ÎSÂR (Başkasını Kendine Tercih Etmek)

e-Posta Yazdır PDF

İnsan, güzel vasıfları ile toplum içinde değer kazanır. Doğruluk, vefâkârlık, güzel ahlâk sahibi olma gibi vasıfların hepsi insana yakışır. İnsana yakışan güzel vasıflardan biri de cömertliktir. Cömertliğin en yüksek mertebesi ise, kendi ihtiyacı olsa bile başkasını kendisine tercih etmek ve varını yoğunu muhtaçlara vermektir. İşte buna îsâr denir. İnsanlık tarihinde îsârın en güzel örneklerini ensar dediğimiz Medineli sahâbîler vermişlerdir. Buyurun, onların îsâr örneklerinden birini birlikte okuyalım.

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Hz. Peygamber Efendimize gelerek: “Ben açım, yâ Rasûlallah!” dedi. Allah’ın Elçisi, hanımlarından birine haber salarak yiyecek bir şey göndermesini istedi. O da: “Seni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok!” dedi.

Hz. Peygamber bir başka hanımından yiyecek bir şeyler istedi. O da aynı cevabı verdi. Daha sonra Rasûl-i Ekrem’in öteki hanımları da: “Seni peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok!” diye haber gönderince, Rasûl-i Ekrem Efendimiz, ashâbına dönerek: “Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?” diye sordu. Ensardan biri:

“Ben misafir ederim, yâ Rasûlallah!” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca eşine: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in misafirini ağırlayalım!” dedi. 

Bir başka rivâyete göre eşine: “Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Eşi de: “Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.” diye cevap verdi. Bunun üzerine o sahâbî eşine şöyle dedi:

“Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafirimiz içeri girince de lambayı söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım.” Derken sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu; onlar da aç yattılar. 

Sabahleyin o sahâbî Hz. Peygamber Efendimizin yanına gitti. Onu gören Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan dolayı Yüce Allah sizden memnun oldu.” (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 10, Tefsîru sûret-i  haşr, 6; Müslim, Eşribe 172)

Hz. Ebû Hüreyre’nin anlattığı bu olayda fedakârlığın, başkalarını kendine tercih etmenin çok güzel bir örneği sergilenmektedir. Cömertlik, insanın muhtaç olmadığı şeyleri başkalarına vermesidir. Bu güzel huyun en üstün derecesi, ihtiyaç duyduğu şeyleri başkalarına vermek, diğer bir ifadeyle, başkalarını kendisine tercih etmektir. İşte buna îsâr adı verilmektedir. 

Peygamber Efendimiz’in yoksul bir kimseyi önce kendisinin ağırlamak istemesi ve bu maksatla bütün hanımlarına ayrı ayrı haber göndermesi, onun cömert ve fedakâr bir insan olduğunu göstermektedir.

Öte yandan Allah Rasûlü’nün bütün hanımlarının evlerinde karın doyuracak kadar birkaç lokmanın bulunmaması ne kadar ibretlidir. Kapıya gelen dilenciyi boş çevirmeyen, bir tanecik hurmayla bile olsa yoksulun gönlünü alan Peygamber hanımları, belki de o günkü rızıklarını bir başka fakire vermişlerdi. Bu sebeple evlerinde bir lokma yiyecek kalmamıştı.

Yoksulun ihtiyacını kendi imkânlarıyla gideremeyeceğini anlayan Rasûl-i Ekrem Efendimiz, o zaman: “Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?” diye sordu. 

Yoksulu misafir etmek isteyen sahâbînin kim olduğu hadisimizden anlaşılmıyor. Sahîh-i Müslim’de, hadisten hemen sonra zikredilen rivâyette, bu sahâbînin Ebû Talha el-Ensârî olduğu belirtiliyor. Eğer öyleyse, hanımı da Enes İbni Mâlik’in annesi Ümmü Süleym’dir. Fakat Ebû Talha zengin sahâbîlerden biriydi. Bu sebeple olayın kahramanı bir başka sahâbî olmalıdır. Nitekim bazıları bu sahâbînin Sâbit İbni Kays İbni Şemmâs, bazıları da Abdullah İbni Revâha olduğunu söylemektedirler.

Peygamber Efendimiz’in evlerinde hiçbir yiyeceğin olmaması, yoksul misafiri ağırlayan sahâbînin evinde sadece çocukların yiyeceği kadar bir şey bulunması, o yıllarda müslümanlar arasında maddî imkânsızlığın ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. İslâm fetihleri başlayana kadar müslümanlar çok büyük sıkıntılar çekmişlerdir.

Misafir ağırlamak ve onu memnun etmek bir incelik, daha doğrusu bir sanattır. Gönül adamı olmayanlar bu sanatın inceliğini kavrayamaz. Her ikisi de sahâbî olan bu misafirperver karı koca, misafirlerine her şeyi olduğu gibi söyleyebilirlerdi. “Kusura bakma, evimizde sadece bir kişilik yiyecek var. Onu da sana ikram ediyoruz” diyebilirlerdi. Şayet böyle yapsalardı misafirin yediği lokmalar boğazına dizilecekti. Başkasının nafakasını yemenin tedirginliğiyle huzuru kaçacaktı. Elbette bundan Yüce Allah da hoşnut olmayacaktı. Ertesi gün Efendimizin: “Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan dolayı Yüce Allah sizden hoşnut oldu” diye onları kutlaması da gösteriyor ki, misafiri memnun etmek için yapılan o davranışlar birer gösteriş değil, samimiyetin ve ihlâsın tâ kendisidir.

Bu Hadisin diğer bazı rivâyetlerinde bu olay üzerine şu âyet-i kerîmenin nâzil olduğu belirtilmektedir:

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kimler nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Kurân-ı Kerîm, Haşr sûresi, 59/9.

Bilindiği gibi Ensar, Mekkeli müşriklerin zulmünden kaçan muhâcirlere evlerini açmışlar, onları kendilerine hep tercih etmişlerdir. Mallarını, mülklerini Mekke’de bırakıp gelen kardeşlerinin her ihtiyacını karşılamaya çalışmışlardır. Ganimetlerden onlara fazla pay verilmesine gücenmemişlerdir. Âyet-i kerîme de onların bu güzel vasıfları dile getirilmektedir. 

Yüce Allah, îsâr vasfı ile muttasıf bu güzel kullarının yaptıklarını ve onların mükâfatını bir başka âyet-i kerîmede şöyle anlatır: “Kendileri istekli oldukları halde yemeklerini yoksula, öksüze ve esire verirler ve onlara: ‘Bunu size Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz Rabbimizin sert, belâlı bir gününden korkarız’, derler. Allah da onları o günün fenalığından korur. Yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verir.” (Kurân-ı Kerîm, Dehr (İnsan) sûresi, 76/8-11)

Bu âyet-i kerîmelerde, Allah Teâlâ’nın “ebrâr” yâni iyi insanlar diye bahsettiği bazı mü’minlerin birtakım özellikleri sayılmaktadır. Bu kimseler, sahip oldukları bazı şeylere  ihtiyaçları bulunduğu, onları ellerinde tutmaya istek ve arzuları olduğu halde, daha muhtaçları görünce kendi ihtiyaçlarını unutan ve başkalarını kendilerine tercih eden mü’minlerdir. 

Muhtaçlar arasında miskin, yetim ve esirin sayılması da dikkat çekicidir. Zira miskin kendini geçindiremeyen adamdır. Yetim, geçimini sağlayacak kimseyi kaybettiği gibi, kendisi de geçinmekten âciz olan kimsedir. Esir de -ister mü’min ister kâfir olsun- hürriyetini kaybeden ve başkalarının himâyesine ihtiyacı olan biridir. İşte bunlara kol kanat germeleri sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın ikrâmına nâil olacak kimseler, yapacakları yardımı, bir karşılık, hatta bir teşekkür beklemeden yapacaklardır.

Îsârın en güzel örneklerinden biri de Yermük savaşında son nefesini vermek üzere olan yaralı bazı müslümanların, susuzluktan dudakları çatladığı halde, suya daha fazla ihtiyacı olan kardeşlerini kendilerine nasıl tercih ettikleridir. Yermük savaşı, Suriye bölgesinde Bizans hâkimiyetini sona erdiren ve Müslümanların bölgeye hâkim olmasını sağlayan bir savaştır. Hz. Ömer’in devlet başkanlığı zamanında 15/636 yılının Ağustos ayında, İslâm ordusu ile Bizans ordusu arasında cereyan eden bu savaşı Yüce Allah’ın bir lütfu olarak Müslümanlar kazanmıştır. Başında Hâlid b. Velid ve Ebû Ubeyde İbnu’l-Cerrah gibi komutanların bulunduğu İslâm ordusunun yirmi beş bin, Bizans ordusunun da yüz bin (bazı tarihçilere göre iki yüz bin) askerinin olduğu bu çetin ve zorlu savaşı kazanan mücâhidlerin, gâzilerin, ve şehidlerin karşılarındaki düşmandan önce en büyük düşmanları olan nefislerini nasıl yendiklerini görelim şimdi de.

“Hâris b. Hişâm, İkrime b. Ebî Cehil ve Ayyâş b. Rebîa, Yermûk savaşında ağır yara aldılar. Öylesine ağır yaralıydılar ki, yerlerinden kıpırdayamıyorlardı. Ağır yaralı olan bu mücâhidlerin üçü de susuzluktan yanıyorlardı. Hâris b. Hişâm, içmek için su istedi. Yaralılara su dağıtan birisi tarafından kendisine su uzatıldı. Tam suyu içeceği zaman İkrime’nin kendisine baktığını gördü. “Ben içmem, suyu İkrime’ye verin!” dedi. İkrime su kabını alınca, Ayyâş’ın kendisine baktığını gördü ve o da “Ben içmem, suyu Ayyâş’a verin!” dedi ve elindeki su kabını arkadaşına gönderdi. Su kendisine ulaşmadan Ayyâş, ruhunu teslim etti. Sucu, diğer ikisine koştuysa da yetişemedi; çünkü onlar, Ayyâş’tan önce ruhlarını teslim etmiş ve şehâdet şerbetini içmişlerdi.” (Hâkim, el-Müstedrek, III, 242; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, V, 310)

Mehmed Âkif Ersoy, bu olayı Safahât’ta, yedinci kitapta “Vahdet” başlıklı manzûmede kendi üslûbu ile ne güzel anlatır.

Huzeyfetü’l-Adevî der ki:

“Harb-i Yermûk’ün ,

Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün.

İkindi üstü biraz gevşeyince, sanki, kıtâl,

Silâhı attım elimden, su yüklenip derhâl,

Mücâhidîn arasından açıldım imdâda,

Ağır yarayla uzaklardan kalmış efrâda.


Ne ma’rekeydi ki, çepçevre, göğsü kandı yerin!

Hudâ’ya kalbini açmış, yatan bu gövdelerin,

Şehîdi çoksa da, gâzîsi hiç mi yok?.. Derken,

Derin bir inleme duydum... Fakat, bu ses nerden?

Sırayla okşadığım sîneler bütün bî-rûh...

Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh.

Dedim: “Biraz su getirdim, içer misin, versem?”

Gözüyle “Ver!” demek isterken, arkadan bir elem,

Enîne başladı. Baktım: Nigâh-ı merhameti,

“Götür!” deyip bana îmâda ses gelen ciheti.

Ne yapsam içmiyecek, boştu, anladım ibrâm;

O yükselen sese koştum ki: Âs’ın oğlu Hişâm.

Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları;

Su istiyordu garîbin dönüp duran nazarı.

İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa “ah!”

Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan, nâgâh!

Hişâm’ı gör ki: O hâlinde kaşlarıyle bana,

“Ben istemem, hadi, git ver, diyordu, haykırana.”


Epey zaman aradım âh eden o muhtazarı...

Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk’a son nazarı!

Hişâm’ı bâri bulaydım, dedim, hemen döndüm:

Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!

Demek bir amcamın oğlunda vardı, varsa, ümid...

Koşup hizâsına geldim: O kahraman da şehid. “


Şark’ın ki mefâhir dolu, mâzî-i kemâli,

Yâ Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli!

Şîrâzesi kopmuş gibi, manzûme-î îman,

Yaprakları yırtık sürünür yerde, perîşan.

“Vahdet” mi şiârıydı? Görün şimdi gelin de:

Her parçası bir mel’abe eyyâmın elinde!

Târihinde mev’ûd-i ezelken “ebediyyet’;

Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden, ümmet!

Nisyâna çıkan yolda mı kaldın güm-râh?

Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!


Yukarıdaki âyet-i kerimeleri, hadis-i şerifleri, sahâbe-i kirâm efendilerimizin hâtıralarını ve Safahat’taki şiiri okuyan bizler de Mübârek Ramazan ayı boyunca yaptığımız yardımları bayramda îsâr derecesine çıkaracak ve çevremizdeki bütün muhtaçların ihtiyaçlarını gidereceğiz, inşâallah. Bayramın tadını onlara da tattıracağız. Ülkemize sığınan mültecilerin, yetimlerin, yoksulların, hastaların, darda kalmış olanların ve ihtiyaç sahibi olanların imdâdına yetişeceğiz. Cennete ve Rabbimizin rızâsına işte bu şekilde ulaşırız. Yukarıdaki sahneleri okuyup göz yaşı dökmekle değil.t