Devamlı Verelim

e-Posta Yazdır PDF

Cerir b. Abdullah, Ashâb-ı kirâm’ın en güzeli ve en uzun boylusuydu. Hz. Ömer “Cerir, bu ümmetin Yûsuf’udur” derdi. Sahâbe’nin en güzeli olan Hz. Cerîr, şâhid olduğu bir olayı ve bu olay üzerine gelişen Hz. Peygamber Efendimizin sözlerini bize şöyle naklediyor: 


“Günlerden bir gün erken vakitlerde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunuyorduk. O esnada, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbise veya abâlarını delerek başlarından geçirmiş ve kılıçlarını kuşanmış, tamamına yakını, belki de hepsi Mudar kabilesine mensup, neredeyse çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onları bu derece yoksul görünce, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’ in yüzünün rengi değişti. Eve girdi ve sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti; o da okudu. Bilâl kâmet getirdi ve Allah Rasûlü namaz kıldırdı. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem  bir hutbe irâd etti ve şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Allah, şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir” (Nisâ sûresi, 4/1)


Sonra da Haşr sûresinin sonundaki şu âyeti okuyarak konuşmasını devam ettirdi: “Ey iman edenler! Allah’dan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın” (Haşr sûresi, 59/18) 


Daha sonra şöyle devam etti: “Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir avuç bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin; hatta yarım hurma bile olsa sadaka  versin!” buyurdu.


Bunun üzerine ensardan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan aciz kaldığı, hatta kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahali birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu. Sonra da Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:


“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez.” (Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64) 

Saygı değer okuyucularım! Peygamber Efendimiz, huzuruna gelen her fert ve toplulukla ilgilenir, onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Hoşlanmadığı bir durum gördüğünde yüzünün rengi değişirdi. Sahâbe-i kirâm onun üzüntüsünü, sıkıntısını ve kederini yüzünden anlarlardı. Efendimiz’in saâdet ve sevinç hali de yüzünden anlaşılırdı. Bu hadisin ravisi Cerîr b. Abdullah, şâhit olduğu ve anlattığı bu olayda, onun her iki halini de aynı anda görmüş ve bize hikâye etmiştir.


Riyâzu’s-Sâlihîn isimli hadis kitabını şerh eden hocalarımız bu hadisin şerhinde şunları kaydediyorlar: “Bu olayda da görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, sahâbe-i kirâmı Kur’an’la eğitiyordu. Onları müjdelemesi, sevindirmesi, ümitlendirmesi, korkutması ve uyarması hep Kur’an’la veya Kur’an’ın doğrultusundaydı. Bazı kere onlara Kur’an’dan âyetler okur, kendisinin arzu ve isteklerinin o doğrultuda olduğunu hatırlatırdı. Bu durum, aynı zamanda kendisinden sonra nasıl hareket edilmesi gerektiğinin de bir işaretiydi. Böylece Kur’an-Sünnet birlikteliğini, içiçeliğini, ayrılmazlığını göstermiş oluyordu.


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendilerinden herhangi bir şey istediğinde, sahâbîler bütün imkânlarını seferber eder, onun emrini ve arzusunu yerine getirmek için âdeta birbirleriyle yarışa girerlerdi. Onların aralarındaki yardımlaşma ve ellerinde bulunanı paylaşma duygusu, sayısız örneklerinde görüldüğü gibi, eşsiz denecek seviyede idi. Peygamberimiz’in yüzünde hissedilen sevincin sebebi, kendi emrine âdeta koşarcasına uyulduğunu gözleriyle görmesi ve fakir insanların problemlerinin halledildiğine şahit olmasıydı.


Peygamber Efendimiz, bu davranışı iyi bir çığır olarak nitelendirmiştir. Çünkü burada bir yardımlaşma, bir cömertlik ve müslüman kardeşlerini kendi nefislerine tercih etme güzelliği vardır. Allah Teâlâ da bu nitelikleri sebebiyle mü’minleri şöyle över: “Zaruret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler” (Haşr sûresi, 59/9) 


İslâm dini, açları doyurmayı, çıplakları giydirmeyi, yokluk içinde olanların her çeşit zaruri ihtiyaçlarını karşılamayı, ümmetin zenginlerine, yerine getirilmesi gerekli bir vazife olarak yükler. Bu zaruri ihtiyaçları karşılanmadığı için kötülüğe itilen, suçlu duruma düşen veya hayatı tehlikeye girenlerden toplumu sorumlu tutar. Ferdî sorumluluğun yanında ictimâî sorumluluğu da getirir. Bu sayede toplumun fertleri arasında ictimâî muâvenet, sosyal yardımlaşma duygusu gelişir ve neticede müesseseleşir. İslâm toplumlarında yaygın olan sayısız vakıflar, bunun en canlı örneğini teşkil eder.


Açılan çığır iyi veya kötü olabilir. Bu çığırı açan ve o çığırda yürüyenler ecir, sevap veya günah kazanırlar. Bu hadiste, taşıyamayacağı kadar ağırlığı yüklenip gelerek yardım çığırını açan Medineli bir sahâbîden bahsedilmektedir. Peygamberimiz onun bu davranışını takdir ederek kendisini övdüğü gibi, onun yolunu ve izini takib ederek hayır işleyenleri de över. Fakat bu konuda en büyük fazilet, örnek ve önder olanındır. Onun açtığı yoldan giden herkesin ecrinden bir pay, o kişiye ayrılır. Fakat o çığırda yürüyenlerin sevabından da hiç bir şey eksilmez. Buna karşılık kötü bir çığır açana da büyük bir vebal vardır. O kötü çığırda yürüyen herkesin günahından bir pay, kendilerinin günahı hiç eksilmeksizin, o çığırı açana yazılır.


Daha önce bid’at hakkında bilgi verirken, kötü karşılanan yasaklanan bid’atın yanında iyi görülen bid’atın da olduğunu ifade etmiştik. İşte bu hadis, yasaklanan ve kötü karşılanan şeyin mutlak anlamda her bid’at değil, bâtıl ve sapıklık sayılan bid’at olduğunu göstermektedir. Çünkü iyi bir çığır açmak, önceden bilinmeyen ve uygulanmayan bir düşünceyi, bir eylemi ortaya koymaktır.” (Riyâzu’s-Sâlihîn Terceme ve Şerhi, II, 22-23, Erkam yayınları, İst. 2001)


Bir arkadaşımın köyde oturan yaşlı babası vefat etmişti. Arkadaşlarla birlikte o köyün her sabah ilçeye yolcu taşıyan minibüsünü kiralayıp köye başsağlığı için gittik. Köylülerden her biri, rahmetlinin iyiliğini anlatıyor ve arkadaşımıza “bizim bildiğimiz ve tanıdığımız kadarıyla babanız cennetliktir” diyorlardı. Sözü minibüs şoförü aldı ve şunları anlattı: “Rahmetliyi benden iyi tanıyan yoktur. Oğulları, torunları ve yakınları da benim kadar tanıyamazlar. Rahmetli, o yaşına ve rahatsızlığına rağmen her sabah köyün meydanına çıkar, şehire gitmek üzere arabama binen insanları izler ve sonra da bir yolunu bulup kimseye hissettirmeden “falan, falan ve falancalardan para alma; onların yol parasını akşam gel, benden al!” derdi. Ben de o yoksullardan para almazdım, akşam gider rahmetliden alırdım paraları. Yoksullar da zannederlerdi ki, ben onları parasız taşıyorum. Hâlbuki onların paralarını rahmetli veriyordu. Şimdi bu yoksulların parasını kim verecek? Evet, rahmetlinin bu iyiliğini benden başka hiç kimse bilmiyordu; şimdi anlatıyorum ki, belki içinizden onun yerini dolduracak bir yoksul babası çıkar.” Şoförün anlattıkları herkesin gözyaşlarını akıttı. Oğulları, sevinç gözyaşı döküyor bizler de onlara eşlik ediyorduk. Bir süre devam eden sessizlikten sonra ben, rahmetlinin oğullarına dönerek “ne güzel babanız varmış! Babanıza lâyık olmaya çalışın, onun maddî ve manevî mirasına sahip olun! Şu anda siz,  nasıl babanızla gurur duyuyorsanız; yerin altında o da sizinle gurur duysun.” dedim ve paylaşma infâk konusunda dilimin döndüğü kadar bir sohbet yaptım. Sonra da izin alıp geldiğimiz araba ile köyden ayrıldık. Yol boyunca şoför, rahmetli hakkında çok daha güze şeyler anlattı. Hem veren hem de verdiğini insanlardan gizleyen bu güzel insan yol boyunca duâ ettik. Rabbim, makamını cennet eylesin! Âmin!   


Verelim, saygı değer okuyucularım, verelim. Devamlı verelim. Ülkemize sığınan muhâcirlere, yoksullara, muhtaçlara, darda kalanlara, yolculara, öğrencilere, Allah yolundaki faaliyetlere, Allah rızası için verelim.