Hazreti Peygamberin Bir Sabah Namazı Sonrası Sohbeti

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber efendimiz, zaman zaman Medîne mescidinde sohbet eder cemaat da bu sohbetleri can kulağı ile dinlerdi. Cuma günleri hutbe okur, cemaati dini konularda bilgilendirirdi. Bayram namazlarında da hutbe îrâd ederdi. Okuduğu hutbeleri bir konuya hasretmez, aynı hutbede değişik konulara temas ederek cemaatin dikkatini canlı tutardı. Ayrıca hemen her gün sabah namazından sonra sohbet ederdi. Sabah namazından sonra: “İçinizden bu gece rüyâ gören var mı?” diye sorar, anlatılan rüyâları yorumlayarak söze başlardı. Şayet cemaatin içinden rüyâ gören kimse çıkmazsa, kendi rüyâsını cemaate anlatır, sonra da yorumunu yapardı. Gece gördüğü rüyâyı anlatarak cemaatin dikkatini çeken Hz. Peygamber, bu arada sabahleyin zihinleri berrak olan ashâbına vermek istediği mesajını ulaştırırdı. 

Kimi zaman, ashâbının gördüğü rüyâları kendisi yorumlar; kimi zaman da yanında bulunan ve anlatılan rüyaları yorumlamak isteyenlere yorumlatır ve onların yorumlarını değerlendirirdi. Bu da, ashâbın rüyâ ta’biri konusunda yetişmesini sağlardı. Bilindiği gibi peygamberlerin gördüğü rüyâlar sadık rüyâlardır. Onların gördüğü rüyâlar er veya geç olduğu gibi çıkar. Küçük yaşta gördüğü bir rüyâyı babasına anlatan Hz. Yûsuf (a.s.), yıllar sonra babası Hz. Ya’kûb (a.s.)’a: “Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm ve sana anlattığım) rüyânın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi.” demişti. Peygamberler, sadece birkaç gün veya birkaç yıl sonra olacak şeyleri değil, âhiret âlemine âit şeyleri de rüyâlarında görür ve bunu çevrelerindeki insanlara anlatarak âhiret konusunda onları bilgilendirirler. 

Ashâb-ı kirâm’dan Semüre b. Cündeb, Hz. Peygamber’in, bir sabah namazından sonra âhiret âlemi ile ilgili bir rüyâsını anlattığını bize şöyle nakleder: “Rasûlullah (s.a.v.), sahâbî-lerine hitaben sık sık: - “Sizlerden herhangi biriniz bu gece rüyâ gördü mü?" diye sorardı. Bunun üzerine Allah’ın anlatmasını dilediği kimseler rüyâlarını anlatırlardı; O da ta'bîrini yapardı. Bir gün sabah namazından sonra, kendi gördüğü rüyâsını bize şöyle anlattı: "Bu gece bana iki kişi (yâni iki melek) geldiler. Onlar beni aldılar ve: -“Bizimle yürü!” dediler. Ben de onların beraberinde yürüdüm. Nihayet biz, yatmakta olan bir adamın yanına vardık. Yanına vardığımız bu adamın baş ucunda, elinde taş bulunan başka bir adam durmuş, o yatan adamın başını taşla vurup kırıyor ¬du. Başına her vurduğunda taş, bir tarafa yuvarlanıp gidiyordu. Atan adam da arkasından koşuyor ve onu tekrar alıp getiriyordu. O dönüp gelmeden, bunun başı iyi oluyor ve eski hâline dönüyordu. Sonra taşı getiren adam, yatan adamın üzerine dönüyor ve birinci defa yaptığı gibi tekrar onun başını ezme işini yapıyordu. Ben bu iki meleğe: -“Sübhânallah! Bu iki adamın durumu nedir, (bunlar kimdir)? diye sordum. İki melek bana: -“Yürü, yürü!” dediler. Birlikte yürüdük ve sonunda arka üstü yatmış bir adamın yanına geldik. Onun baş ucunda da elinde demirden çatal bir kanca bulunan başka bir adam ayakta duruyordu. Ayakta duran adam, elindeki kancayı yatan adamın avurdunun bir tarafına geçiriyor ve tâ başının arkasına kadar yırtıp parçalıyordu. Aynı şekilde burun deliğine takıyor ve ensesine kadar yırtıyordu. Gözüne takıyor ve başının arkasına kadar yırtıp parçalıyordu. Sonra diğer tarafına geçiyor ve aynı şeyi bu tarafa yapıyordu. Bir tarafın işi bitmeden diğer taraf eski haline geliyor ve sapasağlam oluyordu ve bu böyle devam ediyordu. Ben yine yanımdaki iki meleğe: -“Sübhânallah! Bu iki adamın hâlleri nedir?” diye sordum. Bu iki melek bana: -“Yürü, yürü!” dediler. Biz yine birlikte yürüdük ve tennûr gibi altı geniş, üstü dar bir fırının ya¬nına geldik. Bir de baktık ki, onun içinden değişik insanların seslerinden oluşan bağırmalar, çığlıklar, feryatlar ve iniltiler geliyor. Biz onun ağzına doğru baktık ve içeride birçok çıplak erkekler ve çıplak kadınlar var olduğunu gördük. Onların aşağısından kendilerine doğru bir ateş alevi yükseliyordu. Bu alev onlara doğru yükseldikçe, bağırıp çağırıyorlardı. Ben, yine yanımdaki iki meleğe: -“Bu çıplak erkekler ve kadınlar (kimdir ve bunların hali) nedir?” diye sordum. Bu iki melek bana: -“Yürü, yürü!” dediler.Biz yine bu iki melekle yürüdük ve bir nehir üzerine geldik. Nehirin suyu kan gibi kırmızı akıyordu. Nehire iyice baktık ve bu nehrin içinde yüzmekte olan bir adamın var olduğunu gördük. Nehrin kenarında da yanıbaşında birçok taşlar toplamış olan bir başka adam vardı.

Nehirdeki bu adam yüzdüğü kadar yüzüp geliyor, sonra yanında taşlar toplayan adamın yanına varıyor ve ona doğru ağzını açıyordu. Kenardaki adam da onun ağzına bir taş atıp taşı ona yutturuyordu. Bundan sonra nehirdeki adam yüzerek geriye doğru gidiyor, sonra tekrar kenardaki adama doğru dönüp geliyordu. Kenardakinin yanına her dönüşünde kenardaki adam, onun ağzının içine bir taş atıyor ve ona taşı yutturuyordu. Ben, yine yanımdaki iki meleğe: -“Bu iki adamın hâli nedir?” diye sordum. Onlar da bana: -“Yürü, yürü!” dediler. Biz yine yürüdük ve sonunda çok çirkin görünümlü bir adamın yanına geldik. Bir de baktık ki, onun yanında yakmakta olduğu bir ateş var. Sonra bu adam yaktığı ateşin etrafında koşup duruyor. Ben yine meleklere: -“Bu adamın hâli nedir?” diye sordum. Onlar da bana: -“Yürü, yürü!” diye emrettiler. Biz yine yürüdük, sonunda uzun ağaçlar ve bol bitkilerle sarılmış bir bahçeye geldik. Bahçede baharın her bir çiçeğinden vardı. Bahçenin ortasında çok uzun boylu bir adam vardı ki, ben onun semâya doğru uzanan başını nerdeyse göremiyordum. Adamın etrafında da şimdiye kadar hiç görmediğim şekilde bir çocuklar kalabalığı vardı. Ben, yine yanımdaki iki meleğe: -“Bu uzun adam ve bu çocuklar neyin nesidir?” diye sordum. 

Bu iki melek bana: -“Yürü, yürü!” dediler. Biz yine yürüdük ve sonunda büyük bir bahçeye vardık ki, ben asla ondan daha büyük ve ondan daha güzel bir bahçe görmüş değilim. Yanımdaki iki melek bana: -“Bu ağaçların içinden yükseğe çık!” dediler. Biz meleklerle o ağaçların içlerinden yüksek¬lere doğru çıktık. Nihayet altın ve gümüşten tuğlalarla binâ edilmiş olan bir şehire ulaştık. Şehirin kapısına geldik ve açılmasını istedik. Kapı bizim için açıldı. Kapıdan şehre girdik. Bizleri onun içinde birtakım adamlar karşıladılar ki, bunların vücûdlarının yarısı şimdiye kadar görebildiğin en güzel insanın şek linde, diğer yarısı da görebildiğin en çirkin insanın şeklindeydi. Yanımdaki iki melek o insanlara: -“Gidiniz de şu nehir içine giriniz (ve onun hâlis suyu ile çirkin sıfatınızdan yıkanınız).” dediler. Orada enlemesine akmakta olan bir nehir vardı ki, sanki onun suyu süt kadar beyaz idi. O insanlar gittiler ve o nehrin içine girdiler. Sonra onlar kendilerinden o çirkin sıfatlar gitmiş olarak bizim yanımıza döndüler. Onlar, bizim yanımıza en güzel sûrette dönmüşlerdi. Melekler bana: -“Bu şehir, Adn Cenneti'dir, işte senin varacağın yer burasıdır.” dediler. 

Gözlerimi yukarıya doğru dikip baktım ve gökyüzündeki çok uzak bulut gibi bembeyaz bir köşk gördüm. Melekler bana: -“İşte orası da senin menzilindir!” dediler. Ben de onlara: -“Allah sizlere bereketler ihsan eylesin! Beni bırakın da ben oraya gireyim.” dedim. Onlar da bana: -“Sen şimdi oraya giremezsin. Sen ileride oraya gireceksin!” dediler. Bunun üzerine ben de meleklere: -“Ben, bu gece boyunca çok hayret verici şeyler gördüm. Benim gördüğüm bu şeyler nedir?” dedim. Bu iki melek bana şunları anlattılar: -“Biz, bunları sana bir bir anlatacağız.” dedi ve şöyle açıkladılar: “Şu yanına geldiğin ve taş ile başı ezilen birinci adam yok mu; işte o, Kur'ân'ı öğreniyor, sonra onun emirlerini reddediyor ve farz namazı kılmadan başını yastığa atıp uyuyordu. Şu üzerine gelip, başının arkasına kadar ağzının bir tarafı ve boğazı da başının arkasına kadar, gözü de başının arkasına kadar yırtılıp parçalandığını gördüğün adama gelince; o adam da erkenden evinden çıkar ve öyle bir yalan söylerdi ki, onun bu yalanı her tarafa yayılırdı. Şu yukarısı dar, aşağısı geniş fırın gibi binanın içinde görmüş olduğun o çıplak erkek ve kadınlara gelince; onlar da zinâ eden erkekler ve zinâ eden kadınlardır. 

O nehirde yüzmekte olup üzerine geldiğin ve kendisine taş yutturulan adam ise, o da ribâ (fâiz) yiyen kimsedir. Bir ateş yanında onu yakıp etrafında koşmakta olan o çirkin görünümlü adama gelince, o da cehennemin bekçisi olan Mâlik'tir. O büyük bahçenin içinde gördüğün uzun boylu adama gelince, o da İbrahim Peygamber 'dir. Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere ölen herbir çocuktur". Hadîs-i şerîfi rivâyet eden Hz. Semure dedi ki: Müslümanların bâzısı: -“Yâ Rasûlallah! Müşriklerin çocukları da mı?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.v.) de: -“Evet, müşriklerin çocukları da!" buyurdu. Melekler devamla: -“Kendilerinin bir tarafı güzel, diğer tarafı da çirkin olan o topluluğa gelince, onlar bir kısım güzel amellerini diğer çirkin amelleriyle karıştırmış olan kimselerdir ki, Allah onların suçlarından vazgeçmiştir.” dediler.” Hz. Peygamber, gece gördüğü rüyâyı ashâbına anlatarak onların dikkatlerini çekmiş ve bir rüyâ ile birçok hakikati anlatmıştır. Bugün, câmi dersi yapacak olan câmi görevlileri Hz. Peygamber’in bu metodunu geliştirerek uygulayabilirler. Onlar da Hz. Mevlâna’nın Mesnevî’sinde anlatılan hikâyelerden istifade edebilirler. Câmi cemaatinin can kulağı ile dinleyebileceği, gerçeği anlatan daha güzel hikâyeler de bulunabilir. Nitekim konuyu dert edinen ve cemaatini düşünen görevliler, harıl harıl çalışıp buluyorlar. Hikâye buluyorlar, kıssa buluyorlar, şiir buluyorlar, yani aradıklarını buluyorlar. Bulunan ve anlatılan bu gibi şeylerin de gerçeği yansıtan özelliğe sahip olması lazım geldiği unutulmamalıdır. 

................................................................................... 

1 Bkz. Müslim, Cennet 49; İbn Mâce, Nikâh 51.
2 Sofuoğlu, Mehmed, Sahih-i Müslim Tercemesi, İstanbul 1970, VII, 150.
3 Buhârî, Ta’bîr 47; Müslim, Rü’yâ 17.
4 Kur’ân-ı Kerîm, Yûsuf sûresi, 12/100.
5 Buhârî, Ta’bîr 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 8-9.