Ey Sariye! Dağa Doğru Dağa Doğru!

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber efendimiz vefat
ederken (11/632) Arap Yarımadası
Müslümanlar tarafından tamamen fethedilmişti.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) devrinde
(632-634) fetih hareketleri Arap
Yarım adası’nın dışına taştı. Bu dönemde
açılan Irak ve Suriye cephelerinde
cihad eden sahâbe-i kiram efendilerimiz,
gittikleri her yeri kolaylıkla
fethediyor ve İslâm’ı daha uzak yerlere
götürüyorlardı.
Birinci halife Hz. Ebû Bekir (r.a.)
zamanında iki olan fetih cephesi, ikinci
halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında (634-
644) üçe çıktı. İslam orduları Irak, Suriye
ve Mısır cephelerinde fetih hareketlerini
devam ettiriyor ve Yüce
Allah’ın yardımıyla gittikleri yerlerde
galip geliyorlardı. Bu üç cephede de
Hz. Peygamber’in dizinin dibinde yetişen
sahâbe-i kiram efendilerimiz, dillere
destan olacak başarılara imza atıyorlardı.
Her biri velâyet makamına
çıkmış olan bu veliler ordusu, kendilerinden
sonra gelecek olan Müslümanlara
da örnek oluyorlardı.
Dört halife döneminde (632-661)
ve ondan sonraki dönemlerde Yüce
Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nun
dinini en uzak noktalara götürmek için
cihad eden mücâhidlere Allah’ın yardımı
kesilmeden devam etmiştir. Bilindiği
gibi bu yardımlar sevgili Peygamberimizin
mûcizesi, yardıma mazhar
olan veli kulların da kerâmeti olarak
kıyamete kadar devam edecektir. Biz,
bu yazımızda Yüce Allah’ın, iki veli kuluna
lütfettiği bir kerâmeti sizlerle birlikte
müşâhede edeceğiz.

Hz. Peygamber efendimizin vefatından sonra
Arap Yarımadası’nın kuzeyinden fetih hareketlerini
başlatan İslâm orduları, Irak cephesinde Sâsânî
İmparatorluğu ile, Suriye ve Mısır cephelerinde de
Bizans İmparatorluğu ile savaşıyorlardı. Hz. Ömer
zamanında Sâsânî İmparatorluğu’nun şehirlerinden
birçoğu fethedilmiş, sıra Nihâvend şehrine gelmişti.
İslâm askerlerinin gösterdiği üstün gayretler
neticesinde 21/642 yılında Nihâvend de fethedildi.
Nihâvend’in fethi, Medine’de bulunan halife Hz.
Ömer’e haber verilince, o da vakit kaybetmeden ordunun
küçük birliklere ayrılmasını ve her birliğin
kendisine ayrılan bölgeyi fethe devam etmesi emrini
verdi. Bu birliklerden birinin başında da komutan
olarak Sâriye bin Zenim el-Kinânî (r.a.) bulunuyordu.
Sâsânî topraklarında ilerleyen Sâriye ve ona
bağlı olan birlik, geçecekleri yol üzerinde bulunan
bir düşman yığınağını hedef aldı ve düşmanların
üzerine yürüdüler. Önce, İslâm ordusu baskın çıktı
ve düşmanları kuşattı. Tam bu sırada düşmana
yardım kuvveti geldi. Düşmanın sayısı artınca İslâm
ordusu çok büyük bir tehlike ile, belki de tamamen
yok olmakla baş başa kaldı. Şayet geri çekilir ve yakınlarındaki
dağa arkalarını verirlerse kurtulabilirlerdi.
İslâm ordusunun zor durumda kaldığı bu sırada
Hz. Ömer, Medine’de Cuma hutbesini
okuyordu. Hutbe esnasında gözlerini bir noktaya dikip
şöyle nidâ etmeye başladı:
“Ey Sâriye! Dağa doğru dağa doğru! Kurdun
hilesine karşı gaflet içinde olan çoban, koyunlarına
zulmetmiş olur.”
Hz. Ömer’in, kilometrelerce öteden kendisine
olan nidâsını duyan komutan Sâriye, onun emrini
yerine getirerek ordusunu dağa doğru çekti ve yok
olmaktan kurtuldu. Hem kurtuldu hem de düşmana
karşı zafer elde etti. Dağı arkalarına alan İslâm askerleri,
mücâdeleye devam etti ve başarıya kavuştular.
Hem komutan Sâriye hem de İslâm mücâhidleri,
halifenin kendilerine olan emrini duymuş ve
ona göre hareket etmişlerdir. Burada, hem kerâmeti
hem de itâatin neticesinde gelen fethi görmekteyiz.
(Geniş bilgi için bakınız: İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-
Nihâye,VII, 131-133.)
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.), konu ile alakalı
olarak şunları anlatır:
“Babam Ömer b. el-Hattab, bir Cuma günü
hutbe okurken, hutbenin arasında aniden: “Ya
Sâriye! Dağa doğru dağa doğru! Hâine güvenen
aldanır.” dedi. Bu sözleri duyan cemaat şaşırıp
birbirlerine bakmaya başladı. Cemaatin birbirlerine
bakıştığını gören Hz. Ali (r.a.): “Elbette, bunda bir
mânâ vardır.” dedi. Namaz bittikten sonra cemaat,
babam Hz. Ömer’e niçin böyle söylediğini sordular.
O da şöyle cevap verdi:
“Düşmanların, askerlerimizi yenilgiye uğratmak
üzere olduklarını gördüm. Ordumuz bir
dağ eteği üzerinden ayrılmak üzereydi. Eğer arkalarını
dağa verirlerse, düşmanla tek bir cepheden
savaşırlardı. Şayet dağı bırakır da açığa
çıkarlarsa helâk olurlardı. İşte bu durumu görünce
onların dağa sığınmalarını emrettim.”
Bir ay sonra işte bu ordudan bir müjdeci geldi.
Cuma günü babam Ömer’in hutbe esnasında söylediklerini
duyduklarını haber verdi ve dedi ki: “Bu
emir üzerine hemen dağı arkamıza aldık. Daha
sonra yüce Allah bize zaferi müyesser kıldı.” (İbn
Hacer, el-İsâbe,II,3.)
Aynı olayı Amr bin el-Hâris (r.a.) şöyle anlatır:
“Cuma namazından sonra, Hz. Ömer ile
çok samimi ve yakın arkadaş olan Abdurrahman
bin Avf (r.a.), halifenin yanına giderek ona
şöyle dedi: “Beni en çok üzen, insanların dedikodu
yapmalarına fırsat vermendir. Tam hutbe
okurken birden: “Ey Sâriye! Dağa doğru dağa
doğru!” diye bağırıyorsun. Bu ne demektir? Ne
demek istedin?”
Hz. Ömer, arkadaşı Abdurrahman’ın sorusuna
şöyle cevap verdi:
“Vallahi, ben o sözü gayr-i ihtiyârî söyledim.
Müslüman askerlerin bir dağ eteğinde savaştığını
gördüm. Önlerinden ve arkalarından saldırıya uğruyorlardı. Bu hali görünce onların
dağa doğru çekilmelerini istedim ve elimde olmadan
“Ey Sâriye! Dağa çekil, dağa çekil!” diye
bağırdım” dedi.
Daha sonra Medine’de herkes bu ordunun
habercisinin gelmesini bekledi. Nihayet, kumandan
Sâriye’nin elçisi şu haberi getirdi:
“Düşman Cuma günü bize saldırdı. Sabah
namazından ta güneşin tepemize geldiği vakte
kadar savaştık. Tam bu sırada:“Ey Sâriye! Dağa
çekil dağa!” diye nidâ eden bir ses duyduk. Hemen
dağa sığındık. Daha sonra da Yüce Allah’ın
izniyle düşmanı yenilgiye uğrattık.”
Bu haber üzerine, Hz. Ömer’i kınayanlar: “Bu
adamla uğraşmayın! O, Yüce Allah’ın lütuf ve keremine
nâil olmuştur” dediler. (Ebû Nuaym, Delâil,
Hz. Ömer’i dinleyen ve “O, Yüce Allah’ın lütuf
ve keremine nâil olmuştur.” diyenler çok haklıdır.
Çünkü Hz. Peygamber onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“Sizden önce yaşamış ümmetler içinde
kendilerine ilhâm olunan (velî) kimseler vardı.
Benim ümmetimin içinde de kendisine ilhâm
olunan (velî) biri varsa, o da hiç şüphesiz
Ömer’dir.” (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Fezâilü’ssahâbe
23.)
Hz. Peygamber efendimiz bu hadis-i şerifi ile
hem geçmiş ümmetler içinde hem de kendi ümmeti
içerisinde veli kulların bulunduğuna işaret etmektedir.
Hz. Ömer’in isminin açıkça zikredilmesi, onun
velâyetinden kimsenin şüphe etmemesine yöneliktir.
Hem sahâbî, hem velî, hem halife ve hem de şehîd.
Hz. Sâriye de ondan geri kalmıyor, kilometrelerce
öteden kendisine verilen komutu işitiyor ve
ona göre vaziyet alıyor. Neticede de zafere ulaşıyor.
Bize düşen, böyle mübârek zatların hayatlarını
çok okumak ve onların eteğine yapışarak Hz.
Peygamber’in yanına varmak oradan da cennete
ulaşmak. Rabbim hepimize bu şerefi nasip etsin.
(Âmin)