İlim ve İstikâmet

e-Posta Yazdır PDF

Sözlükte doğruluk, dürüstlük, nâmuslu hareket etme ve doğru davranış mânâlarına gelen istikâmet, Müslümanın vazgeçilmez özelliklerinden biridir. İstikâmet üzere olmak zordur ama bu, Müslüman için bir süstür, zînettir. İstikâmet üzere yaşamak Yüce Allah’ın emri, sevgili Peygamberimizin de sünnetidir.


Ashâb-ı kirâm: “Ey Allah’ın elçisi! İhtiyarlık sana çabuk geldi.” dediklerinde, Hz. Peygamber onlara şöyle cevap vermişti: “Saçımı, Hûd sûresi ve benzeri sûreler ağarttı.” Hz. Peygamber’in saçının ağarmasına sebep olan Hûd sûresindeki bir âyetin meâli şöyledir: “O halde (ey rasûlüm) sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi istikâmet sahibi ol…”(Hûd sûresi, 11/12). Yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile Hz. Peygamber’e ve beraberindekilere istikâmet üzere olmalarını emrediyor.

Yüce Allah,  Kur’ân-ı Kerîmde mü’minleri hedefe, yani cennete götürecek yolu “Sırât-ı müstakim” diye isimlendiriyor. Biz de her gün kıldığımız namazların her rekâtında okuduğumuz Fâtiha sûresinde:  “Ya rabbi! Bizi sırât-ı müstakim’e hidâyet eyle, doğru yola ilet!” diye duâ ediyoruz. Bu şekilde duâ etmemizi de bize rabbimiz öğretiyor. Hedefe varıncaya kadar Sırât-ı müstakimde yürüyenlere de istikâmet sahibi mü’minler diyoruz. 


İstikâmet üzere yaşamanın çok zor olduğunu Hz. Peygamber efendimizin yukarıdaki sözünden anlıyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki, cennet zor olan şeyler karşılığında kazanılır.


“İstikâmet, Arapça bir kelimedir, ne manaya geldiğini bilmiyoruz, biraz açıklar mısınız?” diyen okuyucularımıza şu açıklamayı yapalım. İstikâmet, hedefe giden yolda dik ve sapmadan yürümek demektir. Hem yolun dosdoğru hem de yürüyenin dosdoğru olması demektir. Dik duruş, esas duruş, onurlu ve kararlı yürüyüş demektir. İstikâmetin zıddı, sapma, yamuklaşma, eğilme, bükülme ve neticede şahsiyetsiz hale gelmedir. Zamanımız Müslümanlarının en büyük problemi de budur. İnsanımız boş çuval gibi; bir türlü ayakta duramıyor. Ayakta duramayanın yürümesi mümkün değildir. İstikâmet üzere olanlar, ayakta durmasını ve yürümesini bilenlerdir. Konu ile alakalı Kur’an-ı Kerimdeki iki âyetin meâli şöyledir:

“Gerçekten, “Rabbimiz Allah’tır.”  deyip sonra da istikâmet üzere olanlara melekler iner: “Korkmayın, üzülmeyin size söz verilen cennete sevinin” (derler) (Fussilet sûresi, 41/30).


“Doğrusu, “Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra da istikâmet üzere olanlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. İşte onlar, cennetliklerdir. Yapmış oldukları güzel amellere karşılık, cennette temelli kalacaklardır.” (Ahkâf sûresi, 46/13-14).


Bu yazıyı merhum Seyyid Kutub’un, Ahkâf süresindeki âyeti tefsir ederken söyledikleri ile süslemek istiyorum. “Rabbimiz Allah’tır”  sözü söylenip geçilen bir söz değildir. Sadece vicdanlarda yer etmiş bulunan bir inancın ifadesi de değildir. Bu söz mükemmel bir hayat nizâmının ifadesidir. Bütün hareket ve heyecanları içine alan bir duygu ve düşünce ölçüsü getiren, insanlar ve eşya için, hareketler ve hadiseler için ve bu dünyadaki her türlü bağlılık ve münasebetler için bir değer ölçüsü getiren sistemin ifadesidir…


“Rabbimiz Allah’tır” O’na ibâdet eder ve O’na yöneliriz. O’ndan korkar ve O’na dayanırız. O’ndan başkasına hesap vermez, O’ndan başkasından korkmaz ve O’ndan başkasına gönül bağlamayız. Ancak O’nun hükmüne boyun eğer, ancak O’nun şeriatine bağlanır ve ancak O’nun hidâyetini benimseriz. Biz Allah’a bağlanarak onunla râbıtamızı devam ettiririz…

Seçilen yolda dosdoğru yürümek, doğrusu pek zor ve değişik tehlikelerle çevrilidir. Yolda yığınlarca dikenler, engeller ve çöküntüler vardır. Her yandan gelen sapık sesler ve çığlıklar duyulur.


“Rabbimiz Allah’tır.” İşte yol budur. Bu yolu bilip seçtikten sonra ikinci basamak, o yolda dosdoğru yürümektir. Allah’ın kendilerine bilgi ve istikâmet lutfettiği kimseler de seçkin kimselerdir. Ve onlar için “korku yoktur ve üzülecek değillerdir.”  Neden korksun onlar ve niçin üzülsünler ki? Gittikleri yol doğru yoldur. Ve bu yolda mutlak neticeye varacakları yer garantilidir.”


İnsanımızda istikâmet (dik duruş)eksikliği gördüğüm için bu sıralar yaptığım konuşmaları ve yazdığım yazıları hep bu konuya tahsis ediyorum. Sıradan insanımız, âlimimiz, öğrencimiz, siyasetçimiz velhâsıl hepimiz boş çuval gibi yığılıp kalıyoruz. Geri adım atıyoruz, teslim oluyoruz, kendimizi inkâr ediyoruz, geçmişimizi yargılıyoruz, “gömleği çıkardık” diyoruz. Bütün bu olumsuzluklar, şahsiyet bozukluğundan, kimliksizlikten ve tutarsızlıktan ileri geliyor. İnsanımızı yetiştirmesi ve yönlendirmesi gereken âlimlerimizde, hocalarımızda ve ilâhiyatçılarımızda bir dünyevîleşme ve köşeye çekilme gibi istenmeyen durumlar görülüyor. Hâlbuki fertleri ve toplumları âlimler yetiştirir. Âlimler cemiyetin tuzudur: onlar, toplum kokmasın ve çürümesin diye vardır. Onların şahsında bir araya gelen ilim ve istikâmet insanımıza azık olacak ve çürümek üzere olan yapı bununla dirilecektir.


Dik duruşu, istikâmeti, İslâm’ın her türlü meselesi ile ilgilenişi bakımından gerçek âlim olanlar her devirde gelip geçmiştir. Aradan asırlar geçmesine rağmen onların isimleri hâlen daha yaşamaktadır. Çünkü onlar Hz. Peygamber efendimizin gerçek vârislerindendir. İşte o vârislerden biri de İmâm-ı Âzam Ebû Hanife hazretleridir. Onun, çileli ve meşakkatli bir hayatı vardır. Hayatı, İslâmî mücadele ve ilmi hizmetlerle doludur. “Ben ilmî faaliyetlerle meşgûlüm, İslâmî mücâdelelere katılamam” dememiştir. Hem ticâretle meşgul olmuş, hem ilim tahsil etmiş ve talebe okutmuş ve hem de istikâmet ve dik duruşu ile ümmetin önünde önder olmuştur. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından neşredilen İslam Ansiklopedisinde onun hakkında yazılan maddeden bazı bilgileri kısaltarak aktarıyorum.


“699 yılında Kûfede doğdu. Ticaretle uğraşan varlıklı bir ailenin çocuğudur. Kendisi de hem ticaret hem de ilim ile meşgul oldu. Küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerim’i ezberledi. İlim meclislerine devam etti. Devrinin seçkin âlimlerinden pek çoğu ile görüşme ve onlardan ilmi yönden faydalanma imkânı buldu. Ömrünün elli iki yılı Emevîler, on sekiz yılı Abbâsîler döneminde geçen Ebû Hanîfe, Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân’dan başlayarak son halife ikinci Mervân zamanına kadar geçen bütün olaylara, Hilâfetin Emevîler’den Abbâsîlere geçişine ve Abbâsî halifelerinden Ebu’l-Abbas es-Seffah ile Ebû Cafer el-Mansûr dönemlerinde gelişen olaylara şahit oldu. Ebû Hanîfe’nin Ehl-i beyt’e karşı kalbî yakınlık ve bağlılık duyduğu ve Hz. Ali evladını sevdiği kesindir. Bu sebeple Emevîler’in Ehl-i beyt’e karşı tutumları sertleşince Ebû Hanife onları açıkça tenkid etmekten çekinmemiştir. Hatta Emevîler’e karşı ayaklanma başlatan Hz. Ali evladını maddî ve manevî bakımdan desteklemiştir. Kendisi gibi dik duruşlu âlimleri de safına alan Ebû Hanîfe, Emevî saltanatının sarsılmasına sebep olmuştur.  Son Emevî halifesi ikinci Mervân bu âlimlere devlet memurluğu, Ebû Hanîfe’ye de Kûfe kadılığı teklif etmiş, fakat onlar bu görevleri kabul etmemişlerdir. Bunun için Ebû Hanife dövülmüş ve hapse atılmıştır. Sağlığının bozulması ve durumunun kötüye gitmesinden dolayı hapisten çıkarılan imam, Mekke’ye gitmiş ve hilafet Abbâsîler’e intikal edinceye kadar orda kalmıştır.


Abbâsîler’in Hz. Ali evladına karşı yumuşak davranmasından dolayı Ebû Hanife arkadaşları ile birlikte Abbasîler’e bîat etti. Bîat için Kufe’ye gelen imam, ders halkasını kurmuş ve eskisi gibi ders vermeye devam etmiştir. Bir müddet sonra Abbasiler de Emevîler gibi Hz. Ali evlâdına sert davranmaya başlayınca Ebû Hanife onlara karşı da açıkça tavır almaya başlamıştır. Hatta açıktan Hz. Ali evladına destek vermiştir. İmamı kendi safına çekmek isteyen halife Mansûr ona Bağdat şehrinin kadılığını teklif etmiş, Ebû Hanife bu teklifi kabul etmemiştir. Bunun sonucu olarak Bağdat’ta hapse atılmıştır. 767 yılında vefat eden Ebû Hanife’nin ismi kıyamete kadar yaşayacak, ona zulmedenler de öbür dünyada cezalarını göreceklerdir.


Kaynaklar Ebû Hanife’nin kanaatkâr, cömert, güvenilir, âbid ve zâhid bir kişi olduğunda, bütün ticarî işlem ve beşeri ilişkilerinde bu özelliklerinin açıkça görüldüğünde görüş birliği içindedirler. Kazancına haram ve şüpheli gelir karıştırmamaya özen gösterirdi. Ebû Hanife, derin fıkıh bilgisinin yanı sıra, inandığını ve doğru bildiğini söylemekten ve onun mücâdelesini vermekten çekinmeyen güçlü bir ideal ve cesarete sahipti. Hayatı bu yönüyle de mücadele içinde geçmiş, bu uğurda birçok sıkıntı ve mahrûmiyete katlanmıştır. Gerek Emevîler ve gerekse Abbâsîler devrinde halife ve valilerin yaptığı zulümlere karşı çıkmış, onların yanlış ve haksız tutumlarını tasvip etmiş olmamak ve halk nazarında onlara meşrûiyyet kazandırmamak için halifelerden gelen hediyelerin, yapılan görev tekliflerinin hiçbirisini kabul etmemiş, işkenceyi ve hapsi tercih etmiştir.


Ümmete dik duruşlu olmayı tavsiye edecek ve kendisi de dik duruş sahibi olacak âlimlere ne kadar çok ihtiyacımız var. Böylelerini esirgeme bizden Allah’ım!