HÂLİD BİN VELÎD NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

e-Posta Yazdır PDF

Hâlid b. Velîd, Kureyş kabîlesinin Mahzûm oğulları kolundandır. Babası Velîd b. Muğîre, İslâm’ın azılı düşmanlarından biriydi. Bu sebepten dolayı da kendisine hidâyet nasîb olmamıştı. Babasının azılı bir İslâm düşmanı olarak ölmesinden sonra, bir müddet babasının yolunu takip eden Hâlid, Hz. Peygamber’in nezâketi karşısında düşmanlığını fazla devam ettirememiş ve İslâm’a teslim olmuştu. Mekke’deki İslâm düşmanlarından birçoğunun oğulları, babalarının ölümünden sonra Müslüman oldular. Oğullarının, babalarının ölümünden sonra Müslüman olmasını Amr b. el-Âs şöyle anlatır:

   “Biz, bizden daha yaşlı ve bize nazaran daha ileri görüşlü denilebilecek bir zümre ile beraberdik. Onlar, İslâm’a peşin fikirle baktı ve geniş yolu takip edemediler, bizi de yanılttılar. Biz, düzlüğe çıkıncaya kadar onlara tâbi olduk. Onlar, Rasûlullah (s.a.v.)’i inkâr ettiklerinde, biz de kendi durumumuzu düşünmeden onlarla birlikte inkâr ettik, onları taklîd ettik. Onlar, bu dünyadan çekip gidince biz, kendi kendimize kaldık ve hür düşünmeye başladık. Hz. Peygamber’in durumunu ve İslâm’ı inceden inceye düşündük ve baktık ki, bizden öncekiler yanılmış ve bizi de yanıltmışlar. Neticede İslâm’ın sevgisi kalbimize düştü ve Müslüman olduk.” (İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 651)

   Hâlid b. Velid de Amr b. el-Âs gibi babasının ve büyüklerinin etkisinde kalarak yıllarca İslâm düşmanı olarak yaşadı. Müşrikler safında katıldığı Uhud savaşında, İslâm ordusunun kazanmış olduğu zaferi kaybetmesine sebep oldu. Hicretin yedinci yılının sonuna kadar İslâm düşmanlığını devam ettirdi. Hicretin yedinci yılında yapılan Kaza Umresi’nde teyzesi Meymûne’nin Hz. Peygamber efendimizle evlenmesi ve Peygamberimizin Hâlid hakkındaki nâzik bir ifâdesi bu kahraman insanı İslâm’a kazandırdı. Hâlid, Müslüman olmasını şöyle anlatır:

   “Yüce Allah benim hayrımı murâd eyleyince, gönlüme İslâm’ın sevgisini doldurdu; hayrı şerri anlayacak hâle getirdi de kendi kendime şöyle düşündüm:

   “Muhammed’e karşı şu savaş yerlerinin hepsinde bulundum; bulunduğum savaş yerlerinin hepsinden, her seferinde, kendimi, bulunmamam gereken bir yerde bulunuyor hissederek ve Muhammed’in muhakkak üstün geleceğini görerek ayrıldım! Aynı şekilde Rasûlullah, Hudeybiye’ye geldiğinde de, ben yine müşrik süvarilerinin başında, onun karşısına çıktım. Ashâbının başındaki Rasûlullah’ı Usfan’da karşıladım; onun karşısına dikildim; kendisini hedef aldım. O, bizden emin olarak Ashabına öğle namazı kıldırdı; ona baskın yapmayı istedik; sonra buna bir türlü karar veremedik –böylesi hayırlı da oldu-. Ancak o içimizden geçenleri sezdi de, Ashâbına ikindiyi, korku namazı şeklinde kıldırdı. İşte o sırada şu hakikat benim için açıkça ortaya çıkmış oldu ve kendi kendime:  “Bu adam korunmuştur.” dedim! Birbirimizden ayrıldık. Hz. Peygamber süvarilerimizin bulunduğu taraftan ayrılıp sağ tarafımızdaki yolu takip etti.” 

   “Hz. Peygamber, Hudeybiye’de Kureyş kabîlesi ile sulh yaptığında ve Kureyşliler onu Ravâh’da geri çevirince kendi kendime şunları söyledim:

   “Geriye ne kaldı? Gidiş nereye? Necâşi’ye mi? O da Muhammed’e tâbi oldu! Muhammed’in ashâbı onun yanında emniyet içindeler.”

   “Dinimden çıkıp hıristiyanlığa veya yahûdîliğe girip Bizans imparatoru Heraklius’a mı gideyim? Yoksa kendilerine tâbi olarak acemlerle mi yaşayayım? Veya kadınlarla beraber evimde yaşamaya devam mı edeyim? Şeklindeki düşünceler içindeyken, Rasûlullah(s.a.v.), bir yıl önce yapamadığı umrenin kazası için Mekke’ye geldi. Bunun üzerine onun girişini görmemek için çekip gittim. Müslüman olan ve Medîne’ye hicret etmiş olan kardeşim Velîd b. Velîd, umre için Rasûlullah ile birlikte gelmişti. Beni arayıp bulamayınca şu mektubu yazmıştı:

   “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Senin İslâmiyet’ten yüz çevirip uzak durmanı hayretle karşılıyorum. Senin gibi akıllı olan bir kimsenin, İslâm gibi bir dini tanımaması ne kadar tuhaf?  Rasûlullah (s.a.v.) seni benden sordu. “Hâlid nerelerdedir?” deyince, ben de kendisine: “Allah, onu bir gün getirecektir” diye cevap verdim.” Benim bu cevabım üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

   “Onun gibi bir insanın İslâm’ı tanımaması ne tuhaf! Keşke o, gayret ve kahramanlıklarını Müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi, bu kendisi için ne kadar da hayırlı olurdu; biz de kendisini başkalarına karşı tercih ederdik.”

   Ey kardeşim! Birçok hayırlı yerlerdeki fırsatı kaçırdın; seni bekleyen bu fırsatı artık kaçırma!”

   “Kardeşimin mektubu bana gelince, Mekke’den çıkıp Medîne’ye gitmek için acele ettim; İslâmiyet’e rağbetim arttı; Rasûlullah’ın (s.a.v.) sözleri, beni çok sevindirdi. 

   O sırlarda rüyamda, kendimi, sıkıntılı, dar ve susuz bir yerden geniş ve yeşillikli bir yere çıkmış halde gördüm. Kendi kendime, işte bu rüya gerçektir, dedim. Medine’ye geldiğimde bu rüyayı Ebû Bekir’e yorumlatayım, diye kararlaştırmıştım. Rüyamı ona anlattım, o şunları söyledi: “Senin çıktığın yer, Allah’ın İslâmiyet için seni hidâyete erdirdiği yerdir; sıkıntılı yer ise seni şirk üzere bulundurduğu yerdir.”

   “Rasûlullah’ın yanına gitmeye karar verdiğimde, acaba Rasûlullah’a giderken bana kim yoldaş olabilir? diye düşünürken Safvân b. Ümeyye’ye rastladım. Kendisine: “Ey Ebû Vehb! İçinde bulunduğumuz hâle ne diyorsun? Azınlık haline geldik; Muhammed ise Araplara ve Acemlere üstün geldi. Muhammed’e gitsek de ona tâbi olsak nasıl olur? Esasen Muhammed’in şerefi bizim şerefimizdir.” dedim. Safvân, benim bu teklifimi çok sert bir şekilde reddetti ve şunları söyledi: “Kureyş’ten benden başka biri kalmasa da, hiçbir zaman ona asla tâbi olmayacağım.” Onun bu sözü üzerine birbirimizden ayrıldık; kendi kendime: “Bu ne kindar birisi! Bedir’de öldürülen babasının ve kardeşinin intikamını almak istiyor.” dedim.”

   Sonra İkrime b. Ebî Cehil’e rastladım; Safvân’a söylediklerimi ona da söyledim. Ancak o da Safvân gibi karşılık verip, teklifimi reddetti. Kendisine: “Sana söylediklerimi kimseye söyleme.” dedim; o da kabul etti.
   Sonra evime gittim, devemi hazırlamalarını emrettim; ona bindim ve Osman b. Talha ile buluşmak üzere evden ayrıldım. Kendi kendime: “O benim için iyi bir arkadaştır; keşke istediğimi ona daha önce söyleseydim.” diye düşünürken birdenbire, onun babalarından öldürülenleri hatırlayarak düşüncemi ona söylemeyi doğru bulmadım; o sırada, hayvana binip giderken böyle düşünmeye gerek olmadığına karar verdim ve kendisine olanları haber verdim ve şöyle dedim: “Bizim durumumuz yuvasında iken üzerine çokça su dökülen tilkinin hemen dışarı fırlamasına benzemektedir.” Sonra iki arkadaşıma yaptığım teklifin benzerini ona da yaptım. O, hemen kabul etti ve bana: “Bugün kal, ben de yarın sabah geleceğim, işte hayvanım; Fahh’da bulunmaktadır.” dedi. Onunla Ye’cec’de buluşmaya söz verdim. Erken gelen diğerini orada bekleyecekti. Ertesi günü seher vakti yola çıktık; tan yeri ağarmadan Ye’cec’de buluştuk; kuşluk vakti Hedde’ye vardık. Orada Amr b. el-Âs’a rastladık. O bize merhaba ey cemaat diye selam verdi; “Nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca biz de ona: “Sen nereye gidiyorsun?” diye sorduk. O, tekrar bize: “Sizi bu şekilde yola çıkaran nedir?” diye sorunca, kendisine:

   “İslâm dinine girmeye, Muhammed’e tâbi olmaya gidiyoruz” diye cevap verdik. Bunun üzerine Amr da: “Beni de getiren aynı şeydir.” cevabını verince, hep beraber yola koyulduk ve Medine’ye ulaştık. Harre’de develerimizi ıhdırdık.”

   “Bizim gelişimizi öğrenen Rasûlullah (s.a.v.) çok memnun olmuş. Ben en güzel elbisemi giydikten sonra, Rasûlullah’ın yanına gitmeyi düşünürken, kardeşim Velîd gelip beni buldu ve şöyle dedi: “Haydi acele et! Senin geldiğini Rasûlullah’a haber vermişler; gelişinden çok memnun oldu, o sizleri bekliyor.”

   “Bunun üzerine süratli bir şekilde yürüdüm ve O’nun huzuruna çıktım; önünde duruncaya kadar bana bakıp tebessüm ediyordu. Kendisine peygamber olduğunu zikrederek selâm verdim; o da güler yüzle selâmıma karşılık verdi. Sonra: “Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve senin Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ediyorum.” diyerek kelime-i şehâdet getirdim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

   “Seni doğru yola ulaştıran Allah’a hamd olsun! Senin, yalnızca hayra ulaştıracağını umduğum bir aklın olduğunu biliyorum.” Bunun üzerine ben de şunları söyledim:

   “Yâ Rasûlellah! Sana karşı yapılan savaşlarda, haktan inatla uzaklaşmış olarak bulunduğumu biliyorsun! Bu günahlarımdan dolayı beni bağışlaması için Allah’a duâ et!” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

   “İslâmiyet, kendinden önceki günahları siler.” O’nun bu cevabı üzerine ben:

   “Öyle de olsa Yâ Rasûlellah! Duâ buyursanıza!...” deyince Hz. Peygamber:

   “Ey Allah’ım! Senin yolundan alıkoymak hususunda daha önce yaptıklarından dolayı Hâlid’i  bağışla!” diye duâ etti.

   “Hâlid sözlerini şöylece tamamladı: “Sonra, Amr b. el-Âs ve Osman b. Talha huzura geçtiler; Rasûlullah’a bîat ettiler. Bizim Medîne’ye gelişimiz, hicretin 8. yılının Safer ayındaydı. Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah (s.a.v.), Müslüman olduğum günden itibâren, zor işlerin yapılmasında, beni ashâbının hiçbirisinden ayırmadı.”

   Aziz Okuyucularım! Âdâb-ı muâşeret, biz Müslümanların, çevremizde var olan insanlarla gerçekleştirdiğimiz münâsebetler demektir. Biz, bu münâsebetlerin nasıl olması gerektiğini de Hz. Peygamber Efendimizden öğreniriz. Hz. Peygamber Efendimiz bize sâdece dostlarımızla değil, akıllı ve mert düşmanlarımızla geliştireceğimiz âdâb-ı muâşeret kâidelerini de hayatında uygulayarak göstermiştir. Bize düşen O’nun yolundan gitmektir.