Ömrümün Baharı

e-Posta Yazdır PDF

İlkokul birinci sınıfı doğup büyüdüğüm köyde okudum. İkinci sınıfa Oltu ilçe merkezinde başladım. İlkokul beşinci sınıfı okurken imam olan babamın da yönlendirmesi ile gönlüme İmam Hatip Okulu sevdası düştü. Oturduğumuz ilçe merkezinde İmama Hatip Okulu yoktu. O zaman büyük iller hariç diğer illerde de yoktu bu okullar. Benim ilkokulu bitirdiğim yıl olan 1964 yılında Türkiye’de yirmiyedi aded İmam Hatip Okulu vardı. Bunlardan biri de Erzurum’daydı.


İlkokulu bitirdiğim yıl mahallemizde bir kişi vardı İmam Hatip Okulunda okuyan. Gönlümde İmam Hatip Okuluna karşı bir sevda uyanmasında bu şahsında etkisi vardır. Kendisi hafızdı ve Konya İmam Hatip Okulunda okuyordu. Tatillerde ilçemize geldiği zaman herkes onun sohbetini dinlemek isterdi; saygın bir kişiliği vardı. Güzel Kur’an okuyuşu ve sohbeti ile insanlara faydalı oluyordu. Üstün kişiliği ve ağırbaşlılığı bizi etkiliyordu. Birkaç arkadaşla birlikte, biz de bu şahsın okuduğu okulda okumaya karar verdik. Hiç kimsenin baskısı ve dayatması olmadan İmam Hatip Okulu yatılı imtihanlarına girdik ve Erzurum İmam Hatip Okulunda yatılı okuma hakkını elde ettik. Ben, bu okulun o zaman dört yıl olan orta kısmını Erzurum ilimizde, üç yıl olan lise kısmını da Sakarya ilimizde okudum. 


Okumaya başladığımız İmam Hatip Okulunu kendi evimiz gibi gördük. Okul müdürüne ve öğretmenlere babamıza gösterdiğimiz saygı gibi saygı gösterdik. Kendilerini hem sever hemde sayardık. Bizden bir üst sınıfta okuyan herkese ağabeyi derdik; onlara da saygı ve hürmet gösterirdik. Onlara, örnek alınacak kişiler gözüyle bakardık. Onlar da bize örnek olurlardı. Sabahları bizi namaza kaldırırlar, derslerimizle ve ödevlerimizle ilgilenirlerdi. Gündüzleri öğretmenlerimizden, diğer zamanlarda da bu ağabeylerimizden istifade ederdik.

Okulumuz da dersler, meslek dersleri ve kültür dersleri diye ikiye ayrılırdı. Biz bu dersler arasında ayrım yapmazdık. Kur’ân-ı Kerim, Arapça, Tefsir, Hadis, Akâid ve Kelâm derslerine çalıştığımız kadar Matematik, Fizik, Kimya, Edebiyat derslerine çalışırdık. Arapça ve Fransızca arasında ayırım yapmazdık. Edebiyat derslerini çok severdik. Fuzûlî, Bâkî, Nâbî, Yûnus Emre, Şeyh Gâlib, Mehmed Âkif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek gibi ediplerimizle bütünleşirdik. Edebiyat öğretmenlerimiz bizi bilgi yarışmaları ve münâzaralara hazırlarlardı. Biz de onları mahcup etmemek için gece gündüz çalışırdık; çok geceler kütüphanede sabahlardık. Yatsı namazından sonra girdiğimiz okul kütüphanesinden sabah ezanı okunurken çıkar, abdest alır mescide giderdik. Uykusuz kalmaktan, yorulmaktan zevk alırdık. Daha doğrusu çalışmaktan zevk alırdık. Her hayırlı işte birbirimizle yarışırdık. Ders çalışma, Kur’ân-ı Kerim ezberleme, sosyal ve sportif faaliyetler konusunda birbirimizle yarışırdık. Çok hayırlı ve güzel bir yarışmaydı bu. Birbirimizi asla ve kat’a kıskanmazdık. Başarılı olanları takdir eder, geride kalan arkadaşlarımıza yardım ederdik. 


Cuma namazlarında ve kandil gecelerinde şehrin câmilerine dağılırdık. Halk ile ve cemaat ile bütünleşirdik. Vaazlarımız, mevlit ve ilâhilerimizle cemaati coştururduk. Cumartesi ve Pazar günleri vakit namazlarını çeşitli câmilerde kılar bulunduğumuz şehrin imam ve müezzinlerini tanımaya ve onlarla dost olmaya çalışırdık. Gittiğimiz câmilerde bize ezan okuttururlar, müezzinlik yaptırırlar, bu da bizim çok hoşumuza giderdi. Kitap satan dükkânlar uğrak yerlerimizdi. Aldığımız kitapları bir nefeste okur, su gibi içerdik. Yeni öğrendiğimiz bilgileri arkadaşlarımızla paylaşırdık. Birbirimizle fikir alış verişinde bulunur, Müslümanların geleceğini yeniden inşâ etmek için her gece devlet kurar, devlet yıkardık  Aşk ve heyecan sahibiydik; kabımıza sığmazdık, dolar taşardık.


Bilgi yarışması, güreş ve diğer spor dallarında okulumuza dereceler kazandırırdık. Namaz vakitleri câmileri dolduran bizler,  bilgi yarışması ve kültürel faaliyetlerde salonları doldurur, spor müsabakalarında da spor salonlarını doldururduk. Okulumuz lehinde tezâhürât yapar, fakat başarılı olan herkesi alkışlardık. Çünkü öğretmenlerimiz bize seyirci ve izleyici olma ahlâkının nasıl olması gerektiğini öğretmişlerdi. Hiç kimseyi kırmaz, hiçbir kimseyi incitmezdik. Öğretmenlerimiz bize hiç kimseye hakaret etmemeyi öğretmişlerdi. “Siz, bu ülkenin göz bebeğisiniz; siz, bizim umudumuz; siz, bizim geleceğimizsiniz!” der ve bize çok yüksek hedefler gösterirlerdi. Elhamdülillah, bizim neslimiz kendisine gösterilen hedefe ulaştı. 


Evleri şehirde olan arkadaşlarımız bizi iftara dâvet ederler, anne ve babalarıyla tanıştırırlardı; kendi evimiz gibi rahat ederdik arkadaşlarımızın evlerinde. Böylelikle dost halkamız genişlerdi. Tatillerde Arapça ve Kur’ân-ı Kerim dersleri alırdık, kitap okurduk, gazete ve dergileri su gibi içerdik. Çevremizde ki insanlarla sohbet eder onları bilgilendirirdik.


Gaye ve hedefimiz iyi bir insan, iyi bir Müslüman olmaktı. Âilemizi, çevremizi, ülkemizi ve dünyamızı düşünüyorduk. İnsanlara faydalı olmayı hedefliyorduk. Hiç kimse hakkında kötü düşünmüyorduk, hiç kimseye düşman değildik. Kardeşliği, dostluğu, muhabbeti öğretmişti bu okullar bize. Ömrümüzün baharını yaşadık bu mekânlarda. İmam hatipli olarak biz, kimseye düşman değiliz. Lütfen kimse de bize düşman olmasın ve bizim hakkımızda kötülük düşünmesin.


Okulların açılma günlerinin yaklaştığı şu sıralarda ben, bu yazımla okuyucularıma bir mesaj vermek istiyorum. Öğrencilere, velilere ve öğretmenlere bir mesaj vermek istiyorum. Bizim neslimiz, gerçekten zor şartlar içerisinde okudu ve bugünlere geldi. Şimdi imkânlar çok ama bu imkânlardan yararlananlar az. Bu böyle olmaz. Öğretmen, öğrenci, veli ve ilgililerle hep birlikte bu okulları eski kalitesine ulaştırmak mecburiyetindeyiz. Bu konuda hepimize iş düşmektedir. Hepimiz, elimizi taşın altına koyacağız. Hiç kimse kenarda duramaz. Haydi, herkes işinin başına!