. Bu faaliyetlere ben de konuşmacı olarak katılıyorum.

   Adı geçen vakıf merkezinde yıllardan beri üniversite öğrencilerine de meâl-tefsir ve hadis dersleri yapılmaktadır. Bir tarihte birileri, rahmetli Mehmet Âkif Ersoy için hoş olmayan şeyler söyleyince biz de bu derslere ilâveten Safahât okumaya başladık. Safahât’tan dersler yapmaya başlayınca öğrencilerimizin bu kıymetli esere yabancı kalmış olduklarını gördük. Rahmetli Âkif’e ve Safahât’a karşı olumsuz şeyler söyleyip kinini kusan şahsa küfredeceğimize, gençlerimize Âkif’i ve Safahât’ı tanıtmanın daha uygun olacağını düşündük. Bir-iki yıl Safahât derslerine ağırlık verdik. Sonra da Safahât’tan ezbere şiir okuma ve güzel şiir okuma yarışması tertipledik. Gençlerimiz büyük bir aşk ve heyecanla bu yarışmaya hazırlandılar. Bu yarışma ile güzel bir faâliyet icrâ eden vakfımız, aynı yıl Mayıs ayında bir de Necip Fazıl Kısakürek’in Çile adlı şiir kitabından ezbere ve güzel okuma yarışmaları tertipledi. Bu yarışmaya da üniversite gençleri ilgi gösterdi. Gençler, şiirlerini ezberledikleri bu iki bahtiyar insanın hayatını daha iyi öğrenmeye ve onların dünyalarına girmeye başladılar. Biz, bu iki güzel şâirimizin, rahmetli Mehmet Âkif Ersoy’un da, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in de insanımız tarafından henüz keşfedilemediği kanaatindeyiz. Ben, gençlerimizin bu iki değeri çok okumalarının ve anlamalarının elzem olduğu kanaatindeyim.

   Biz, aşağı yukarı on yıldan beri yapmakta olduğumuz bu yarışmayı bu öğretim yılında, Mart ayının ikinci haftasında yapacağımızı ve gençlere hazırlanmaları gerektiğini ilan ettik. Bu yarışmanın ezber bölümü, Türkiye Yazarlar Birliği Erzurum şubesinin de destekleriyle 13 Mart 2010 Cumartesi günü öğleden sonra vakıf merkezinde yapıldı. Güzel okuma bölümü de, 14 Mart 2010 Pazar günü Sağlık İl Müdürlüğü salonunu dolduran dinleyicilerin huzurunda yapıldı. Bu gece, çok güzel ve heyecanlı bir gece oldu. Öğrenciler, ezbere şiirler okudular ve dereceye girenler hediyelerini aldılar. Yarışmada dereceye giren on altı öğrenciye on sekiz cumhuriyet altını armağan olarak verildi. Ezbere okuma dalında birinci gelen öğrenci, bin iki yüz mısrayı ezbere okudu. Diğerleri de onu takip etti. Birkaç yıl önce İstiklâl Marşı’ndan başka ezberi olmayan öğrenciler, şimdi merhûm Mehmet Âkif’ten yüzlerce mısrayı ezbere okuyabiliyorlar elhamdülillah.

   Sevgili okuyucularım, bir yerde bir olumsuzluk görürseniz, birisi sizin değerlerinize saldırırsa umutsuzluğa düşmeyin; o şahsa hakaret ederek ve küfrederek vaktinizi öldürmeyin. Olumsuzluğu, lehinize çevirebilecek yollar araştırın. Bize yapılan hakaretler ve saldırılar iyice filizlenmemiz ve kök salmamız için gübre mesabesinde olmalıdır. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın, gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.” demeli ve işimize bakmalıyız. Düşmanlarımız üzerine yoğunlaşan ve daha başka yapacak işimiz yokmuş gibi onları bütün detayları ile bize anlatan ve bizi boş şeylerle meşgul edenler yanlış yapıyorlar. Bu yaptıklarının yanlış olduğunu kendilerine kimse de söylemiyor. Biz, antitezle meşgul olmayalım; çevremize tezimizi ve iddiâmızı anlatalım. Düşmanlarımız bizi basit işlerle meşgul edip, hedefe varmamıza engel oluyorlar. Onlara ve onlara kulak asan ahmak dostlarımıza aldırış etmeyelim. Biz, işimize bakalım.


   Abdurrahman Gazi Vakfı’nın yaptığı bu faaliyetlerle öğrenciler Âkif ve Necip Fazıl ile bütünleştiler; onlar için yazılar ve şiirler yazanlar oldu. Ben yazımı, Erzurum İlahiyat Fakültesi öğrencilerinden Osman Nuri Karadayı’nın “Âkif Lâzım Dünyaya” isimli şiiri ile bitirmek istiyorum.

 

Hazânı yaşayan bahçenin müstesna bülbülüydün
Bahârı müjdeleyen âsûde bir gülüydün

  Her çiçek solar ya bir bir, sen solmuyorsun
  Dâvâna omuz verenlerin gönlünde büyüyorsun

Her bir dertli yürek alsın senden rengini
Hayatın sende akan o güzel âhengini

  Çanakkale’de heybetinle haykırmadasın
  Bir bayram sabâhı garîbin yanındasın
 
Sen ki, zâlime mazlûmu ezdirmezdin
Kanardı hep yüreğin, ama hiç sezdirmezdin

  Yoruldun bu hayattan, bir uzun seferdesin
  Rasûlullah’a komşu oldun, en müstesnâ yerdesin

Gelip de çalsak kapını, misâfir eyler misin?
Bu soluk benizliyi hânende eyler misin?

  Ey Âsım’ın, yüreğini kaybeden nesli!
  Gitti Âkif, yurduna dönmez artık ebedî

Bir devin düşüşüne dostlar! Oturup ağlanmaz mı?
Şu karakış gününde karalar bağlanmaz mı?

  Âkif lâzım dünyaya bir dev yürek lazımsa
  Âkif lâzım dünyaya bir tunç bilek lazımsa