Ortadoğunun Kalbi

e-Posta Yazdır PDF

Mekke, dünyanın kalbi; Kudüs de Ortadoğu’nun kalbidir. İşgal altında olan Kudüs’ü kurtarmadan Ortadoğu’yu kurtarmak mümkün değildir.


Yeryüzündeki en eski şehirlerden biri de Kudüs’tür. Yine yeryüzündeki en önemli üç mabetten biri olan Mescid-i Aksâ Kudüs’tedir. Kudüs üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan ve kutsal sayılan şehirdir.


Kimler gelip geçmedi ki bu şehirden? Peygamberler, sahâbeler, âlimler, rahipler, hahamlar, krallar ve nice komutanlar geldi geçti bu şehirden. Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. İsa ve daha nice peygamberler geldi geçti Kudüs ve Kudüs çevresinden. İmran ailesi, Hanne ve kızı Hz. Meryem, Meryem’in oğlu Hz. Îsâ Kudüs’te yaşadılar.

Hz. Peygamberin seçkin sahâbîlerinden Hz. Ömer, Hz. Ebû Ubeyde, Hz. Ubâde ve daha nicelerinin yolu geldi geçti Kudüs’ten. 16/637 yılında Ebû Ubeyde b. el-Cerrah, şehri kuşatmış ve halkla anlaşma teklif etmişti. Onlar da halife Hz. Ömer’in gelmesini istemişlerdi. 17/638 yılında Medine’den kalkıp Kudüs’e gelen Hz. Ömer, anlaşma imzalayarak şehri teslim almıştı. Kudüs’te bir camii yapılmasını emreden Hz. Ömer, şehre kadı olarak tayin ettiği Ubâde b. Sâmit’ten halka İslâm’ı öğretmesinin istedi. Ubâde’nin gayretleri ile İslâm Kudüs ve çevresinde yayıldı. İşte o günden sonra Kudüs’te Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar birlikte yaşamaktadırlar. Problem orada yaşayanlardan değil, oraya sahip olmak isteyenlerden kaynaklanmaktadır. 


Hz. Osman da, Hz. Ömer gibi Kudüs’e önem verdi. Hz. Osman döneminde birçok sahâbî bu şehre yerleşti ve şehrin İslamlaşması konusunda büyük gayretler gösterdiler. Kudüs’te vefat eden ve kabirleri Kudüs’te olan birçok sahâbî vardır. 


Dört halife döneminden sonra gelen Emeviler de şehre çok hizmet ettiler. Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervan, Kubbetü’s- Sahra’yı yaptırdı ve Mescid-i Aksa’yı tamir ettirdi. Emevîler döneminde yapılan îmâr ve iskân faaliyetleri ile şehrin Arap ve Müslüman nüfusu artmış oldu. 


Abbasilerin iktidara gelmesi ve Bağdat’ın başşehir olmasıyla Suriye ve Filistin bölgeleri nispeten geri planda kaldıysa da Kudüs, İslâm dünyasının Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir olma özelliğini sürdürdü. Halife Mansûr, depremlerde zarar gören mescid-i Aksa’yı yeniden inşâ ettirdi. Abbasi halifeleri içerisinde halife Me’mûn, Kudüs şehrine çok önem verdi. Üç ilâhî din mensuplarının bu şehirde huzurlu bir şekilde yaşamalarına ve gönül rahatlığı ile ibâdet etmelerine özen gösterdi. İşte bu dönemlerde Kudüs ilim ve eğitim-öğretim merkezi oldu.


Bir zamanlar Kudüs, Tulunoğullarının ve Fâtımîlerin idaresi altında kaldı. 969 yılında şehre hâkim olan Fâtımîler, Kudüs’teki tüm kiliselerin yıkılmasını emrettiler. Onların bu yanlış kararı, Hıristiyanları galeyana getirdi ve şehrin ellerinden çıkmasına sebep oldu. Haçlılar, 1099 yılında şehri istîlâ ederek Kudüs Krallığını kurdular. Şehre tamamen sahip olan ve Müslümanların şehre girmelerini yasaklayan Kudüs Krallığı 1187 yılında Selahaddin Eyyûbî tarafından yıkıldı. 100 yıl süren haçlı seferlerine Selahaddin Eyyûbi son verdi ve 2 Ekim 1187’de Kudüs’e girdi. 


Eyyûbîler’den sonra Memlukler’in idaresine geçen şehir, 29 Aralık 1916’da Osmanlı’nın eline geçti. Yavuz Sultan Selim Mercidabık’ta Memlukler’e karşı kazanılan zaferden sonra Halep, Hama, Şam üzerinden güneye doğru ilerleyerek 29 Aralık 1516’da İdris-i Bitlisî’nin de aralarından bulunduğu devletin ileri gelenleri ve askerleriyle birlikte Kudüs’e geldi. Ancak Kudüs, Padişah’ın gelişinden önce, muhtemelen Ekim 1516’da Osmanlı yönetimine girmişti. Bu tarihte başlayan Kudüs’teki Osmanlı yönetimi, 1831-1840 yıllarında gerçekleşen Kavalalı Mehmed Ali Paşa dönemi hariç Aralık 1917’ye kadar yaklaşık dört asır devam etti.


Osmanlı Devleti, Kudüs’ü yönetimi altına aldıktan bir süre sonra ona atfettiği özel önemi gösterir icraatlar başlatmıştır. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük imar faaliyetleri gerçekleştirildi. Kubbetü’s-Sahra’nın tamiri ile başlayan çalışmalar bugün hala ayakta duran surların inşâsı ile sürdü. Yapımı beş yılda tamamlanan, uzunluğu 3 km. olan, yüksekliği 12 metreyi aşan surların 34 kulesi ve 7 kapısı vardır ve bunların 6’sının üzerinde yapım tarihlerini gösteren kitabeler bulunmaktadır. Sultan Süleyman’ın diğer önemli projesi Beytülahm ve Halilürrahman’dan Kudüs’e su getiren kanalların tamiri ve şehir suyunun dağıtımının yapıldığı havuzların yenilenmesinin yanı sıra beşi sur içerisinde olmak üzere altı çeşmenin yapımı olmuştur. Padişah’ın hanımı Hürrem Sultan’ın 1551’de yaptırdığı külliye de Kudüs’ün en önemli hayır kuruluşlarındandır. Cami, medrese, han, ribat ve imaretten oluşan külliye, Kudüs’teki Osmanlı eserlerinin önde gelenlerindendir. Günümüzde bağımsız bir vaziyette ayakta olan imarette yüzlerce misafir sûfi medrese öğrencisi ve yoksula yemek dağıtılmıştır. Külliyenin masraflarının karşılanması için büyük bir vakıf kuran Hürrem Sultan, Suriye ve Filistin’de özellikle Remle civarında birçok köy ve geniş araziyi bu vakfa tahsis ettirmiştir. Onun 1558’de ölümünden sonra Sultan Süleyman, Sayda civarında dört köyün arazisini daha bu vakfa ilave etmiştir.

On altıncı yüzyılın son çeyreğinden itibaren giderek belirginleşen Osmanlı merkez idaresinin zayıflaması, Kudüs’ü de olumsuz etkilemiştir. Bunun en açık göstergesi, genel olarak bölgenin ve özellikle de Kudüs’e ulaşan yolların güvenliğinin zayıflamasıydı. Kutsal mekânlara giden hacılar zaman zaman bedevilerin saldırılarına maruz kalmaktaydı. Buna çözüm olarak yollar üzerinde güvenlik kuleleri yapıldı.


Zaman zaman Hristiyanlar mezhep ayrılıklarından, Müslümanlar da aileler arasındaki rekabetlerden şehirde gerginlik çıkarıyorlardı ama Osmanlı idaresi bunlara çözüm yolları buluyordu. On dokuzuncu yüzyılda çeşitli devletlerin Kudüs’te konsolosluklar açması ve 1870’lerden sonra Yahudi göçünün giderek artması, 1882 ve 1905’te iki büyük Yahudi göç dalgası Kudüs’ün nüfus yapısını değiştirmeye başladı. Osmanlı Devleti, Yahudi göçünü ve Yahudilere toprak satışını engelleme girişimleri çerçevesinde birçok tedbir almasına rağmen mahalli ve milletlerarası kaynaklı sebeplerden dolayı tamamen başarılı olamadı. Özellikle ikinci Abdülhamid döneminde Siyonizm ve Filistin’e Yahudi göçüne karşı yoğun çabalar sarf edildi. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Kudüs’ün geleceği de köklü değişikliklere maruz kaldı.


1917-1920 yılları arasında İngiliz askeri yönetimi altında kalan Kudüs, 1920-1948 yılları arasında İngiliz sivil yönetimi altında kaldı. İngiliz yönetiminin Kudüs’e yapılan Yahudi göçlerini desteklemesiyle şehrin nüfusu Yahudiler lehine gelişti. Şehrin Arap/İslâmî yapısı giderek zayıfladı.1948 yılında İsrail Devleti kurulurken şehrin altmış bin Arap nüfusuna karşılık Yahudi nüfus yüz bin dolayındaydı. Bu nüfus yapısı İsrail Devleti’nin kurulmasından ve Kudüs’ü başkent yapmasından sonra giderek Yahudilerin lehine değişti. Günümüzde yaklaşık altıyüzbin nüfusa sahip olan Kudüs’te Müslümanlar, nüfusun ancak yüzde yirmisine sahiptir. Bu oran gittikçe de düşmektedir. Çünkü İsrail, gittikçe yeni yerleşim birimleri oluşturmakta ve dışardan gelen Yahudileri buralara yerleştirmektedir.


Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de çevresini mübarek kıldığını açıkladığı ve son Peygamber’i Hz. Muhammed (s.a.v.)’i âyetlerini göstermek üzere İsrâ gecesinde götürdüğü (el-İsrâ sûresi, 17/1) kutsal Kudüs, bugün de Siyonizm’in işgali altındadır. Siyonist örgütlerin yürüttükleri terör ve katliam hareketleriyle Siyonist devleti kuran Yahudiler, o günden bu yana yürüttükleri soykırım ve zulüm politikalarıyla sayısız Müslüman’ın hayatına son vermekle kalmayarak bir milyonu aşan Müslüman’ın yurtsuz kalmasına neden oldular. Hz. Peygamber (s.a.s)’in ifadesiyle “Allah’ın takdis ettiği” toprakların bu şekilde işgal edilmesi, hiç şüphesiz tüm Müslümanları sorumluluk altında bulundurmaktadır. İslâm ülkesinin küfür ülkesi durumuna getirilmesi, Müslümanlara cihad yükünü yüklemektedir. İslâm’ın bu hükmü, Kudüs gibi kutsal bir yer söz konusu olduğunda daha bir önem ve âciliyet ifade etmektedir.   


Bütün bunlar olurken biz Müslümanlar ne yapmaktayız? Ortadoğu’nun kalbine hançer saplanırken biz nasıl rahat edebiliriz? Bölgeye sinsice giren ve gittikçe genişleyerek yerleşen İsrail’in hedefi Nil’den Fırat’a kadar uzanan Büyük Yahudi Devleti’ni kurmaktır. Bugün Filistinlilere yaptığını yarın Mısırlılara ve bize yapacaktır. Bizim, olaylar karşısındaki gafletimiz ve vurdumduymazlığımız onun cesaretini artırmaktadır. Ne olur, kendimize gelelim!