Kardeşlik Dediğin İşte Böyle Olur

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra Mekke’den gelen Muhâcirlerle Medine’nin yerlisi olan Ensâr’ı birbirine kardeş yaptı. Hicretten hemen sonra gerçekleştirilen bu olaya karşılıklı kardeşleştirme mânâsında “Muâhât” denildi. Muâhât, Medine’ye muhâcir akını devam ettikçe yürürlükte kaldı. Yeni gelen muhâcirlere yeni kardeşler bulundu. Muhâcirler, Medine’de Ensâr kardeşlerinin evinde kalıyor ve onlarla birlikte yeni bir hayata tutunuyorlardı. Bu bir müddet böyle devam edip gitti. Aradan biraz zaman geçince muhâcirlerden bir kısmı Medine’den ev satın alıp Mekke’deki eşlerini ve çocuklarını Medine’ye getirdiler. Artık iki toplum iyice birbirine kaynadı. Hicretin üçüncü yılında ise tarihin bir kere şâhid olduğu ve bir daha göremeyeceği şöyle bir olay cereyan etti.


Medine’de bulunan üç yahûdî kabilesinden biri olan Kaynuka oğulları ihanetlerinden dolayı hicretin ikinci yılında Medine’den sürgün edilmişler, onların başına gelenlerden ders almayan diğer yahûdî kabilesi Nadîr oğulları da Hz. Peygamber’i öldürmeye teşebbüs ettiklerinde dolayı hicretin üçüncü yılında Medine’den sürgün edilmişlerdi. Nadîr oğulları Yahudileri, geride birçok hurmalık, ekin, akar ile davar, sığır ve at gibi birçok hayvan bıraktılar. Ayrıca arkalarında 50 adet zırh, 50 adet miğfer, 340 kadar da kılıç kaldı.1


Bütün bu mallar, devlet malı olarak doğrudan doğruya Peygamber Efendimize mahsustu. Çünkü bu mallar, çarpışmadan, at ve deve koşturmadan elde edilmişlerdi. Bu mallara “fey” denilmiştir. Fey, Allah’ın, din düşmanlarından galebeyle değil, belki sürgün yahut cizye üzerine sulh olmak suretiyle Peygamber Efendimize tahsis buyurduğu maldır. Peygamber Efendimiz, bu malı dilediği yerlere sarfetmekte hürdü.


Kur’ânı Kerîm’de bu husus şöyle açıklanır:

“Allah’ın onların mallarından Peygamberine verdiği feye gelince, siz bunun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız. Fakat, Allah, peygamberlerini dilediği kimseler üzerine musallat eder. Allah, her şeye hakkıyla kâdirdir.” (el-Haşr sûresi, 59/6).


Yukarıda da dediğimiz gibi Medine’nin yerlileri olan Ensâr, Muhâcirlerin geçimlerini üzerlerine almıştı, onları kendi mallarına ortak etmişti. Bu sebeple, Muhâcirlerin idareleri onların omuzunda bir yük sayılıyordu.


Hz. Peygamber Efendimiz, bu ganimet mallarını yalnız Muhâcirler arasında bölüştürerek Ensârı’ın bu yükünü hafifletmek istedi. Bunun için onları çağırdı ve kendilerine şu iki alternatifi sundu:


a-) “İsterseniz Benî Nadir Yahudilerinin mallarından, Allah’ın bana verdiği malları, sizlerle Muhâcirler arasında bölüştüreyim. Eskiden olduğu gibi Muhâcirler yine evlerinizde otursunlar ve mallarınızdan faydalanmakta devam etsinler. 


b-)Yok, eğer isterseniz, bu malları sâdece Muhâcir kardeşleriniz arasında bölüştüreyim. Onlar da sizin evlerinizden çıksınlar, mallarınız da size kalsın!” 


Bu iki teklif karşısında kalan Medineli Müslümanlar içten ve gönülden şöyle dediler: “Yâ Rasûlallah, biz bu iki teklifi de kabul etmiyoruz. Biz, üçüncü bir teklif sunuyor ve diyoruz ki,  Nadir Oğullarının mallarını tamamen Muhâcir kardeşlerimiz arasında taksim ediniz ve o mallardan bize hiçbir şey vermeyiniz. Onlar şimdiye kadar olduğu gibi yine bizim evlerimizde otursunlar. Bizim mallarımızdan da istediğiniz kadarını alıp onlara veriniz!


O sırada Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı ve Ensâr kardeşlerine teşekkür ettikten sonra şöyle dedi: “Allah, sizi hayırla mükâfatlandırsın. Vallahi, bizimle sizin benzeriniz hiçbir yerde yoktur.” Peygamber Efendimiz de, “Allah’ım! Ensâr’ı ve Ensâr’ın evlâdlarını koru, onlara merhamet et!” diyerek dua etti.2


Medineli Müslümanların bu asil ve civanmert davranışı üzerine, onların medih ve övgüsü hakkında şu mealdeki âyeti kerîme nazil oldu: “Onlardan (Muhâcirlerden) önce (Medine’yi) yurt ve îman evi edinmiş olan kimseler (Ensâr), kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç meyli bulmazlar. Kendilerinde fakirlik ve ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) düşkünlüğünden ve cimriliğinden korunursa, işte muratlarına erenler onların tâ kendileridir.”        (el-Haşr sûresi, 59/9).


Bu güzel haslete “îsâr” derler. Îsâr, “Kişinin kendisi muhtaç iken, diğer kardeşinin ihtiyacını önde görerek yardımına koşması” demektir. Diğer bir ifadeyle, “kişinin, din kardeşini kendi nefsine, şerefte, makamda, teveccühte, hattâ maddî menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih etmesidir.” İslâm tarihi, isâr hasletinin şaheser misalleriyle doludur. 


Medine-i Münevvere’nin yerlileri olan Ensârı Kiram, bu davranışlarıyla hem Rasûlullah Efendimizin hoşnutluğunu, hem de Cenâbı Hakk’ın rızasını kazanmış oldular. Yüce Allah da bu ganimetler hakkında şöyle buyurdu: “Bir de (o gelirler-ganimetler) hicret eden yoksullara aittir ki, onlar yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmışlardır. Onlar, Allah’ın lütuf ve rızasını ararlar, Allah’a ve Rasûlüne yardım ederler. İşte gerçek mânâda sâdık olanlar onlardır.” (el-Haşr sûresi, 59/8).  


Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz de, Nadîr Oğullarından kalan ganimet mallarını, Cenâbı Hakk’ın da âyet-i kerîmesinde tavsiye buyurduğu gibi, yalnız Muhâcirlere taksim etti. Bu suretle onları Ensâr’ın yardımına ihtiyaç duymayacak hâle getirdi. Onlar da Ensâr kardeşlerinin evlerinden ayrılıp kendi evlerine taşındılar.


Peygamber Efendimiz, bu ganimet mallarından Muhâcirlerin hâricinde, Ensâr’dan Ebû Dücâne ile Süheyl b. Hüneyf e de, çok fazla fakir olduklarından dolayı bazı şeyler verdi.3


Saygı değer okuyucularım! Ensâr ve Muhâcir arasındaki kardeşliği onlar kadar olmasa bile, bir nebze olsun yaşamak durumundayız. Hz. Ebû Bekir Efendimizin dediği gibi, onlar gibisi dünya üzerinde yok, ama biz de onlara benzemek için varız. Onlara benzemek için ve onların dâvâsını yaşatmak için çırpınmalıyız. Haydi öyle ise, beraber gayret edelim. Muhâcir olup ülkemize ve bize sığınan Suriyeli din kardeşlerimiz için bir şeyler yapalım. Bunu bir lütuf bilelim, bir fırsat bilelim. “Yiğit bin yaşar fırsat bir düşer!” diyelim ve bu fırsattan istifade edelim. 


Kaynaklar

İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 58.

İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, II, 50-51.

İbn Hişâm, es-Sîre, III, 202.