Hz. Peygamber'in Ebu Zerr'e Öğütleri

e-Posta Yazdır PDF

Sahâbe-i kiramdan Ebû Zer hazretleri,
Ğifar kabilesine mensup olduğu
için Ebû Zer el-Ğifârî diye meşhur olmuştur.
İlk Müslümanlardan olan Ebû
Zer (r.a.), uzun boylu, esmer tenli ve
geniş omuzluydu. Zühd, takva, kanaat
ve istiğna sahibiydi. Bu güzel özelliklerin
sahibi olmasını, devamlı Hz. Peygamber’in
yanında bulunma ve ondan
âzamî derecede istifade etmesine
borçludur. Öğrenme konusunda büyük
arzu ve iştiyak sahibiydi. Bilmediği her
şeyi Hz. Peygamber’e sorardı. Bu sebepten
dolayı Hz. Ali ona “ilim dağarcığı”
derdi.
Ebû Zer (r.a), Hz. Peygamber’e
karşı son derece saygı ve muhabbet
duyardı. Hz. Peygamberden bahsederken
“halîlî=dostum” diye bahsederdi.
Kendisi hak yanlısı ve hakkı sever
bir insandı. Bu sebepten dolayı
ashâb-ı kiram arasındaki ihtilaflara taraf
olmadı. Fetihlerden sonra ümmetin
zengin olması, idarecilerin şatafat ve
saltanata meyletmeleri, mal biriktirmeleri
onun hoşuna gitmedi ve böyle yapanları
sert bir dille tenkit etti. Şehir hayatını
terk ederek Mekke
yakınlarındaki Rebeze’de hayatını devam
ettirdi. 32/653 yılında Rebeze’de
vefat etti ve oraya defnedildi.
Hz. Ebû Zer (r.a.), zaman zaman
Hz. Peygamber’in dizinin dibine oturur
ve “Ey Allah’ın elçisi bana nasihat et!”
derdi. Hz. Peygamber de ona ve onun
şahsında ümmetine nasihat ederdi.
İşte o nasihatlerden birkaçını can kulağı
ile dinleyelim:
1-) “Ey Ebû Zer! Nerede ve nasıl
olursan ol, Allah’tan kork. Kötülük
işlersen, hemen arkasından iyilik
yap ki, o kötülüğü silip götürsün.
Bir de insanlarla güzel geçin!” (Tirmizî,
Birr 55)

2-) “Ey Ebû Zer! Çorba pişirdiğin zaman
suyunu çok koy. Sonra da komşularını gözden
geçir ve gerekli gördüklerine güzel bir şekilde
ikram et!” (Müslim, Birr 143)
3-) Hz. Peygamber’den özel olarak nasihat istemesini
ve Hz. Peygamber’in de kendisine yaptığı
nasihatı Hz. Ebû Zer (r.a) şöyle anlatır:
“Allah’ın Rasûlü’ne (s.a.v) geldim ve şöylece
ricada bulundum: “Ya Rasûlallah! Bana biraz öğüt
veriniz!” O da bana şunları söyledi:
“Ey Ebû Zer! Sana, Allah’ın emirleri ve yasaklarına
uyarak yaşamanı öğütlerim. Zira böylesine
takva üzerinde yaşamak senin bütün işlerini
güzelleştiricidir.”
“Benim için öğütlerinizi biraz artır(sanız ya
Rasûlallah!)” dedim. Şöyle devam etti:
“Kur’an oku ve Allah’ı (çokça) an. Zira,
Kur’an okuyup zikir yapman senin göklerde yücelmene,
yeryüzünde nurlanmana sebeptir.”
Bunun üzerine şöyle dedim:
“Bana(verdiğiniz öğütleri) biraz daha artır(sanız
yâ Rasûlallah!)” O da şunları ilave etti:
“Çok az konuşmaya bak. Zira az konuşmak,
Şeytan’ı kovmak ve ciddî bir Müslüman
olarak yaşamak için nefsine yardımcı olmaktır.”
“Bana biraz daha (öğüt verir misiniz?)” dedim.
Şunları söyledi:
“Ey Ebû Zer! Çok gülmekten sakın. Çünkü
o kalbi(n manevi hayatını) öldürür.Yüzün de nurunu
giderir.”
“Benim için biraz daha…(Yâ Rasûlallah!)” dedim.
“(Nefsin için) acı da olsa dosdoğru olanı
söyle!” dedi.
“Biraz daha (öğüt verseniz…)” diye ısrar ettim.
“Allah’ın emirleri ve yasakları doğrultusunda
yaşarken yericinin kınamasından
korkma!” diye buyurdu.
“Bana biraz daha, (evet, biraz daha nasihat
eder misiniz?)” diye ısrarımı tekrarladım. Şunları
söyledi:
“Nefsin(in kusurlarını) bilmen insanların
kusurlarını araştırmana engel olsun.”
4-) Ebû Zer (r.a.), Hz. Peygamber efendimiz
ile olan bir hâtırasını da şöyle anlatır:
"(Bir gün)Ey Allah'ın elçisi! Beni vâli tayin etmez
misin?" demiştim. O da mübârek eliyle omuzuma
vurarak şöyle buyurmuştu:
"Ebû Zer! Sen zayıf bir adamsın. İstediğin
görev ise bir emânettir. Bu emâneti ehil olarak
alan ve üzerine düşeni yapanlar müstesna, aslında
bu görev kıyâmet gününde bir rezillik ve
pişmanlıktır." (Müslim, İmâre 16)
Aynı hadisin değişik bir rivâyeti şöyledir: "Ebû
Zer! Senin gerçekten zayıf olduğunu görüyorum.
Kendim için ne istiyorsam senin için de
onu isterim. İki kişiye bile olsa sakın başkan
olma. Yetim malına da yöneticilik yapma!..." (Müslim,
İmare 17; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 4; Nesâî, Vesâyâ 10)
Hz. Peygamber efendimiz, Ebû Zer el-Ğıfarî’yi
çok severdi. Bir defasında onun hakkında "Şu
gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde
Ebû Zer'den daha doğru sözlü kimse yoktur."
buyurmuştu. (Tirmizî, Menâkıb 35; İbn Mâce, Mukaddime 11).
Hz. Peygamber efendimiz, Ebû Zerr'i çok sevdiği
halde ve zaman zaman kendisine ismiyle hitap
ederek nasihatlerde bulunduğu halde idareci olmasını
tavsiye etmemiş ve kendisine böyle bir görev
vermemiştir. İdareciliğin, altından kalkılması zor
ilâhî bir emânet olduğunu, onu ancak idareciliğe
yatkın insanların başarabileceğini söylemiş, üstesinden
gelemeyecekler için idareciliğin kıyâmet
günü bir rezillik, pişmanlık ve perişanlık olacağını
bildirmiştir.
Hz. Peygamber Efendimiz, Ebû Zerr'in huyunu,
karakterini daha açık bir ifadeyle onun aşırı
zühdünü ve takvâsını, dünyaya hiç değer vermemesini
çok iyi biliyordu. Ona "Sen zayıf bir adamsın"
diye buyururken, valiliğin gerektirdiği bazı özelliklerin
onda bulunmadığına işaret ediyordu.
Hz. Peygamber efendimiz, kendisini çok sevdiği
Ebû Zerr'i kırmadan ve incitmeden ona "Kendim
için ne istiyorsam senin için de onu isterim."
diye buyurarak bu hizmeti yapamayacağını tatlı bir
üslupla hatırlattı.
Hz. Peygamber efendimizin idarecilik ve devlet
memurluğu konusunda geri çevirdiği insan sadece
Ebû Zer değildir. O, kendisinde idarecilik vasfı
görmediği kişilere tatlı dille nasihat eder ve onları bu
işten vazgeçirirdi. Abdurrahman b. Semure'ye şöyle
demişti:
"Abdurrahman b. Semure! Kimseden idarecilik
görevi isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcın olur. Eğer sen istediğin
için verilirse, Allah'tan yardım göremezsin."
(Buhârî, Ahkam 5; Müslim, Eyman 19; Ebû Dâvûd, İmare 2; Tirmizî, Nüzûr 5)
Ebû Mûsâ el-Eş'arî de şöyle bir olay anlatır:
"Amcamın oğullarından ikisiyle Rasûlullah (s.a.v)'in
huzuruna girmiştim. Onlardan biri:
"Ey Allah'ın elçisi! Yüce Allah'ın sana verdiği görevlerden
birine bizi idareci tayin et!” dedi. Diğer amcaoğlu
da buna benzer şeyler söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah
(s.a.v) şöyle buyurdu:
"Vallahi biz, isteyeni veya görev hırsı bulananı
idareci yapmıyoruz. (Buhârî, Ahkam 7; Müslim, İmâre 15)
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber görev isteyeni, hırsı
olanı veya idarecilik yapamayacak derecede zayıf olanı
idareci yapmıyor. Hz. Peygamber efendimizin tayin ettiği
idarecilere ve komutanlara baktığımız zaman, onun bu
konuda nasıl kılı kırka yararcasına ince eleyip sık dokuduğunu
görürüz. Tayin ettiği idarecilerin ve komutanların
her birinin başarısı ortadadır.
Son bölümdeki hadis-i şeriflerden şunları anlıyoruz:
1-) İnsanlar, yapamayacakları işlere talip olmasınlar.
Hele idarecilik gibi zor başarılabilecek işleri istemesinler.
Herkes yapabileceği işlerin peşine düşsün.
2-) İdareci tayin etme konumunda bulunan yetkililer
de çok dikkatli olsun ve Yüce Allah'ın emânetini zâyi
etmesinler. İdarecilikleri ve devlet imkanlarını kendi çevrelerine
peşkeş çekerlerse âhirette rezil ve zelil olacaklarını
şimdiden çok iyi bilsinler.
İyi ve âdil bir idarecinin kıyâmet gününde Yüce Allah'ın
arşının gölgesinde barınacak yedi bahtiyardan biri
olacağı da unutulmamalıdır. Üstesinden gelip gelemeyeceğini
düşünmeden idarecilik hırsıyla yanıp tutuşan
kimselerin bulunduğu bir zamanda, görevini mükemmel
bir şekilde yapacağı bilinenlerin idarecilikten kaçınmaları
doğru değildir. Hatta kendisine teklif edilen böyle bir görevi
almak, yerine göre bir zarûrettir.
Biz, her nedense Hz. Peygamber efendimizin sünnetini
hep ibâdetlere, yeme -içmeye ve bir de giyim – kuşama
hasrederiz. Halbuki sünnet, Hz. Peygamber'in İslam'ı
anlayış, kavrayış ve yaşayış biçimidir. Hayatının her
bölümünde ve ömrünün her saniyesinde ve işlerinin tümünde
(ibâdet ve dünya işleri) O'na uyan ve O'nun yolundan
gidenler sünnete uymuş demektir. Müslümanlar
olarak sürünmemizin ve bir türlü ayağa kalkamayışımızın
sebebi, o Yüce Rasûlü tam manasıyla anlamadığımızdır.
Rabbim bizi O'nu anlayanlardan ve O'nun sünnetine
uyanlardan eylesin! (Âmin!)