Yüz Üstü Düşen Ümmet Kurtulacak İnşâallah

e-Posta Yazdır PDF

Yüce Allah, dünya ve âhiret saâdetini elde edebilmeleri için insanlara peygamberler göndermiştir. Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan peygamberler zincirinin son halkası bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)’dır. Bilindiği gibi Hz Muhammed (a.s.), Arap yarımadasının Mekke şehrinde doğdu. Doğduğu esnada Allah’ın evi olan Kâbe, putlarla doluydu. O sırada Mekke’de ve Arap yarımadasında yaşayan insanlar hem Allah’a inanıyorlar hem de putlara tapıyorlardı. Yıllar önce bu topraklarda yaşayan Hz. İbrâhim (a.s.)’in ve oğlu Hz. İsmâil (a.s.)’in yaydığı tevhîd inancını bozan Araplar, sosyal hayatı da bozmuşlardı. İnsanlar birbirinin kurdu olmuş, cemiyet hayatı tamamen bozulmuştu. Bu bozulmanın yanında kendini muhâfaza eden insanlar da vardı elbet. Hz. İbrâhim’in bıraktığı mîrası yaşatan veya en azından olumsuzluklara bulaşmamış olan insanlar da vardı. Bozulmuş olan insanların da kötü huylarının ve olumsuzluklarının yanında iyi tarafları vardı. İnsanlık tam mânâsıyla bir hercü merc yaşarken, Hz. Peygamber geldi ve bu insanlara “Lâilâhe illallah deyin ve kurtulun” dedi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 492) Hz. Peygamber’in bu dâvetine kulak veren ve mümin olanlar bir Ümmet oldular, hem bu dünyada hem de âhirette kurtuldular. Bu gerçeği yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade eder: “Muhakkak ki, müminler (dünyada ve âhirette) felâha erdiler”. (el-Mü’minûn sûresi, 23/1)


Yüce Allah’ımızın ve sevgili peygamberimizin dediği gibi oldu. Hz. Peygamber efendimize kulak veren ve onun çevresinde toplanan o bahtiyar insanlar hem bu dünyada hem de öbür dünyada kurtuldular. Mümin olmadan önce birbirinin kurdu olan bu insanlar, mümin olduktan sonra birbirinin dostu, arkadaşı ve yardımcısı oldular, daha doğrusu bir Ümmet oldular. Bu dünyada güzel bir hayat yaşadı, alın açıklığı ve yüz aklığı ile öbür dünyaya gittiler. Giderken de kendilerinden sonraki çocuklarına ve torunlarına her şeyi ile güzel bir mîras bıraktılar. Onların bıraktığı bu güzel mîras yıllarca dünyamızı ihyâ etti. Asya, Afrika ve Avrupa’ya yayılan İslâm, gittiği her yere hak, adâlet ve insanlık götürdü. Bu coğrafyada İslâm’a gönülden bağlı olan Müslümanlar, bir taraftan Yüce Allah’ın öğrettiği “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da güzellikler ver,  âhirette de güzellikler ver ve bizi (cehennem) ateşinin azâbından koru!” (el-Bakara sûresi, 2/201) diye duâ ederken, diğer taraftan da dünyalarını cennet haline getirmek için birbirleriyle yarıştılar. Yüce Allah’ın kendilerine Hz. Peygamber efendimiz aracılığı ile gönderdiği İslâm dînini topyekûn bir Ümmet olarak yaşadılar. Bu konuda bize de güzel bir örnek oldular.


Yirminci yüzyılın başlarında İslâm’ın iktidardan uzaklaştırılması ve bu güzel dinin cemiyet hayatından sürgün edilmesiyle birlikte dünya, yeniden bir câhiliye girdâbına düştü, Ümmet de dağıldı. Bütün insanlık şu anda bu girdapta boğulma ve yok olma tehlikesiyle baş başa bulunmaktadır. Her gün işlenen cinâyetler, kirletilen nâmuslar, öldürülüp çöp tenekelerine atılan yeni doğmuş çocuklar, herkesi tehdit eden gasp ve hırsızlıklar, yıkılan yuvalar, sönen ocaklar içinde bulunduğumuz durumun vahâmetini göstermeye yeter ve artar. İşte biz, böyle bir zamanda bütün insanlığa  “Kurtuluş İslâm’dadır.” diye haykırıyor ve herkesi İslâm’a dâvet ediyoruz. Herkesi İslâm Ümmeti’nin içinde bulunmaya davet ediyoruz. Öncelikle, müslümanım diyenleri İslâm’a dâvet ediyoruz. Yani kendimizi, seni, beni, bizi Ümmet olmaya dâvet ediyoruz. Müslüman bir fert olmaya değil, Ümmet olmaya dâvet ediyoruz. Sen ve ben, bu dâvete kulak vermez ve meselenin önemini kavramazsak, bütün bir insanlık hem bu dünyada hem de öbür dünyada helâk olup gidecektir. Bunun vebâli de bize ait olacaktır.


Yirminci asrın câhiliye bataklığından yine İslâm’ın kurtarıcı ve diriltici soluğu ile kurtulacağız. Ümmet olma şuuru ve bilinci ile kurtulacağız inşâallah. Bu kurtuluş, kendini iyi yetiştirmiş şuurlu Müslümanların eli ile olacaktır. Bu ağır vazifeyi yüklenecek olan şuurlu Müslümanların kendilerine düşen görevleri iyice idrâk etmeleri ve eksiksiz yerine getirmeleri gerekmektedir. Biz, bize düşen görevleri ibâdet aşkı ile yaparsak Rabbim, bize güzel günler gösterecektir inşâallah. “Bize düşenler nedir?” diye sorarsanız, ben de bu görevleri şu şekilde sıralayabilirim:   


Bizim birinci vazifemiz İslâm’ı iyice anlamak ve yeterince kavramaktır. İslâm’ı anlamak ve kavramak her şeyden önce gelir. Yani biz, dünya ve âhiret saâdetimizin İslâm’da olduğunu çok iyi bilmeliyiz. Kurtuluşumuzun İslâm’da olduğunun bilincine varmalıyız. Daha doğrusu Allah’a ve Allah’tan gelenlere yeni baştan inanmalı ve imânımızı yeniden bir gözden geçirmeliyiz. Rabbimizin razı olacağı îmâna sahip olmalıyız. Biz, buna kâmil îmân diyoruz. Kâmil îmân sahibi olmadan yola çıkmak doğru değildir. İstikbâl, kâmil bir ‘imâna sahip olan Ümmet’indir.


İkinci vazifemiz, kurtuluşumuzun reçetelerini içinde bulunduran İslâm’ı iyice bir öğrenmektir. Biz Müslümanlar gece-gündüz okumalı ve dinimizi iyice öğrenmeliyiz. Dinimizi öğrendikçe onu daha çok sevecek ve ona daha iyi bağlanacağız. Câhil adamla yola çıkılmaz. Câhil adam sadece kendisine zarar vermekle kalmaz, etrafına da zarar verir. İslâm’ın ilk emrinin “oku” olduğunu hepimiz biliyoruz. Biliyoruz da niçin okumuyoruz? İslâm ümmeti okuduğu zaman yükselmiş, câhil kaldığı zaman ise sürünmüştür. Sürünmekten kurtulmanın, dimdik ayağa kalkmanın ve doğrulmanın yolu okumaktan ve bilmekten geçer. Müslüman, dinini iyi bilen insandır. Çocuklarımızın iyi bir Müslüman olmalarını istiyorsak onlara yaz ve kış iyi bir okuma programı uygulamalıyız. Geleceği, okuyan bir Ümmet inşâ edecektir.


Üçüncü vazifemiz, bizi dünyada ve âhirette saâdete ulaştıracağına inandığımız ve çok iyi öğrendiğimiz dinimizi yaşamaktır. Yaşamadığımız din, bizim değildir. Yaşanmayan din, canlı değil, ölüdür. Bizim dinimiz her zaman canlıdır; kıyâmete kadar da canlı kalacaktır. Yaşamayanlar kendilerini yok etmekte ve kendilerini öldürmektedirler. Yaşayanlar da kendilerini cana getirmekte ve İslâm ile kendilerini diriltmektedirler. İslâm dini bize bu dünyada lazımdır. Bu dünyada yaşadığımız İslâm, bizim öbür dünyamızı da mâmur edecektir. Ezberlediğimiz ama yaşamadığımız din, bize ne bu dünyada fayda verir ne de öbür dünyada. Biz, İslâm’ı yaşayan bir Ümmet olacağız.


Biz Müslümanlar, nerde olursak olalım, dinimizi yaşamakla mükellefiz. Dini öğrenip de yaşamayanlar kendilerine yazık etmekte ve çevrelerine kötü örnek olmaktadırlar. Onlar, şeytanın kulları ve şeytanın askerleridir. Çünkü şeytan da çok bilgiliydi, ama bilgisi kendi başına belâ oldu; kibirlendi, böbürlendi ve Hz. Âdem’in şahsında Allah’a secde etmedi. Yüce Allah’a secde etmeyen şeytan, kâfir oldu ve dergâhtan kovuldu. İslâm’ı bilen ve fakat yaşamayan, secdeye varamayan insanlar bu olayı yeni baştan bir daha okusunlar, ibret alarak okusunlar. İslâm, felsefe değil ki bilmekle yetinelim. İslâm, bir dindir; hayat nizâmıdır. Bu hayat nizâmını biz evimizde ve hayatımızda yaşamalıyız ki, şehirlerimize, köylerimize, sokaklarımıza ve caddelerimize İslâm hâkim olsun. Kurtuluşun İslâm’da olduğunu biz hayatımızda göstermeliyiz. Hayatımızdaki güzellik, evimizdeki huzur, yüzümüzdeki tebessüm, gönlümüzdeki kanaat, dilimizdeki duâ, işimizdeki çalışkanlık, kalbimizdeki iyi duygular bu iddiamızın bizim üzerimizdeki canlı delilleridir.


Dördüncü vazifemiz, bu güzel dini yaşatmaktır. Îmân ettiğimiz, iyice öğrendiğimiz ve yaşadığımız dini yaşatmak, hayata hâkim kılmak da bizim görevimizdir. Bu dini, bu dünyaya hâkim kılamaz ve bu insanlara yaşatamazsak bütün dünyayı alev-ateş alır. Biz de bu ateşin içinde yanarız. Hem zaten bu uğurda çalışmak bizim dînî görevimizdir. Yüce Rabbimiz tarafından bize havâle edilen görevlerdir benim bu saydıklarım. Biz bu görevleri ibâdet aşkı ile yapacağız. Önce nefsimizden başlayıp,  eşimizden, çoluk-çocuğumuzdan, ev halkımızdan tutun da çevremize ve yakınlarımıza kadar herkesle ilgilenip onların İslâm’ı yaşaması ve çevrelerine de yaşatmaları için gece-gündüz gayret edeceğiz. İnananların bir tek Ümmet olması için gayret göstereceğiz. 


Burhan Dergisi, bu konuda kendine düşeni yapacak ve dipdiri bir “İslâm Ümmeti” için gayret gösterecektir. Biz, her zaman olduğu gibi insanları Yüce Allah’a ve İslâm dînine dâvet edeceğiz. Onlara “örnek insan” olarak sadece Hz. Peygamber efendimizi gösterecek ve onun yolundan gitmelerini tavsiye edeceğiz. Yanlışsız kitabın Kur’ân-ı Kerîm, hatasız insanın da Hz. Peygamber efendimiz olduğunu sık sık vurgulayacağız. Yolumuzun İslâm yolu olduğunu ve bu yolda yürüyenlerin bir Ümmet olduğunu, Ümmet olanların da birbirlerinin kardeşleri olduğunu devamlı dile getireceğiz. Yazılarımızda Ümmet’in derdini dile getirecek ve bu dertlerin çarelerini sunacağız. Yüz üstü düşen Ümmet’i ayağa kaldırmak için gece-gündüz çalışacağız.


Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.