İki Sahâbînin İlme ve Alime Bakışları

e-Posta Yazdır PDF

İslâm dîni, ilim öğrenmeyi, bilgi sahibi olmayı ve cehâleti ortadan kaldırmayı hedefler. Kur’ân-ı Kerîm’in “oku” emri ile başlaması ve pek çok âyet-i kerîme ile onlarca hadîs-i şerîfte ilmin teşvik edilmesi özellikle İslâm’ın ilk asırlarında âdeta bir ilim ordusunun teşekkülüne vesile oldu. Müslümanlar, ilmi her şeyden önemli gördüler ve âlimleri toplumun önderleri kıldılar. Daha sonraki asırlarda, başta İslâmî ilimler olmak üzere birçok ilim dalı ve bilgi alanı geliştirdiler ve bunların ilk
kurucuları ve geliştiricileri oldular. Onları
bu çalışmalara teşvik eden başta
inançları ve bu inancın kaynağı olan
Kur’ân ve Sünnet idi. Bakınız, bu iki
kaynak, ilim hakkında ne buyuruyor:
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de bir âyeti
kerîmede “(Ey Rasûlüm!) De ki: Hiç
bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer sûresi, 39/9) buyurarak ilmin
üstünlüğüne vurgu yapar ve insanları ilme teşvik eder. Bir
başka âyet-i kerîmede de: “Allah, içinizden îmân edenlerin
ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”
(Mücâdele sûresi, 58/11) buyurarak îmân sahiplerine
ve ilim sahiplerine verdiği değere işâret eder. Hz. Peygamber
efendimiz de konu ile alakalı olarak birkaç hadîsi
şerifinde şöyle buyurur:
“Allah, hakkında hayır dilediği kimseye din konusunda
büyük bir anlayış verir.” (Buhârî, İlim 10; Müslim, İmâre
175)
“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir: Allah’ın kendisine
ihsan ettiği malı hak yolunda tüketen kimse ve
birde Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince
hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse”.(Bûhârî,
İlim–15; Müslim, Müsâfirîn 268)
“Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah
o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır.” (Müslim, Zikr 39)
“İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse,
evine dönünceye kadar Allah yolundadır.” ( Tirmizî, İlim 2)
“Bir kimse ilim elde etmek arzusu ile bir yola girerse,
Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır,
muhakkak melekler yaptığından hoşnut oldukları
için ilim öğrenmek isteyen kişinin üzerine kanatlarını
gererler, göklerde ve yerlerde bulunanlar, hatta suyun
içindeki balıklar bile âlim kişiye Allah’tan mağfiret
dilerler. Âlimin âbide karşı üstünlüğü ayın diğer
yıldızlara karşı üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki âlimler
peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve
gümüşü mîras bırakmazlar, sadece ilmi mîras bırakırlar.
O mîrası alan kimse, bol nasip ve kısmet almış
olur.” (Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19)
Yüce dînimiz İslâm, ilim öğrenmek için, zaman,
mekân, yaş kaydı koymamıştır. Beşikten mezara kadar
erkek ve kadın herkese ilim öğrenmeyi farz kılmıştır.
Yolculukta, savaş zamanlarında, ticâretle uğraşırken,
misâfirlikte, hâsılı akla gelebilecek her yerde ilim tahsil etmeyi
emretmiştir. İhtisas isteyen işlerde, bir takım bilgilerle
mücehhez olduktan sonra işe başlamayı tavsiye etmiştir.
Yüce dînimiz İslâm, ilim öğrenmeyi ve öğretmeyi
ibâdet olarak kabul etmiştir. İbâdete gösterilen ihtimâmın ilim öğrenirken ve öğretilirken de gösterilmesini istemiş,
âlimlerin kaleminden akan mürekkebin şehidlerin kanlarına
bedel olduğunu; ilim tahsil ederken ölen bir kimse ile
peygamberler arasında Allah katında bir derece fark bulunduğunu
bildirmiştir. Maddî bir menfaat karşılığı ilim öğrenmeyi
ayıplamış, ilim öğrenmenin ve öğretmenin hasbî
olmasını istemiştir. İlim yolunda seyahati, merkezden
taşraya âlim gönderilmesini, toplum içinde belirli bir zümrenin
devamlı ilimle meşgul olmasını, sık sık âlimlerin bir
araya gelerek meseleleri münâkaşa etmelerini, âlimlerin
gereksiz sorularla yorulmamasını istemiştir. İslâm, Mücerred
bilgiye değil, yaşanan bilgiye önem vermiştir. Âlimin,
hayatında tatbîk ettiği bilgileri başkalarına tavsiye
edebileceğini söylemiştir.
Şimdi, ilim konusunda, kendileri de âlim olan iki sahâbîye
kulak verelim. Bunlardan biri Hz. Ali (r.a.), diğeri
de Hz. Muaz b. Cebel (r.a.) dir. Önce, Hz. Ali’yi dinliyoruz
can kulağı ile: Küleyb b. Ziyad anlatıyor: “Ali b. Ebî
Tâlib (r.a.) elimden tutarak beni çöle doğru götürdü.
Çölde bir yerde oturduk. Biraz dinlendikten sonra
bana şunları söyledi: “Küleyb! Kalbler birer kabtır.
En iyi kab da içindekini dışına sızdırmayandır. Sana
söyleyeceklerimi iyi belle! İnsanlar üç gruptur. Birinci
grup kudretli âlimlerdir. İkinci grup ilim öğrenerek
kurtuluş yoluna gidenlerdir. Üçüncü grup ise
kör kütük câhil kalabalıklardır. Bunlar rüzgâr nereden
eserse oraya dönerler, ilim nûruyla aydınlanmamış
kimselerdir. Sağlam bir dayanakları da yoktur.
Küleyb! İlim maldan hayırlıdır, ilim seni korur,
malı ise sen korursun. İlim, âmel edildikçe artar. Mal
ise harcandıkça eksilir. Âlimi sevmek herkesin boynunun
borcudur. İlim, âlime hayatında itibar kazandırır,
ölümünden sonra da anılmasına vesile olur.
Malın sağladığı îtibar malla birlikle kaybolur. Nice
zenginler vardır ki hayatta iken ölürler. Âlimler ise
dünya durdukça hayattadırlar. Kendileri göçüp gitseler
bile, eserleri ve isimleri gönüllerde yaşar. Ah!
Ah! -Eliyle göğsünü İşaret ederek- şuradaki ilmi kendilerine
nakledebileceğim lâyık kimseleri bulabilsem!
Bulmasına buldum ama emin kimseler değiller.
Onlar, dîni anlamaları için kendilerine verilen ilmi
dünya menfaatine kullanıyorlar. Allah'ın hüccetlerini,
kitabının aleyhine, nimetlerini de kullarının aleyhine
kullanıyorlar. Bazıları da ehl-i Hakkın tavsiyelerine
uymuyorlar. Hak ve hakikatin nasıl diriltileceğini
de bilmiyorlar. Daha başlar başlamaz şüpheye düşüyorlar.
Bu iki grupta da hayır yok, bir kısmı da yuları
arzu ve iştihalarının eline teslim ediyorlar. Diğer bir kısmı da mal toplayıp biriktirmeye düşkünler.
Bunlar din dâvetçileri olamazlar. Mer’ada
otlayan hayvanlara çok benzerler. Böylece âlimlerin
ölümüyle ilim de ölür. Allah’ım böyle olmasın.
Varlığını isbât eden delillerin, apaçık
âyetlerinin boş şeyler olduğu iddia edilmemesi
için yeryüzü âlimsiz kalmasın. Bunların sayıları
çok azdır. Ama Allah katındaki değerleri çok
büyüktür. Yüce Allah, dînini bunlara müdâfaa ettirir.
Bunlar da kendilerindeki emâneti lâyık
olanlara devrederler. Bu şuuru onların gönüllerine
yerleştirirler. Dünya zevk ve sefasına dalanların
böbürlendikleri yerlerde, onlar mülayim
davranırlar. Câhillerin iltifat etmedikleri ilmi
dost kabul ederler. İlmin verdiği aşkla bedenleriyle
dünyada yaşarlar, ruhları mana âlemindedir.
İşte yeryüzünde Allah'ın halifeleri ve İslâm'ın
dâvetçileri bunlardır. Ahh! Keşke böylelerini görebilsem!
Kendim ve senin için Allah'tan mağfiret
dilerim.. İstersen kalkabilirsin.” (Kenzü’l-ummâl, V,
231)
Şimdi de Muaz b. Cebel'i dinliyoruz: “İlim öğrenin.
Çünkü ilim Allah'a olan saygınızı artırır,
ilim talep etmek ibâdettir. Beraber çalışmak zikirdir.
Araştırma yapmak cihaddır. Bilmeyenlere
öğretmek sadakadır, ilmi lâyık olana vermek
kişiyi Allah'a yaklaştırır. Çünkü ilim helâl ve
haramın kıstaslarını verir. İlim, Cennet ehlinin
gideceği yolda kandil, yalnızlıkta dost, gurbette
arkadaş, tenhalarda yoldaş, sevinçli ve kederli
günlerde kılavuz, düşmana karşı silâh ve dostlar
katında da bir meziyettir. Allah milletleri
ilimle yükseltir ve onları iyilikte, güzel şeylerde
önder yapar. Diğer milletler ilim sahibi olan milletlerin
izinden yürürler, onların hareketlerini
taklit ederler, görüşlerine müracaat ederler. Melekler
bile onlarla arkadaşlık yapmak isterler.
Kanatlarıyla onları okşarlar. Yaş kuru ne varsa,
hatta denizdeki balıklar, karadaki yırtıcı kuşlar
ve hayvanlar dahi onlar için istiğfar ederler.
Çünkü ilim cehâletten kararan kalpleri aydınlatır,
Karanlık sebebi ile görmeyen gözlere kandil
olur. Kul ilim sayesinde dünyada da âhirette de
seçkin kimselerin ulaştıkları mertebelere en
yüksek derecelere ulaşır. İlme kafa yormak,
gündüzleri oruç tutmaya, ilmi müzakerelerde
bulunmak da geceleri ihya etmeye denktir. İnsanlar
ilim vasıtasıyla akrabalık bağlarını koparmazlar.
Helâl ve haram ilim sayesinde birbirinden
ayırt edilir. İlim, çalışanlara yol gösterir.
Amel ilimden sonra gelir. Bahtiyar kimseler ilimden
ilham alır. Bahtsızlar ise ondan mahrum
olurlar.” (et-Terğîb, I, 58)