Dört Halife ve Sünnet

e-Posta Yazdır PDF

Yüce Allah, Hz. Peygamber efendimizi bütün insanlığa örnek, önder, imam ve lider olarak gönderdi. Bu gerçeği de Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade etti. “Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Kur’ân-ı Kerîm, el-Ahzâb sûresi, 33/21)


Bu âyet-i kerimede, Hz. Peygamber efendimizin, Yüce Allah’ın rızasını kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, aynı zamanda en büyük fazilet numûnesi olduğu anlatılmaktadır. Böylece Hz. Peygamber’in, hislerine mağlup insanları memnun etmek ve onlara pratik değerden mahrum birtakım nazarî kâide ve kurallar öğretmekle görevli olmayıp, onun hedefinin, insanlığa amelî kâide ve kurallar öğretmek ve kâideleri kendi yaşayışıyla izah ve tarif etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır. Buradan hareketle, onun hayatı ve sîreti incelenirken bu nokta asla gözden uzak tutulmamalıdır. O, bize söylediği ve bizden yapılmasını istediği her şeyi bizzat yapmış ve uygulamış bir peygamberdir. Onun yaptıklarını ve bizden yapmamızı istediklerini bizim yapmamız da sünnettir.


Sünnet denilince, her nedense biz Müslümanların aklına ya farz namazlardan önce ve sonra kılınan ilâve namazlar veya nafile ibadetler veyahut da Hz. Peygamber efendimizin yeme, içme, giyme, oturma, kalkma şekilleri akla geliyor. Evet, bunlar sünnettir. Bu sünnetlerin başımızın üstünde yeri vardır. Yaptığımız zaman bizi peygamberimize benzeten ve dolaysıyla bizi Rabbimize kavuşturan her şeyin elbette bir değeri vardır ve elbette bunlar sünnettir. Çünkü Allah, bizim, peygamberimize tâbi olmamızı emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân sûresi, 3/31)


Biz bu âyet-i kerimeye iyice dikkat ettiğimiz zaman görürüz ki, Hz. Peygamber’e uyma konusunda herhangi bir alan belirlenmemiş, ‘mutlak uyma’ ifâde edilmiştir. Yani ‘ibâdetlerde bana uyun, dünya işlerinizde istediğiniz gibi hareket edin’ denilmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılan şudur: Yüce Allah, Peygamberimize diyor ki, Yâ Muhammed! Müminlere de ki, beni seviyorlarsa her konuda ve her işte sana uysunlar. Hiçbir işte kendi başlarına hareket etmesinler.


Şimdi biz, kendimize bakalım! Acaba her konuda ve her işte Hz. Peygamber efendimize mi uyuyoruz, yoksa kendi bildiğimiz yolda mı yürüyoruz? Yoksa işimize geldiği zaman sünnete tâbi oluyor, işimize gelmediği zamanda ondan yüz mü çeviriyoruz? Yoksa dini konularda ve ibâdetlerde sünnetleri uyguluyor, dünyalık işlerde de zamanın gereklerine mi tâbi oluyoruz? Dini ve dünyevî ayırımı da neye göre yapıyoruz? Gerçekte böyle bir ayırım var mıdır acaba?


Saygı değer okuyucularım! Hz. Peygamber efendimizi en iyi anlayan ve onu en iyi bilen sahabe-i kiram efendilerimizdir. Onların içinde de peygamberimize en çok benzemeye çalışan dört halifedir. Şimdi biz, onların hayatlarına bir bakalım; bakalım ki onlar, sünneti nasıl anlamış ve nasıl uygulamışlar? Baktıktan sonra biz de onlar gibi olmaya çalışalım.

Hz. Peygamber efendimiz, 08 Haziran 632 Pazartesi günü sabah namazını câmide Hz. Ebû Bekir’in arkasında kıldıktan sonra evine geldi ve kuşluk vakti vefat etti. Müslümanlar, öğle namazını kılmadan önce Hz. Ebû Bekir’i devlet başkanı seçti ve ona hemen biat ettiler. Hz. Ebû Bekir, sahabe-i kiram içerisinde Hz. Peygamber efendimizi en iyi tanıyan ve ona en yakın olan kimseydi. Ömrü boyunca onunla beraber olmuştu. Ev halkı ile birlikte onun emrinde çalıştı. Halife olur olmaz, onun yolundan gideceğini ve onun sünnetine bağlı kalacağını beyan etti. Hem ibadet hayatında hem siyaset hayatında Hz. Peygamber’in sünnetinden ayrılmadı. Kararlı tutumu, istişareye önem vermesi ve bir de ehil olan insanlara görev vermesi ile Hz. Peygamber efendimizin sünnetini yaşattı. Yalancı peygamberleri bertaraf etme konusunda ve bir de Ridde olaylarının üzerine gitme konusundaki kararlılığı, İslâm Devleti’nin sağlam temeller üzerine oturmasını sağladı. Hz. Peygamber efendimizin, ömrünün son günlerinde hazırladığı ve genç sahabi Üsâme komutasında Bizans üzerine göndermeyi düşündüğü orduyu, göndermemesi konusunda kendisine fikir beyan edenlere verdiği cevap, Hz. Ebû Bekir’in kararlılığını gösteren güzel bir göstergedir. Yalancı peygamberlerin ve Ridde olaylarının çıkardığı gâileden dolayı orduyu göndermekten vazgeçmesini tavsiye edenlere o, şöyle dedi: “Arslanların gelip beni kapacağını bilsem, şehirde benden başka kimse kalmasa da orduyu göndereceğim. Çünkü bu ordunun ve başında da Üsâme’nin gitmesini Rasûlullah emretmişti.”


Hz. Ebû Bekir idarede iki yıl kaldı. Bu iki yıl içerisinde çok şeyler yaptı. Ridde olaylarını bastırdı ve yalancı peygamberleri bertaraf etti. Devrin iki süper gücü olan Bizans ve Sâsânî imparatorluklarına savaş açtı ve her iki cephede de üstün zaferler kazandı. Bütün bu yaptıklarını çevresindeki sahâbîlerle istişâre ederek yaptı. Çünkü o, Hz. Peygamber’den öyle görmüştü. Vefat etmeden önce yerine Hz. Ömer’i tayin etti. Müslümanlar da onu tayin ettiğini kabul etti ve Hz. Ömer’e biat ettiler.


İkinci Halife, dillere destan başarılara imza attı. O da kendinden önceki halife gibi Hz. Peygamber’in yolunu ve sünnetini izledi. Hz. Ebû Bekir’in istişare ve karalılığına Hz. Ömer de teftiş ve denetlemeyi ilâve etti. Ayrıca, asabiyeti etkisiz hâle getirdi ve bunu yanında İslâm kardeşliğine önem verdi. Cahiliye âdeti olan kabilecilik anlayışını tamamen ortadan kaldırdı. Kendi ailesinden ve Hz. Peygamber’in ailesinden hiç kimseye devlet görevi vermedi. Gerçekten üstün ve kabiliyetli bürokratlarla çalıştı. Valiler ve komutanlar dâhil, bütün devlet memurlarını sıkı bir kontrol altına aldı. Ayrıca, Hz. Ebû Bekir’in açtığı iki cepheye üçüncü cephe olan Mısır cephesini ilâve etti. Her üç cephede de üstün başarılar elde etti. Tarihin derinliklerinden gelen Sâsânî İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silip attı. Suriye bölgesini ve Mısır topraklarını Bizans İmparatorluğu’nun elinden aldı. Yoksullara maaş bağladı. Ülkesinde aç ve sefil kimse kalmadı. Adâleti sağladı; on yıl kurt ile kuzu birlikte otladı. 


Bildiğiniz gibi Hz. Osman ve Hz. Ali bacanaktırlar. İkisi de Hz. Peygamber efendimizin damadıdır. İkisi de Hz. Peygamber’in terbiyesinde yetişmişlerdir. Hz. Osman, hayâ ve iffeti ile Hz. Ali ise ilmi ve kahramanlığı ile ön plana çıkmışlardır. Hz. Osman zengin bir tüccardı. Halife olduğu zaman bile malını Allah yoluna harcardı. Hz. Ali’nin ömrü, İslâm uğrunda geçmiş ve ikisi de bu yolda şehid olmuşlardı. Her ikisi de ibadet ve İslâmî konularda sünnete çok düşkün ve Hz. Peygamber’in yolunun tavizsiz izleyicileriydi.


Saygı değer okuyucularım! Lütfen, sünneti sadece ibadetlere hasretmeyin. Düşmanların istediği de budur. Yani ‘düşmanlar sizin sünnete sarılarak ibadet etmenizi isterler’ demiyorum. Demek istediğim şudur ki, ‘düşmanlar sizin bu kötü gidişi değiştirmek için Hz. Peygamber’in sünnetini ve siyasetini örnek almanızı istemezler. Gelin, hep beraber, Hz. Peygamber’in bu kötü gidişi değiştirecek sünnetlerini tespit edelim ve onları hayatımıza taşıyalım diyorum.’ Bunu yaptığımız zaman, dört halife efendilerimiz gibi biz de bu dünyaya Hak ve adâleti hâkim kılarız. Bunu yapmayalım diye farkında olmadan bizi birbirimize düşürüyorlar. Lâik-antilâik, alevî-sünnî, ehl-i sünnet-ehl-i bid’at, radikal-gelenekçi gibi sun’î ayırımlarla bizi birbirimize düşman ediyor ve kendileri kenarda kıs kıs gülerek bizi izliyorlar. Yapmayın, lütfen yapmayın; böyle yapmayın! Başkalarının gündemine göre hareket etmeyelim. Gelin, gündemimizi biz yapalım.