Dut Ağacının Uzayan Gölgesi

e-Posta Yazdır PDF

Şimdi İmam-Hatip Lisesi olarak bilinen okulların adı eskiden İmam-Hatip Okulu idi. İmam-Hatip Okullarında eğitim-öğretim yedi seneydi. Bu okulların orta kısmı dört sene, Lise kısmı da üç seneydi. Dört senenin sonunda orta kısmı bitirme imtihanı yapılır ve dört yıl boyunca okutulan bütün derslerden sorular sorulurdu. Haziran ayı boyunca bir ay devam eden bu imtihan sözlü olurdu. Yedinci senenin sonunda da aynı şekilde lise bitirme imtihanları yapılırdı. Orta kısmı bitirenler imam olma hakkını kazanıyorlar, liseyi bitirenler de imtihanla Yüksek İslâm Enstitüsü’ne girebiliyorlardı. Bu imtihan önce yazılı oluyor, yazılıyı kazananlar da sözlü imtihana giriyorlardı. Yedi sene İmam-Hatip Okulunda okuyan ve oradan Üniversitelere gitmek isteyenler de Lise fark derslerini verdikten sonra Üniversite imtihanına girme hakkı kazanıyorlardı. Erken hayata atılmak isteyenler orta kısmı bitirdikten sonra hemen imam oluyorlar ve yuvalarını kuruyorlardı. Lise kısmını bitirdikten sonra yüksek tahsile gidemeyenler de imam veya Diyanet’in açtığı imtihanla vâiz oluyorlar ve onlar da erkenden hayata atılıyorlardı.


İmam-Hatip Okullarında eğitim-öğretim çok kaliteliydi. Hem okuldaki meslek dersleri öğretmenlerimiz, hem Türkçe-Sosyal dersi öğretmenlerimiz hem de fen-matematik derslerinin öğretmenleri kendilerini bize vakfeder ve bizi çok güzel yetiştirirlerdi. Biz de gece gündüz çalışırdık. Ayırım yapmadan her derse çalışırdık. Birbirimizle de yarışırdık. Her sınıfta hafızlar ve çeşitli medreselerde Arapça okumuş molla arkadaşlar olurdu. Onlardan da Kur’ân-ı Kerîm ve Arapça dersleri alırdık. Onların durumunu görünce, yaz tatilinde hem hafızlığa başlamaya hem de Arapça okumaya karar vermiştim.


1964-1965 eğitim-öğretim yılında birinci sınıfı okuduğum Erzurum İmam-Hatip Okulu yaz tatiline girince, ilçemiz olan Oltu’ya geldim. İlçe merkezinde imam olan babamdan hafızlık yaparken Aslan Paşa Câmii müezzini Selahaddin Koçak hocadan da Arapça okumaya başladım. Hoca efendi, ilçemizin hem tarihî hem de merkezî câmiinin müezziniydi. Rahmetli babası da aynı câmide müezzinlik yapmış olduğu için hocamızın evi câmiye yakındı. Yani hocamız baba evinde oturuyordu. Evi ile câmi arasında her türlü meyve ağacının bulunduğu bir bahçe vardı. Hocamız bizi ve kendisine Kur’ân-ı Kerim öğrenmek için gelenleri bu bahçenin içindeki büyük bir dut ağacının gölgesinde okuturdu. Ben, ‘Emsile’ ve ‘Binâ’ okumaya işte bu dut ağacının gölgesinde başladım. Haziran ayını Oltu’da geçirir, Temmuz ve Ağustos aylarında köy işlerinde amcalarıma yardım etek için köyümüze, Oltu ilçesinin İnci köyüne giderdim. Köyde de derslerime ara vermez, köyümüzün imamı Osman Çelebi’den Kur’ân-ı Kerîm ve Arapça derslerimi devam ettirirdim. Üç yıl bu böyle devam etti. 


Daha sonra Sakarya İmam-Hatip Okulu’na geçiş yaptım. Orada okurken de yaz tatillerini İstanbul’da geçirir ve buradaki meşhur hocalardan istifade ederdim. Özellikle İsmail Ağa Câmii müezzini Hasbi efendinin derslerine katılırdım. Pazar günleri sabah namazını İsmail Ağa’da kılar ve namazdan sonra Mahmud efendinin sohbetini dinlerdim. Uzun olan ve fakat bıktırmayan feyizli sohbetleri ile hoca efendi aynı zamanda Arapça dersi yapardı. Âyetleri, hadisleri ve Arapça ibâreleri tercüme ederken dinleyen mollalara da Arapça kâideleri hatırlatırdı. Aynı gün öğle namazından sonra Emir Buhârî câmiinde Ali Yakup hoca efendinin ‘İhyâ’ derslerini takip ederdim. Hoca efendi İhyâ’yı Arapça aslından okur biz öğrenciler de ellerimizdeki kitaplarımızdan dersi takip ederdik. Arapça bilmeyen câmi cemaati de oturur bu dersi can kulağı ile dinlerdi. Ali Yakup hocamız Yugoslav muhâciriydi. Kendi memleketinde ve Ezher’de çok iyi okumuş bir âlimdi. Onu iyi tanıyabilmek için Ali Ulvi Kurucu hocanın hâtıralarını okumanızı tavsiye ederim. Türkçesi biraz zayıf olmasına rağmen ‘İhyâ’yı Ali Yakup hoca gibi güzel okutanı görmedim. Aynı gün ikindiden sonra da İskender Paşa Câmiinde Mehmed Zâhid efendini sohbetini dinlerdim. O mübârek zat da sanki gökten inmiş bir melek gibiydi. Pazar günleri bu üç mübârek zattan aldığımız feyiz bize bir hafta yeterdi. O zaman İstanbul’un Fatih muhiti bizim için mekteb ve medreseydi. Câmileri, tekkeleri, kur’ân kursları, imamları, müezzinleri, hâfızları, ezanları, mevlidleri, mevlidhanları ve hayır sahibi zenginleri ile bizi bağrına basan, göğsüne ve kucağına alan bir anne gibiydi. O zaman Fatih, biz Anadolu çocuklarının, evi, yuvası, barınağı ve sığınağıydı. Biz, aradığımız her şeyi orda bulurduk.


Yüce Allah beni 1972 yılında girdiğim İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Prof. Dr. Osman Öztürk hoca ile karşılaştırdı. Hocamız daha yeni doktorasını bitirmiş ve İstanbul İmam-Hatip okulundan bize tayin edilmişti. Medeniyet tarihi dersimize giriyordu. Kabına sığmayan bir yapısı vardı. Aradığım îmân, amel ve cihad aşkı onda vardı. Yurtta nöbetçi olduğu akşamlar bizimle yakından ilgilenir ve elimizden tutardı. Bizim okuduğumuz yıllar sene içinde imtihanlar yoktu. Haziran ayında sınıf geçme imtihanları yapılır, geçen geçer, geçemeyenler de Eylül’de ikmâl imtihanlarına girerlerdi. Osman hocamız, 1973’ün Haziran imtihanından önce “Arapça ve İslâmî ilimler okuyacak meraklı ve istekli öğrenciler arıyorum. Dört yıl benim yaptığım programa uyacak ve dizini kırıp oturacak ilim meraklısı adamlar arıyorum. Şartlarımı kabul eden varsa bana gelsin!” dedi. İlk müracaat eden ben oldum. Hocanın şartlarını kabul eden on arkadaşla hemen o yaz tatilinde derse başladık. Hocamızın şartları şunlardı: Yaz tatilinde, Şubat tatilinde ve bayram tatillerinde memleketinize gitmeyeceksiniz. Cumartesi ve Pazar günleri tatil yapmayacaksınız, devamlı okuyacaksınız. Zaten bizim istediğimiz de buydu. Hocamız, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’nın yönetimindeydi. Bu vakfın organizesiyle bize bir program yaptı. Mezun olduğumuz senenin yaz tatili de dâhil olmak üzere biz yaz-kış okumaya devam ettik. Hocamız, bayramlarda bize kısa bir izin veriyor, annemizin, babamızın ellerini öpmeye gönderiyordu. 


Osman hocamız, yazın kalacak yerlerimizi de ayarlıyordu. Kışın zaten Üsküdar-Bağlarbaşı’ndaki okulumuzun yatılı yurdunda kalıyorduk. Yazın da vakfın Laleli’deki merkezinde ders gördüğümüz için Fatih’te yer ayarlıyordu. Vefa’daki İlim Yayma yurdunda, bazen de Fatih Câmii’nin çevresindeki medreselerde kalıyorduk. Bu zaman zarfında çok güzel okuduk. Mehmet Sofuoğlu ve Bekir Sadak hocalarımızdan çok istifade ettik. Abdulkadir Kabakçı hocamızdan Arap edebiyatı ve belâğat okuduk. Mehmet Sofuoğlu hocamızdan tefsir okumanın zevkini yaşadık. Bekir Sadak gibi bir dehadan mantık, usûl ve hadis okuduk. Hocanın özel derslerine katılmayan onun nasıl bir deha sahibi olduğunu bilemez. İbrahim Eken hocanın ilminden ve tecrübesinden istifade ettik. Okul derslerimiz bu derslerimizi, bu derslerimiz de okul derslerimizi takviye etti, güçlendirdi. Osman hocamız bizden sonra da gruplar oluşturdu. Hocamız, bize sadece bize bu dersleri aldırmakla kalmadı; İstanbul’da tanımamız gereken yaşlı şahıslarla da bizi buluşturdu. Rahmetli Mahir İz hocanın yazın Beşiktaş’ta, Yahya Efendi dergâhındaki, kışın ise Erenköy’deki sohbetlerine de devam etmemizi sağlamıştı. Bu halkalarda okuyan ders arkadaşlarımın her biri şu anda değişik ilahiyat fakültelerinde akademisyen olarak çalışmaktadırlar. Bize bu imkânları hazırlayan Osman hocamızı rahmetle yâd ediyoruz.


Mezun olduğumuz 1976 senesinin yaz tatilinde de derslerimiz devam etmişti. O senenin Eylül ayında öğretmen olarak tayinim Alaçam İmam-Hatip Lisesine çıkmıştı. Elini öpmek ve duâsını almak için odasına gittiğim Osman hocam ile ayrılırken ikimiz de ağlıyorduk. Bir yandan gözyaşlarımı siliyor bir yandan da “Hocam! Üzerimizde çok emeğiniz var. Lütfen hakkınızı helâl ediniz!” diyordum. Hocam hem ağlıyor hem de bana ağır bir sorumluluk yüklüyor ve şöyle diyordu: “Mustafa! Gittiğin yerde sen de halka kurar ve okutursan, hakkım san helâl olsun! Yok, eğer okutmaz, bu vatanın evlatları ile ilgilenmez ve bildiklerini unutursan iki elim iki yakandadır, bunu bilesin!” Hocam, yine hocalığını gösteriyor ve beni hayat boyu canlı ve diri tutacak aşıyı yapıyordu. “Hocam! Size lâyık olmaya çalışacağım ve sizi hayat boyu unutmayacağım!” dedim ve ayrıldım. İki yıl kaldığım Alaçam İmam-Hatip Lisesi’nde, uzun dönem askerlik yaptığım Iğdır’da, askerlikten sonra görev yaptığım Sivrihisar İmam-hatip Lisesi’nde ve otuz beş yıldan beridir çalıştığım Erzurum İlahiyat fakültesinde hocama verdiğim sözü yerine getirmenin saâdeti içindeyim. Hocamın vasiyeti gereği devamlı okutuyorum. 


Doğup büyüdüğüm Oltu ilçesi, Erzurum’a yüz yirmi kilometredir. İstanbul’da okuduğum yıllar izine geldiğimde ilk Arapça hocamın elini öpmek ve namaz kılmak için gittiğim tarihi Aslan Paşa camiinde konuşabilecek bir genç arar bulamazdım. Kendi kendime “Allah’ım! Acaba bu câmilerin gençlerle dolu olduğu günleri görebilir miyiz?” derdim. Allah’ım o günleri de bize gösterdi. Rahmetli Erbakan hocamız, 1974 yılında girdiği koalisyon hükümetinde yeni İmam- hatiplerin açılmasına karar alınca benim ilçeme de bir okul açıldı. Halkımız çok ilgi gösterdi ve çocuklarını verdiler. Tarihi câminin yanındaki medreselerde açılan bu okulun öğrencileri câmiyi doldurmaya başladı. Ben de 1982 yılında Erzurum’a gelince hemen bu okulun öğrencileriyle ilgilenmeye başladım. İmam olan babamın câmisin boş olan bodrum katına bir yurt yapıp yüz kadar öğrenci ile burada ilgilenmeye başladım. Sonra da bir vakıf kurup bu çalışmaları legal hale getirdim. Çoğu hafız olan bu çocuklarla yaz kış devamlı ilgilendim. Her yaz tatilinde bunları alıp değişik yerlere götürdüm iki ay boyunca bunlarla dersler yaptım. Bir sene Erzurum’a, bir sene İstanbul’a, bir sene Rize’ye, …götürdüm ve başlarında ben kaldım. Arapça ve Kur’ân-ı Kerîm okuduk, değişik kitaplar okuttuk. Yani bu çocukları geleceğe hazırladık. Bu öğrencilerle iç içe oldum. Mesafeyi iyi ayarlayarak onların hem ağabeyleri hem hocaları oldum; yattıkları odada yattım, birlikte ders çalıştım. Beraber yemek yedim. Sabah namazı da dâhil beş vakit namazı cemaatle kıldık. Bunların büyük bir çoğunluğu, çeşitli üniversitelerde okudular ve şu anda her biri çok güzel yerlerde bulunuyorlar. 28 Şubat bu faaliyetlerimizi biraz sekteye uğrattı, ama şu anda yeniden toparlanıyoruz.


Rahmetli Osman hocamdan aldığım aşk ve heyecanı hiç kaybetmedim. Otuz beş yıldır Erzurum’da Üniversite öğrencileriyle ilgileniyorum. Arapça okutuyorum, sohbet ediyorum, yol gösteriyorum ve ellerinden tutuyorum. Gösterdiğim hedefi yakalayan, istediğim kitapları okuyup bitiren öğrencilerimle Şubat tatilinde umreye gidiyorum. Onların sevincini görüyor ben de bundan manevi bir zevk alıyorum. Benden daha çok da bu çocukları umreye götüren zenginler zevk alıyor. Allah onlardan razı olsun.


Yıllardan beri her Cuma günü, kandil gecelerinde ve Ramazan ayı boyunca Erzurum’da, üniversitemizin büyük câmiinde vaaz ve sohbetler yapıyorum. Terâvih namazını üniversite öğrencileri ile birlikte kılıyorum. Namaz sonrası ayaküstü yaptığımız sohbetler de çok bereketli ve kalıcı oluyor. Ayrıca her Pazar günü Oltu’ya gidiyorum. Öğle namazından sonra kadınlara, ikindi namazından sonra da erkeklere vaaz edip akşama Erzurum’a dönüyorum. Yatsı namazından sonra da yıllardan beri devam ettirdiğim ‘Asr-ı Saâdet’ sohbetlerini yapıyorum. Bu sohbeti şehrin en büyük salonunda kalabalık bir dinleyici kitlesine yapıyorum. Her kesimden katılan dinleyicilerimize Hz. Peygamber efendimizi ve sahâbe-i kirâm efendilerimizi anlatıyorum. Yurt içi ve yurt dışında da çağrıldığımız yerlere imkânlar ölçüsünde gitmeye çalışıyorum. Bazen öyle oluyor ki, sabah namazında çıktığım evime gece yarısında dönebiliyorum. Çok yorgun oluyorum, ama manen dinç ve huzurlu bir şekilde yatıp uyuyorum.


Saygıdeğer okuyucularım! Yukarıdan beri adı geçen çok muhterem hocalarımın büyük bir kısmı hakkın rahmetine kavuştu. Onların hepsini, özellikle Prof. Dr. Osman Öztürk hocamı rahmetle anıyor ve hocalarımın hepsinin Hz. Peygamber efendimize komşu olmaların diliyorum. Oltu’daki dut ağacının gölgesi ne kadar uzadı, gördünüz mü? Ne kadar insan bu gölgenin altına girdi, değil mi? Karanlığa küfretmeyelim, gelin, bir mum yakalım! Özellikle imam, müezzin, hoca, öğretmen ve akademisyen arkadaşlar! Sizi göreve çağırıyorum. Lütfen, yaz tatilini boş geçirmeyin, kendinize yazık etmeyin. Herkes, kendi suffasını kursun ve ashâb-ı suffasını oluştursun.


Saygıdeğer okuyucularım! Bu yazıda şimdiye kadar yapmadığım bir şeyi yaptım ve biraz kendimden bahsettim. Sizlerden özür dilerim, kusuruma bakmayın. Ben bu yazımla biraz da okuyucularımı yaz tatilinde İslâm adına bir şeyler yapmaya teşvik ettim. Siz de çevrenizi teşvik ediniz lütfen!