Âlimlere Saygı

e-Posta Yazdır PDF

Âlimlere, büyük zâtlara ve fazilet sahibi kişilere saygı göstermek, onları başkalarına üstün tutmak, toplantılarda öne geçirmek ve üstünlüklerini takdir ederek belirtmek akıl sahibi olan Müslümanların vazgeçilmez vazifelerindendir. Çünkü Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “De ki, bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu? Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Zümer sûresi, 39/9)

İnsanları birbirinden ayıran ve farklı kılan maddî ve mânevî birtakım özellikler vardır. Kişiler toplum içinde bu özelliklere göre muâmele görürler. Âyet-i kerîme, insanlar arasındaki farkın asıl sebebini ilim olarak tespit ve ilân etmektedir. Hem de çok çarpıcı bir soru ile: “Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?”

“Bilenler” ilim sahibi olup bu bilgileriyle amel edenler, yani ilimlerini yaşayanlardır. İlmiyle amel etmeyip ondan yararlanmayanlar ise, “bilmeyenler, câhiller” gibidirler. O halde toplum içinde görecekleri itibar ve muâmele de ona göre olacaktır. “İlim, rütbe ve ünvanların en yükseğidir.” Binaenaleyh bilenlere mevki ve rütbelerine göre saygı göstermek gerekmektedir. Böylece toplumda bilginin ve bilen insanların saygınlığı korunmuş olur.

 Aslında “bilen kişi” gerektiği şekilde itibar görmese bile pek bir şey kaybetmez. Zira “ilim” bizâtihi bir değerdir. Ancak değerin kıymetini bilmeyen toplumlar, yeni değerler üretemezler. Bu nankörlüklerini pahalıya öderler. İslâm toplumu değere saygı toplumudur. Herkese lâyık olduğu mevki ve yeri verir. Bilen ile bilmeyeni asla bir tutmaz. Bu sebeple İslâm toplumunda her bilgi sahibinin bir saygınlığı vardır. Bu âyet sırf “ilim”den kaynaklanan seviye farkının her yerde ve her zaman dikkate alınması gerektiğine işâret etmektedir.

Hz. Peygamber efendimiz de konu ile alakalı olarak şöyle buyurmaktadır: “Cemaata Kur’ân’ı en iyi bilen ve okuyanları imam olsun. Kur’ân bilgisinde eşit iseler, sünneti en iyi bilen; eğer sünnet bilgisinde de denk olurlarsa, önce hicret etmiş olan; hicret etmekte de aynı iseler, yaşca en büyükleri imam olsun. Hâkim ve yetkili olduğu yerde kişiye, izni olmadıkça bir başkası imam olmaya kalkmasın. Hiç kimse, başkasının evinde, izni olmadıkça ev sahibinin özel yerine oturmasın.” (Müslim, Mesâcid, 290)
 
Bilindiği gibi namaz, dinimizde baş ibadettir. Namazda öne geçip imamlık yapacak olan kimsenin vasıfları büyük önem taşımaktadır. Bu konudaki öncelikler, diğer konularda da gözetilecek hususlardır. Yani İslâm toplumunda kişilere verilen önem, imamlık vasıflarıyla yakından ilgilidir. Hadisimiz İslâm sisteminin temelinde mevcud olan bu saygı ve takdir sıralamasına dikkatimizi çekmektedir.
İslâm bir değerler sistemidir. İslâm toplumu da bu değerlere ve önceliklere saygı göstermekle yükümlüdür. Hz. Ebû Bekir, Kur’ân ve Sünnet bilgisi, hicret, önce islâm olmak ve yaşlılık ölçülerinin tamamını nefsinde toplamış olduğu için kendisinden daha güzel Kur’ân okuyanlar bulunmasına rağmen Peygamber Efendimiz tarafından imâmete geçirilmiştir. İlim ve fazilet ehline, yaşlılara saygılı davranmak, kişi ve toplumların olgunluklarını gösterir.

Hz. Peygamber efendimiz, âlimlerin ve bilgi sahibi olanların normal hayatta önde olmalarını tavsiye ederken öldükten sonra da onlara öncelik hakkı vererek bu konuda bize örnek olmuştur. Uhud şehidlerini defnederken önce Kur’ân bilgisi fazla olanları defnetmiş, bilgisi az olanı da sonra defnetmiştir. Câbir b. Abdillah’tan gelen bir rivâyet şöyledir:  “Rasûlullah (s.a.v.) Uhud savaşında şehid düşenleri her mezara iki kişi konacak şekilde toplattı ve sonra: “Bunların hangisi daha çok Kur’ân bilirdi?” diye sordu. Şehidlerden hangisi gösterilirse, önce onu kıbleden yana kor sonra arkadaşını onun arkasına kordu. (Buhâri, Cenâiz, 72; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 27; Nesâî, Cenâiz, 62; İbni Mâce, Cenâiz, 28; Tirmizî, Cenâiz, 31)
 
Bilindiği gibi Uhud savaşında yetmiş müslüman şehid düşmüştü. Bunların defnedilmesi, birçoğu yaralı gâziler için mesele olmuştu. Hz. Peygamber şehidlerin yıkanmamalarını ve üzerlerindeki elbiselerle ikişer ikişer defnedilmelerini, yaşı küçük de olsa Kur’ân-ı Kerîm’i daha çok ezberlemiş olanın öncelikle kıble tarafına  konulmasını emretmişti.  Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu tavsiye ve uygulamasıyla bilginin, özellikle Kur’ân bilgisinin, hem dünyada hem de ölüm sonrası muâmelelerde  öncelik sebebi olduğunu göstermiştir. İslâm anlayışına göre bilene saygı, sadece yaşarken değil, ölümden sonra da geçerli ve gereklidir.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) konumuzla alakalı olarak bir başka hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur “Saçı-sakalı ağarmış müslümana, aşırı gitmeyip ahkâmıyla amel etmekten kaçınmayan Kur’ân hâfızına ve âdil hükümdara saygı göstermek, Allah Teâlâ’ya duyulan saygı ve ta’zimden ileri gelir.” (Ebû Dâvûd, Edeb 20)
Müslüman olarak yaşadığı bir ömrün sonlarına gelmiş, saçı-sakalı ağarmış olan kimselere saygı göstermek hem insanlık hem de İslâmlık görevidir. Hadisimiz böyle bir davranışın kaynağını Allah saygısı olarak belirtmektedir. Bu onun değerini daha da arttırmaktadır. Demek oluyor ki, içlerinden Allah’a karşı saygı duyan insanlar, yaşlı insanlara saygılı davranırlar.

Hadisimizde Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiş olan hâfızlara hürmet göstermek de aynı şekilde değerlendirilmektedir. Ancak hâfızların, okuyuşlarında aşırıya kaçmayan, haddi aşmayan, Kur’ân okumaktan ve hükümleriyle amel etmekten uzak durmayan kimseler olması istenmektedir. Tecvid kurallarını uygulamakta mübâlağaya kaçan, mânayı düşündürmeyecek kadar süratli okuyan, kırâatı mûsikiye boğan hâfızlar ile hıfzını unutan ve öğrendiği Kur’ân ile amel etmekten kaçınan hâfızlar bu hükme dâhil değildirler. Kur’ân’ı usûlüne uygun olarak okumak ve hükümleriyle amel etmek esastır. Bu sebeple “Seni amelden men etmeyecek şekilde ilim ile ve ilim öğrenmekten alıkoymayacak şekilde de amel ile meşgul ol!” denilmiştir.

Üçüncü olarak da  adâletli hükümdara gösterilecek saygının, Allah’a tazimden ileri geldiğine dikkat çekilmektedir. Mümkün olduğunca âdil olmaya çalışan yetkililer, bu dikkat ve tavırlarından dolayı saygıya lâyıktırlar. Yoksa kırk yılda bir  âdil hareket edenler değil.

Hadisimizin saydığı sıfatları taşıyan yaşlı kimselere, hâfızlara ve hükümdarlara hürmet göstermek, onların taşıdıkları güzel sıfatların toplumda yaygınlaşmasını teşvik anlamı taşır. Yüce Allah’ın muradı da insanlar arasında güzelliklerin yayılması ve hâkim olmasıdır. Bu sebeple konuya gösterilecek dikkat, Allah Teâlâ’ya karşı duyulan saygının dışa vurulması demektir.

Âlim olmanın yanında Yüce Allah’a saygı duyan ve onun emirlerini harfiyyen yerine getirip yasaklarından kaçınan Rabbânî âlimlere saygı göstermek ve onların arkasına takılarak bir ömür boyu yaşadığımız hayatı ibâdet eder gibi yaşamak ne kadar güzel olur, değil mi? Biz de siz değerli okuyucularımızın işte böyle bir hayat yaşamasını istiyor ve bunun için çırpınıyoruz.