Ölümü Hatırlamak

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber efendimizin önde gelen sahâbîlerinden biri de Hz. Ömer’dir. O da Hz. Ebû Bekir gibi Müslüman olduktan sonra her şeyi ile İslâm’a hizmet edenlerin başında gelir. Hz. Ömer, Müslüman olduğu zaman otuz beş yaşında; hicret ettiği zaman da kırk iki yaşındaydı. Mekke’de iken Zeyneb bint Maz’ûn, Kureybe es-suğra ve Ümmü Külsûm bint Cervel isimli üç hanımla evliydi. Zeyneb isimli hanımından Hafsa adında bir kızı ve Abdullah adında bir oğlu vardı. Kureybe isimli hanımından çocuğu olmamıştı. Ümmü Külsûm isimli hanımından da Ubeydullah ve Zeyd adında iki oğlu vardı.  Hz. Ömer’in hanımlarından Kureybe ve Ümmü Külsûm, İslâm’ı kabul etmedikleri için Medine’ye de hicret etmediler; Mekke’de kaldılar. Bilindiği gibi Hz. Ömer, Peygamber efendimizden önce hicret etmişti. Bilindiği gibi onun hicreti bile kendine ait bir hareketti. Hz. Peygamber’in hicretinden ve muhâcirlerin Medine’ye yerleşmesinden sonra Müslüman olan hanımı Zeyneb’i ve çocuklarını Medine’ye getirmiş ve o da diğer muhâcirler gibi Medine’ye yerleşmişti. Hicret esnasında kızı Hafsa evli, oğulları ise bekârdı. Hafsa da eşi Huneys b. Huzeyfe ile hicret etti ve Medine’ye yerleşti. Huneys, Bedir savaşında şehid olunca dul kalan Hafsa ile Hz. Peygamber efendimiz evlendi. Bu evlilik, Hz. Ömer’i ve ailesini Hz. Peygamber efendimize iyice yaklaştırdı. Hz. Hafsa’nın öz kardeşi olan Abdullah, sık sık ablasının evine uğrardı ve peygamberimizin sözleri olan hadis-i şeriflerini ezberleyerek hafızasına kaydederdi. Abdullah, Hz. Peygamber efendimizin hal ve hareketi olan sünnetini iyi izleyerek bir ömür boyu onun sünnetine bağlı bir hayat yaşadı. 


Şimdi hep birlikte Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a kulak verelim: “Bir gün Hz. Peygamber’in yanında bulunuyordum. Ensardan bir adam gelip selâm verdikten sonra şöyle bir soru sordu: “Yâ Rasûlallah! Hangi mü’min daha faziletlidir?” Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de: “Ahlâkı en iyi olan mü’min” diye cevap verdi. O zât yine: “Yâ Rasûlallah! Hangi mü’min daha zekidir?” diye sorunca Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ölümü en çok hatırlayıp ölümden sonrası için en iyi hazırlık yapanlar zeki insanlardır” buyurdu (İbni Mâce, Zühd 31).

Burada istenilen şey, sık sık ölümün hatırlanması ve ölüm sonrası için hazırlık yapılmasıdır. Peygamberimiz, ölümü hatırlayanları ve ölüm sonrası için hazırlık yapanları zeki insanlar olarak nitelemiş ve biz müminlerin böyle olmamızı istemiştir. Güzel dinimiz, dünya ile âhiret arasında mükemmel bir denge kurmuştur. Allah’ı ve âhireti unutmamak şartıyla para kazanıp zengin olmak iyi bir davranış olarak görülmüştür. Zengin sahâbîlerin İslâmiyet’e ve müslümanlara yaptığı hizmetler mâlumdur. Öyleyse hadislerde ölümü hatırlamak ve dünyaya sırt çevirmek niçin teşvik edilmiştir? Çünkü ölüm düşüncesi, insanın dünyaya büsbütün bağlanmasına ve âhireti unutmasına engel olur. Ölümü hatırlayan insan, servetini Allah’ın rızâsına uygun yerlere harcar. Hatta bu düşünce, parasını hiçbir yere harcamayan cimrileri uyarır, onları kendilerine getirir. Dünyaya sırt çevirmek demek, dünyanın câzibesine kapılıp ona kul, köle olmamak demektir. Dünyaya sırt çeviren kimse, onun insanı baştan çıkaran oyunlarına gelmemiş olur. Demek ki kötü olan dünya değildir. Kötü olan, insanın Allah’a boyun eğmesine engel teşkil eden dünyevî arzu ve isteklerdir. Bu arzu ve istekleri frenleyen, onları törpüleyip faydalı hale getiren duygu ise, efendimizin tavsiye buyurduğu gibi ölümü sık sık hatırlamaktır. Hadîs-i şerîf bize şu gerçeği öğretiyor: Dünya sevgisi, çok yaşama arzusu, zengin olma hırsı o kadar kuvvetli duygulardır ki, o duyguları zararsız hale getirebilecek yegâne ilaç, kuvvetli dozdaki ölüm fikridir ve sık sık ölümü hatırlamaktır. Peygamber efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurur: “Zevkleri bıçak gibi keseni yani ölümü çok hatırlayın!” (Tirmizî, Zühd 4)


 Şimdi de Yüce Allah’a kulak verelim ve bu konudaki âyetlerin meâllerini birlikte okuyalım: “Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız  tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/185)


Melek, insan ve cin başta olmak üzere, şu kâinatta can taşıyan her varlık ölecektir. Sevinçler ve üzüntüler son bulacaktır. Ölümden sonra başlayacak yeni hayatta, herkes dünyada yaptığının karşılığını görecektir. Cennete kavuşanlar, hiç bitmeyecek ve azalmayacak bir bahtiyarlığı yaşayacaktır. Orada sevinçleri elem ve keder bölmeyecek, huzur ve emniyeti korkular gidermeyecek, zevkleri acılar kesmeyecektir. 


Dünya denilen fâni hayat, bir serap gibi parıldayıp kaybolur; bir bulut gibi kayıp gider. Yüce Allah dünyayı, müşteriyi aldatmak için allanıp pullanan, câzip şekillerde sunulan, alındıktan sonra da hiçbir değeri olmadığı görülen bir mala benzetiyor. Dünya böylesine değersiz, ölüm de kaçınılmaz bir gerçek olduğuna göre, aklı başında olan kimse hayatını boşa harcamaz.


“Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini bilemez.” (Lokman sûresi, 31/34) Bu âyet-i kerîmede sadece Yüce Allah’ın bileceği beş hususa işaret edilmektedir.  Kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun nereye, ne zaman, ne kadar ve nasıl yağacağını, rahimlerdeki yavruların cinsiyetiyle birlikte, siyah mı beyaz mı, tamam mı noksan mı, iyi mi kötü mü olacağını, insanların başına ne geleceğini, eline ne geçeceğini, iyilik mi kötülük mü yapacağını ve nerede öleceğini sadece Yüce Allah’ın bildiği belirtilmektedir.


Şu halde yarınından haberi olmayan, kendisini nelerin beklediğini bilmeyen, nerede ve ne zaman öleceğini kestiremeyen bir insan nasıl rahat olabilir? Bütün bunları bilen,  herkesin ve her şeyin yegâne sahibi olan Allah’ın buyruklarına baş eğmeden nasıl yaşayabilir? Ömür kısa ve varış O’na olduğuna göre, aklı başında olan kimse nefsin bitip tükenmeyen isteklerini tatmin edeceğim diye sayılı günlerini nasıl boşa geçirebilir?

“Ecelleri gelince ne bir saat geri kalabilirler, ne bir saat ileri gidebilirler.” (Nahl sûresi, 16/ 61) Herkesin dünyadaki günleri, alıp vereceği nefesleri sayılıdır. İnsan gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren hayatına son verecek olan görülmeyen ve tik takları duyulmayan bir saatli bomba kurulur ve geriye doğru saymaya başlar. Cenâb-ı Hakk’ın belirlediği an gelince bomba patlar ve o şahsın küçük kıyameti kopmuş olur. Aklını kullanmasını bilen kimse, nice örneklerini gördüğü bu olayı bizzat yaşamadan önce hayatına bir çeki düzen verir. Nefsine esir olmaktan kurtulmaya bakar. İstek ve arzularını frenlemeye çalışır.


“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim, ne olur, ölümümü biraz geciktirsen de, sadaka verip iyilik edenlerden olsam!’ demeden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın. Allah, eceli gelen bir kimseyi geri bırakmaz. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Münâfikûn sûresi, 63/9-11)


Dünyada insanı en fazla malı ve çocukları meşgul eder. Doyma bilmeyen nefis aza kanaat etmez, daha fazla kazanmak ister. Dünya hayatının meyvesi olan çocuklarını daha rahat yaşatmak ve onları kimseye muhtaç etmemek için didinip durur.  Aslında mal kazanmak, çocuk sahibi olmak ve onları kimseye muhtaç etmemek kötü bir şey  değildir. Zira zengin olmayı, çoluğa çocuğa karışmayı dinimiz tavsiye eder. Kötü olan, ölçüyü kaçırmak, çok kazanma hırsıyla, çocuklarını rahat yaşatma arzusuyla ibâdetlerini ihmâl etmek, malım mülküm azalır düşüncesiyle Allah’ın emrettiği harcamaları yapmamaktır. Bu duruma düşenler, dünya hayatını boşa geçirmiş, neticede zarar etmiş olurlar.


Çeşitli zaafları sebebiyle görevlerini ihmâl eden insanoğlu, ölüm gelip çatınca aklı başına gelir. Yapamadığı görevleri hatırlar. İhmâli yüzünden kaybedeceği sonsuz bir hayatı ve hesapsız nimetleri düşünerek pişmanlık duyar. Yeniden hayata dönmeyi, biraz daha yaşayıp yapamadığı ibadetleri yapmayı, açıklarını kapamayı arzu eder. Fakat ilâhî kanun gereği bu şans hiç kimseye verilmez. Gerçek bu olduğuna göre, hiçbir zevk ve menfaat insana Allah’ı ve O’nun rızâsını kazandıracak olan dinî ve insânî görevlerini unutturmamalıdır. 


“Nihayet o müşriklerden birine ölüm gelip çatınca: Rabbim, der. Ne olur beni dünyaya geri gönder. Ömrümü boşa geçirdiğim dünyada iyi işler yapayım. Hayır, hayır. Onun bu söyledikleri boş lâftan ibarettir. Tekrar dirilecekleri güne kadar onların önlerinde bir engel vardır, geri dönemezler. Sûra üflendiği zaman artık aralarında soy sop ilişkisi kalmaz. Birbirlerinin hâlini de sormazlar. Kimin yaptığı iyilikler ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin yaptıkları da hafif gelirse, işte onlar zarara uğrayanlardır. Onlar cehennemde devamlı kalacaklardır. Bunların yüzlerini ateş yalar da, dişleri sırıtır kalır. Yüce Allah onlara: “Benim âyetlerim size okunurdu da, siz onları yalanlardınız, değil mi?” der. Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizleri altetti. Biz sapıklık içinde kalmış bir kavim olduk. Rabbimiz! Ne olur, bizi buradan çıkar! Eğer tekrar önceki hâlimize dönersek, kendimize zulmetmiş oluruz. Yüce Allah şöyle buyurur: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana artık bir şey söylemeyin! Çünkü kullarımdan bir grup insan: Rabbimiz, biz iman ettik, bizi bağışla. Bağışlayanların en iyisi sensin, demişlerdi. Fakat siz onlarla eğlenir, beni anmayı unutarak onlara gülerdiniz. Sabrettikleri için bugün ben onları mükâfatlandırdım. Onlar muratlarına erenlerdir.” Yüce Allah inkârcılara: “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar. Bir gün veya daha az bir zaman kaldık; sayanlara sor, derler. Yüce Allah da onlara şöyle buyurur: “Pek az kaldınız. Keşke bunu bilseydiniz (dünyaya tapmazdınız). Sizi boşuna yarattığımızı, bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn sûresi, 23/99-115)

Boşu boşuna harcanan bir ömürden sonra insanın duyacağı, fakat bir faydasını görmeyeceği pişmanlığı ve ölümden sonra insanın başına gelecek korkunç mâcerayı son derecede sâde ve berrak bir üslûp ile anlatan bu âyet-i kerîmeleri ayrıca açıklamaya gerek görmüyoruz.


“Mü’minlerin Allah’ı anmaktan ve Allah tarafından gönderilen gerçeği hatırlamaktan dolayı kalplerinin yumuşama zamanı gelmedi mi? Mü’minler daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Bunların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadîd sûresi, 57/16)


Yüce Allah mü’minleri, kendilerine ilâhî kitaplar gönderilen kimselere benzemekten sakındırıyor. Kendilerine peygamber ve kitap gönderildiği devirden bu yana çok zaman geçtiği için yahudi ve hıristiyanlar dinlerinin esasını ve rûhunu kaybettiler. Doğru yolu yitirdiler. Kalpleri iyice katılaştı. Menfaatlerini düşünerek ellerindeki ilâhî kitabı keyiflerine göre değiştirdiler. Allah’ın buyruğuna değil, ilâhî kitabı değiştiren ve  sapıklığa düşen din adamlarının emirlerine uydular ve onları âdetâ ilahlaştırdılar. Hal böyle olunca, mü’minlerin onlardan uzak durması ve hiçbir konuda onlara benzemeye çalışmaması gerekir. Onlar katı kalpli kimselerdir. Mü’minlere yakışan  hassas, duygulu ve yufka yürekli olmaktır. 


Demek ki, dünyaya aşırı derecede bağlananlar gönül hassasiyetini yitirirler. Öyleyse mü’minler dünyaya hâkim olmalı, fakat dünyanın kendilerine hâkim olmasına ve gönüllerini öldürmesine izin vermemelidir.


Yazımıza Hz. Ömer’in oğlu Hz. Abdullah’ın bir rivâyeti ile başlamıştık; yine ondan gelen bir rivâyetle bitirelim. Hz. Abdullah der ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem omuzumu tutarak şöyle buyurdu: “Dünyada tıpkı bir garip hatta bir yolcu gibi davran!” Abdullah, Hz. Peygamber’in bu sözünü insanlara naklederken şöyle derdi: “Akşamı ettiğinde sabahı bekleme, sabaha çıktığında akşamı bekleme! Sağlıklı günlerinde hastalanacağın vakit için, hayatın boyunca da öleceğin zaman için tedbir al!” (Buhârî, Rikak 3)


Vatanından, aile ocağından ayrı düşmüş bir garibin aklı fikri hep öz yurdunda ve sevdiklerinde olur. Sen de bu dünyada kendini bir garip say ve asıl yurdun olan âhireti düşün! Bitip tükenmeyen nimetlerle dolu, o çiçekleri solmayan diyârı düşün!


Hatta kendini garip saymak da yeterli değil. Zira yurdundan yuvasından ayrı düşen adam, bir süre kalacağı gurbet diyarına gönül bağlayabilir. Dünyaya gönül bağlamak doğru değildir. En iyisi sen kendini yolcu say! Uzun bir sefere çıkan, aklı fikri varacağı menzilde olan bir yolcu gibi davran. Zira böyle bir yolcu, uğradığı yerlerdeki güzelliklere gönül bağlayıp kalmaz. Aşacağı sarp dağları, geçeceği engin vâdileri ve oralarda kendisini bekleyen tehlikeleri hatırlayıp ürperir. Hiçbir yerde durmadan yoluna devam eder. İşte sen böyle bir yolcu olduğunu düşün! Bir de şunu unutma: Vatana döndüğün zaman, seni sevenler eline bakacaklar. Bakalım bize ne getirmiş diyecekler. Bu gerçeği düşünerek, vatana eli boş dönmemeye bak!


Abdullah b. Ömer bu nasihatleri aynen tutmuş, dünyanın geçici zevklerini unutmuş, çok zengin biri olduğu halde dünyasını âhiretine satmıştır. Efendimizin en büyük âşıklarından biri olan ve hayatını onun sünnetine göre düzenleyen Abdullah b. Ömer, Rasûlullah efendimizin kendisine verdiği öğüdü bize şöyle açıklıyor: Dere tepe demeden yoluna devam ederken, “Akşam oldu. Hele bir dinleneyim de, sabah yoluma devam edeyim” diye duraklama! Sen, önünde uzun bir yol bulunan yolcusun. Senin boşa geçirecek zamanın yok. Gevşeyip kalma! Sabaha çıkınca da, “Önümde uzun bir zaman, serde de gençlik var; nasıl olsa giderim” diye işi tembelliğe vurma! Seni ölümün daha önce yakalayacağını düşün ve ona göre hareket et!


Hadîs-i şerîfin Sahîh-i Buhârî dışındaki kaynaklarda geçen “Hatta kendini ölmüş bil!” ifadesi, bize dünyayı, dünya yolculuğunu ve yolun sonunu pek güzel anlatmaktadır. Zira kendini ölmüş bilen insan, âhiret hayatında başına geleceklere  kesin surette inandığı için dünyaya takılıp kalmaz. “Ölmeden önce ölmek” dedikleri bu olmalıdır.