Zâlimler İçin Yaşasın Cehennem II

e-Posta Yazdır PDF

Hak ile bâtılın mücadelesi, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s)’in çocukları ile başladı. Hâbil ve Kâbil ile başlayan bu mücâdele kıyâmete kadar devam edecektir. Çünkü dünya imtihan dünyasıdır. Hak çizgide yerini alanlar bu imtihanı kazanacak bâtıl yolda yürüyenler de imtihanı kaybedeceklerdir. Hayat, sonu cennet veya cehennem ile sonuçlanan bir yürüyüştür. Herkes cennetini veya cehennemini bu dünyadan alıp gidecektir. Cennete, Allah’a inanan ve onun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçanlar giderken; cehennemi de zâlimler, kâfirler, fâsıklar, âsiler ve ahlaksızlar dolduracaktır.


Bugün dünyada bir zulüm düzeni hâkimdir. Firavun ve Kârun koalisyonunun zulmü kasıp kavurmaktadır dünyayı. Acaba bu böyle devam edip gidecek midir? Bu sorunun cevabını alabilmek için kitabımız Kur’ân-ı Kerime müracaat ediyoruz. Kur’ân bize bu dünyaya çok sayıda zâlimin gelip gittiğini haber veriyor. Bugünkü zâlimlerin sonlarının da çok acıklı ve insanlar için de çok ibretli olacağını haber veriyor kitabımız ve şöyle buyuruyor: “Zulmedenler, hangi dönüşe (hangi âkıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” (eş-Şuarâ sûresi, 26/227)


Yıllar önce bir Nemrûd gelmiş bu dünyaya. Saltanatını insanlara zulüm aracı olarak kullanmış; şımarmış ve ilahlık taslamış, Hz. İbrahim ile tartışmış; yenilince de onu ateşe atmaya karar vermiş. Böyledir zâlimler, yenilgiyi kabul etmezler. Büyük ateşler yakılmış ve Hz. İbrahim atılmış bu ateşlerin içine. Yüce Allah ateşe “yakma!” diye emir vermiş. İbrahim de çıkmış ateşin içinden sağ ve sâlim olarak. Çevredeki insanlar korkularından dolayı Nemrûd’un yanında yer almışlar. Bu mucizeyi gördükten sonra yine ayrılmamışlar onun yanından. Yüce Allah, Nemrûd’u bir sinek ile helâk etmiş; çevresindeki insanlar da unutulmuş gitmişlerdir. Hz. İbrahim ise hayır ile yâd edilmekte ve kıyâmete kadar da hayır ile yâd edilecektir.

Nemrûd’dan çok sonralar bir Firavun gelmiş bu dünyaya. Hz. Mûsâ ile mücâdele etmiş. O da Nemrûd gibi ilahlığını ilan etmiş. Çok zulmetmiş insanlara. Mazlûm insanların erkek çocuklarını onların gözleri önünde boğazlatmış; aşağılamış onları. Hz. Mûsâ’nın safına geçenlerin el ve ayaklarını kestirmiş; zulmün boyutlarını alabildiğine genişletmiş. Firavun ve veziri Hâmân, zulümleri ile Kârûn da parası ve paraya tapması ile meşhur olmuş. Yaptıkları zulüm ile hiç kimsenin kendilerinin karşısına çıkamayacağını zanneden bu hâinlerin sonu çok perişan olmuş. Yüce Allah bunları zulümleri içerisinde kıskıvrak yakalayıvermiş. Kârûn, bütün zenginlikleri ile toprağın içine gömülürken Firavun da denizde boğulmaktan kurtaramamış kendisini. Her ikisi de rezil olmuş; kıyâmete kadarda devam edecek bu rezillikleri ve bu rezillikleriyle anılacaklar. Herkes gülüyor onların üzerine; alay konusu oldular çünkü.


Bu dünyadan bir Ebû Cehil, bir Ebû Leheb ve onlara yardımcı olan nice müşrik gelip geçmiş. Yaptıkları işkencelerle Hz. Peygamber’i ve Müslümanları incitmişler ama neticede kendileri helâk olmuş; Hz. Peygamber ve Müslümanlar zafere erişmişler.


İslam dünyasını ve özellikle 1258 yılında Bağdat’ı yakıp yıkan Moğol sürüsü tarihe karışmış, yok olmuş. Ama Bağdat yerinde duruyor. İşgalciler geberip gitmiş; asıl yerli halk topraklarının sâkinleri olarak duruyor. Zulüm âbâd olmaz. Zâlimin iki yakası bir arya gelmez.


Bütün bunları Amerikalıların Irak’ta, Yahudilerin Filistin’de, zâlim Esed’in Suriye’de, Sırplar’ın Bosna’da, Rusların Çeçenistan’da, Çin’in Doğu Türkistan’da ve dünya zalimlerinin Afganistan’da yaptıkları zulümlerden dolayı yazıyorum. Müslümanlar, Amerikanın hedefinin yalnız Bağdat veya Basra olmadığını bilmeliler. Onların asıl hedefi İslâm dünyasının doğal kaynaklarını sömürmekle birlikte İstanbul, Şam, Kudüs, Kahire, Mekke ve Medine’dir. İsrâil’in hedefi Gazze değil, Anadolu’dur. Bu zâlimler, İslâm’ı yeryüzünden söküp atmak istiyorlar. Firavun ve Kârûn gibi güçlerine ve paralarına güveniyorlar. Müslümanları birbirine düşürerek kendilerini sağlama almak istiyorlar. Bunu yaparken de derenin taşı ile derenin kuşunu vuruyor ve bizi birbirimize kırdırıyorlar. Bunun için de câhil, ahmak, şuursuz ve büyük sözü dinlemeyen genç Müslümanları maşa olarak kullanıyorlar. Bütün dünya zâlimleri biz Müslümanları yok etmek için hesaplar yapıyorlar. Zâlimlerin bir hesabı varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı vardır ve Allah, hesabında yanılmayandır.


Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerimde zâlimlere meyletmememiz için bizleri uyarıyor ve şöyle buyuruyor: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız) Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (ondan da) yardım göremezsiniz!” (Hûd sûresi, 11/113) Bugün birçok Müslüman tarafından bu uyarıya kulak verilmediğini görüyoruz. Bu bizi üzüyor. Her zamankinden daha uyanık olmalıyız. “ılımlı İslâm’ın gündeme getirildiği şu günlerde daha radikal ve daha gelenekçi olmalıyız. Kâfirlere, zâlimlere ve fâsıklara karşı daha şiddetli, daha onurlu, daha izzetli bir tavır sergilemeliyiz. Dilimizden mazlumlar için duâ, zalimler için de bedduâ eksik olmamalı. Ama sadece duâ ve bedduâ ile yetinmemeliyiz. Yapmamız gerekenleri eksiksiz noksansız yapmalıyız. İslâm’ın derdini kendi derdimizin önüne almadığımız müddetçe gerçek mümin olamayacağımızın şuurunda olmalıyız.


Hz. İbrahim’in yanında değil Nemrûd’un yanında, Hz Mûsâ’nın yanında değil Firavunun yanında,  Hz. Peygamber’in yanında değil Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in yanında yer alanlar nasıl kendilerine yazık ettilerse, nasıl dünyalarını ve âhiretlerini kaybettilerse bugün Amerikanın ve diğer zâlimlerin yanında yer alanlar da kendilerine aynı şekilde yazık etmiş olacaklardır. Aklımızı başımıza toplayalım ve Yüce Allah’ın şu emrine kulak verelim:


“Ey inananlar! Allah’tan hakkıyla korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe sûresi, 9/119)