Kâdisiye Savaşı

e-Posta Yazdır PDF

Kâdisiye Savaşı, Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında 15/636 yılında İslâm ordusu ile dönemin süper güçlerinden birisi olan Sâsânî İmparatorluğu ordusu arasında cereyan eden ve Müslümanlara Kuzey Irak’ın ve İran’ın kapılarını açan bir meydan savaşıdır. Bu savaşta İslâm ordusunun komutanı Sa’d b. Ebî Vakkâs, Sâsânî ordusunun komutanı da Rüstem’dir. Sa’d, Rüstem’in komutan yapıldığını ve onun çok sayıda askerlerle güçlendirildiğini halife Hz. Ömer’e bildirince, Hz. Ömer ona şöyle bir mektup yazdı: 


“Onlardan sana gelecek haberler ve onların sana getirecekleri durumlar seni üzmesin. Üzülme, Allah’tan yardım dile, ona güvenip dayan. Fars ordusunun komutanına görüş ve rey sahibi güçlü adamlarını gönder ki, onu imâna dâvet etsinler. Çünkü Yüce Allah, bu adamlarımızın dâvetini Farslıların gevşemesine ve sizin zafer kazanmanıza vesile kılacaktır. Her gün bana mektup yazarak durumu bildir.”


İslâm ordu komutanı Sa’d b. Ebî Vakkas, halifenin emrine uyarak savaş başlamadan önce Sâsânî ordu komutanı Rüstem’e elçiler göndererek onu İslâm’a dâvet etti. Ondan bir netice alamayan Sa’d, bu sefer de Sâsânî imparatoru (kisrâ) III. Yezdücerd’e bir heyet gönderdi ve onu Müslüman olmaya veya cizye vermeye dâvet etti. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’den böyle görmüş ve böyle öğrenmişlerdi. Önce İslâm’a dâvet edecekler, muhâtapları bunu kabul etmezse kendilerine cizye vermeleri teklif edilecek, onu da kabul etmezlerse kendileri ile savaşılacaktı. Hz. Ömer, komutan Sa’d’a bu mektubu yazarken elbette Hz. Peygamber’in, bu konudaki emirlerine imtisal ediyordu.


Hz. Peygamber’in terbiyesinde yetişen ve ondan öğrendiklerine dayanarak kendilerini İslâm’a veya cizye ödemeye dâvet eden İslâm ordu komutanının bu nazik dâvetine hem Rüstem hem de Kisrâ III. Yezdücedr, sert ve alaycı bir tavırla karşılık verdiler.


Savaş başlamadan önce Sa’d ile Rüstem arasında elçiler aracılığıyla görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler İslâm Tarihi kaynaklarında şöyle anlatılır: 


“Seyf b. Ömer, üstatlarından naklen şöyle demiştir: İki ordu karşı karşıya geldiği zaman Rüstem, Sa’d’a haber göndererek kendisine soracağı şeyler hakkında bilgisi olan akıllı bir adam göndermesini istedi. Sa’d da ona, Muğîre b. Şu’be’yi gönderdi. Muğîre, onun yanına varınca Rüstem ona şöyle dedi: 

“Siz, bizim komşularımızsınız. Biz, şimdiye kadar size iyi davranıyor ve size ulaşacak eziyetleri önlüyorduk. Şimdi memleketinize dönün. Dönüp giderseniz, önceden olduğu gibi ülkemize gelerek ticaret yapmanıza engel olmayacağız.” Muğîre de ona şöyle cevap verdi: 


“Biz, dünya peşinde değiliz. Bizim asıl istediğimiz ve amaçladığımız, âhirettir. Allah, bize bir peygamber gönderdi. Gönderdiği peygamberine şöyle dedi: “Dinime tabi olmayan kimselere şu Müslüman cemaati musallat kılacak ve bu Müslüman cemaat vasıtasıyla onlardan intikam alacağım. Müslümanları, hak din olan dinime bağlı oldukları sürece, gâlip ve üstün kılacağım. Dinimden yüz çeviren kişi mutlaka alçalır. Dinime bağlanan kişi de mutlaka yücelir.” 


Rüstem ona “Sözünü ettiğin din nedir?” diye sordu. Muğîre, Rüstem’e şöyle cevap verdi: “Bu dinin -onsuz hiçbir işin yarar sağlamayacağı- yegâne prensibi; Allah’tan başka hiçbir ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna iman etmek ve bir de Muhammed’in Allah katından getirdiği hükümleri tasdik etmektir.”


Rüstem, “Bu ne güzel bir şeydir. Başka bir umdesi de var mıdır?” dedi. Muğîre, “Vardır!” dedi ve şöyle devam etti: “Kulları, kullara kulluktan çıkarıp Allah’a kulluk seviyesine yükseltmektir.” “Bu da güzel bir şeydir. Başka bir şey var mı?” dedi Rüstem. Muğîre, “Bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdırlar. Onlar ana baba bir kardeştirler.” dedi.

Rüstem, “Bu da güzel!” dedi ve şöyle devam etti: “Söyler misin bana, eğer dininize girersek ülkemizden çıkıp memleketinize döner misiniz? 


Muğîre, “Evet, vallahi son ticaret veya herhangi bir ihtiyaç sebebi dışında ülkenize yaklaşmayız.” diye cevap verdi Rüstem’e. Rüstem de, “Bu da güzel!” dedi ve İslâm’a ilgi duymaya başladı.


Muğîre, yanından ayrıldıktan sonra Rüstem, kavminin reisleriyle İslâm’a girme konusunda müşâvere yaptı. Onlar, İslâm’a girmeyi reddettiler. Allah onları rezil rüsvay etsin. Zaten öyle de yaptı.


Sonra Sa’d, Rüstem’in talebi üzerine ikinci elçi olarak Rib’î b. Âmir’i gönderdi. Rib’î, Rüstem’in makamına girdi. Makamını altın işlemeli halılar ve ipek minderlerle döşeyip süslemişlerdi. Kıymetli yakut ve incileri, muazzam süsleri sergilemişlerdi. Üzerinde tacı ve diğer kıymetli eşyaları vardı. Altından bir taht üzerine oturmuştu. Rib’î ise eski elbiseler giymiş olarak makama girdi. Ama üzerinde kılıcı ve kalkanı vardı. Küçük bir ata binmişti. Makama yaklaşıp atının ön ayakları halının ucuna basıncaya kadar at üzerinde durdu. Sonra indi, atını oradaki minderlerin dayalı olduğu yerlerden birine bağladı. Üzerinde silahı, zırhı ve başında miğferi olduğu halde Rüstem’e yöneldi. Muhafızlar ona: 


“Silahını indir!” dedilerse de o şöyle dedi: “Ben, size kendi isteğimle gelmedim. Siz beni çağırdığınız için geldim. Bu şekilde içeri girmemi kabul ederseniz ne âlâ, yoksa geri döner giderim.” 


Rüstem, adamlarına “İçeri girmesine izin verin!” dedi. Bunun üzerine o da mızrağına dayanarak Rüstem’in tahtına doğru yürüdü ve içeri gidi. Rüstem ona şöyle bir soru sordu: “Sizi buralara kadar getiren sebep nedir? O da bu soruya şöyle cevap verdi:

“Yüce Allah bizi gönderdi ki, onun dilediği kimseleri kullara kulluk etmekten kurtarıp Allah’a kul yapalım, O kimseleri, dünya sıkıntısından kurtarıp genişliğe kavuşturalım. Dinlerin zülüm ve baskısından kurtarıp İslâm’ın adâletine kavuşturalım. Cenab-ı Allah bizi, kendisine imana dâvet edelim diye dini ile yaratıklarına gönderdi. Bu dini kabul eden kimsenin durumunu kabulleniriz ve kendisine dokunmadan geri döneriz. Ama bu dini kabul etmeyen kimselerle Allah’ın va’dini gerçekleştirinceye kadar savaşırız.”


Bu sefer Rüstem, “Allah’ın size va’d ettiği şey nedir?” diye sordu. Bu soruya Rib’î, “Cennet’tir. İmana gelmeyen kimselerle savaşarak ölen kimse için Cennet vardır. Hayatta kalan gâziler için ise zafer vardır.” diye cevap verdi. 


Rüstem, “Sizin söylediklerinizi dinledim. Ancak düşünüp karar vermemiz için bize süre tanır mısınız?” dedi. Rib’î, “Evet, ama ne kadar süre istersiniz? Bir ya da iki gün yeter mi?” dedi.


Rüstem, “Hayır, görüş sahibi ve kavmimizin reisi olan kimselerle yazışıp cevaplarını alıncaya kadar bize süre tanıyın.” deyince Rib’î de ona şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.v.), orduların karşı karşıya geldiği esnada düşmana üç günden fazla süre tanımayı bize sünnet olarak bırakmış değildir. Şimdi sen durumuna bak, kavminin durumunu da göz önünde bulundur. Bu süre içinde üç seçenekten birini seç!” 


Rüstem, karşısındaki şahsın bütün bir İslâm ordusu adına konuştuğunu gördü ve onun bu cesareti nerden aldığını anlamak için şöyle bir soru sordu: “Sen kavminin efendisi veya lideri misin?” 


Rib’î, bu soruya şöyle cevap verdi: “Hayır, değilim. Ama Müslümanlar, tek vücut gibidirler. Onların en aşağı seviyede olanları dahi en üst seviyede olanları adına himâye ve emân verebilirler.” 


Bu karşılıklı konuşmalardan sonra Rüstem, kavminin reisleriyle toplantı yaparak onlara şöyle dedi: “Bu adamın söylediği sözler kadar kıymetli ve tercihe şayan başka bir söz işittiniz veya duydunuz mu hiç?”


Rüstem’in adamları kendisine şöyle dediler: “Onun söylediği bu sözlere meyletmenden ve dinini bırakıp şu köpeğe uymandan Allah’a sığınırız. Onun üzerindeki yırtık pırtık elbiseleri görmüyor muydun?”

Rüstem, onların bu durumuna üzülerek kendilerine şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Elbiselere bakmayın, görüşe, konuşmaya, davranmaya ve davranışa bakın. Çünkü Araplar, giyim kuşam ve yiyeceklere önem vermezler. Asaleti korurlar. Soy sopu göz önünde bulundururlar.”


Rüstem ve adamları, ikinci gün İslâm ordusu komutanı Sa’d’a haber göndererek bir başka adam göndermesi talebinde bulundular. Sa’d da onlara Huzeyfe b. Mihsan’ı gönderdi. O da Rib’î’nin konuşmasına benzer bir konuşma yaptı. Üçüncü gün Muğîre b. Şu’be, bir daha onlara gitti. O da güzel ve uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşma esnasında Rüstem, Muğîre’ye şöyle dedi:


“Sizin, memleketimize girişinizin misâli, bir yerde bal gören karasineğin o yere girmesine benzer. Ve o sinek: “Beni bu bala ulaştıran kimseye iki dirhem vereceğim.” der. Balın yanına varınca içine düşüp boğulur. Kurtulmak ister, ama kurtuluş yolu bulamaz ve: “Kim beni buradan kurtarırsa ona dört dirhem vereceğim.” der. Sizin durumunuz bir bağdaki deliğe giren zayıf bir tilkiye benzer. Bağ sahibi onu zayıf görünce acıyıp kendi haline bırakır. Ama tilki semizleşip birçok şeyi bozduğu ve ifsat ettiği zaman bağ sahibi askerleriyle onun üzerine gelir, kölelerin yardımıyla onu kaçıp kurtulamadan vurup öldürür. Semizlediği için delikten çıkıp kurtulamaz ve canını verir. İşte siz de ülkemizden bu şekilde çıkacaksınız.”


Bu konuşmasından sonra Rüstem, galeyana gelerek öfkeli bir şekilde şöyle dedi. “Güneşe yemin ederim ki, yarın sizi öldüreceğim.” Onun bu tehdidine hiç aldırmayan ve çok soğukkanlı olan Muğîre de ona şu karşılığı verdi: “Sen de durumu yakın zamanda görüp anlayacaksın!” Muğîre’nin bu sözü üzerine Rüstem, biraz yumuşadı ve geri adım atarak şöyle dedi: “Size elbise verilmesini, komutanınıza da hem elbise hem binek hayvanı hem de bin dinar verilmesini emrettim ki, ülkemizden çekip gidesiniz.” 

Muğîre, bu gibi tekliflere itibâr etmediklerini Rüstem’e verdiği şu cevabı ile bir kere daha îlân etti: “Hükümranlığınızı gevşettikten, onurunuzu zayıflattıktan sonra mı bunu bize teklif ediyorsunuz? Ülkelerinizde bir süre kalacağız. Küçülmüş olarak kendi elinizle cizyenizi bize vereceksiniz. Ve istemeseniz de kölemiz olacaksınız.” Muğîre’nin korkusuz bir şekilde ve hiç sıkılmadan böyle demesi üzerine Rüstem, iyice öfkelenip galeyana geldi ve savaş kaçınılmaz oldu.


“Haftalar süren birbirlerini kollayıştan sonra savaş başladı ve çok şiddetli bir şekilde üç veya dört gün devam etti. Vücudundaki çıbanlardan dolayı rahatsız durumda olan Sa’d, fiilen çarpışmalara katılamadı ve orduyu kurdurduğu yüksekçe bir çardaktan yönetti… Müslümanların, ilk defa karşılaştıkları filler konusundaki tecrübesizlikleri birinci gün zor anlar yaşamalarına sebep oldu. İkinci gün toparlandılar; ancak çok şiddetli çarpışmaların cereyan ettiği üçüncü gün çok ağır kayıplar verdiler. Nihayet savaşın sonuna doğru Suriye’den gelen altı bin kişilik yardımcı kuvvetin desteği ve bazı komutanların zekice manevralarıyla üstünlüğü ele geçirdiler. Komutan Rüstem’in, Hil’al b. Ullefe tarafından öldürülmesinin ardından Sâsânî ordusu dağıldı ve büyük bir bozguna uğradı… Sa’d, İranlılar’ın ağır yenilgisi karşısında kazandıkları büyük zaferi, hemen her gün Medine dışına çıkarak habercilerin getireceği müjdeyi bekleyen Hz. Ömer’e bildirdi. Her iki tarafın da mevcutlarının en az üçte birini kaybettikleri bu savaşta Müslümanlar çok miktarda ganimet ele geçirdiler; bunların en kıymetlisi “direfş-i kâviyânî” adındaki kutsal İran sancağıydı.


Kâdisiye Savaşı, İslâm tarihinin en önemli zaferlerinden biridir. Müslümanlara büyük bir moral ve üstünlük hissi veren bu zaferle Irak’ın kapıları açılmış, İran’ın düşüşünün başlangıcı hazırlanmış, Sâsânîler’in başşehri Medâyin’in fethi sağlanmış, diğer fetihlere hız kazandırılmış ve Müslümanların ele geçirdikleri bölgelerde sosyopolitik örgütlenme teşvik edilmiştir. Kâdisiye Savaşı’na yüz civarında Bedir Gazvesi’ne katılan sahâbî, üç yüz on küsûr Bey’atürrıdvân’da hazır bulunan ve daha sonra Müslüman olan sahâbî, Mekke’nin fethine iştirak eden üç yüz sahâbî ve yedi yüz sahâbe çocuğu katılmıştı. Savaş öncesinde iki taraf arasında yapılan görüşmelerde Müslümanların ortaya koydukları tavır ve söyledikleri sözler, İslâm fetihlerinin etik temellerini açıklaması bakımından büyük önem taşımaktadır. Daha sonraki fetih hareketleri için slogan haline getirilen “Biz, insanları kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmek için geldik” cümlesi, Kâdisiye’nin armağanıdır.” 


Saygıdeğer okuyucularım, nerden nereye gelmişiz, değil mi? Yani nasıl bir yükseklikten nasıl bir alçaklığa düşmüşüz, değil mi? Hz. Peygamber efendimizin çevresinde yetişen ashâb-ı kirâmın izzet ve yüceliğine bakalım, bir de dönüp bizim düştüğümüz duruma bakalım. Bizi bu zilletten kurtar Allah’ım!