Çocuklar Savaşta Bile Öldürülmez

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber efendimizin Mekke’den Medine’ye hicretinden üç sene sonra (Temmuz 625), Mekke yakınlarında oturan Adel ve Kâre kabîlelerinden bir heyet Medine’ye gelerek Hz. Peygamber’den kendilerine İslâm’ı öğretecek muallimler istediler. Hz. Peygamber de, onların bu isteği üzerine Âsım b. Sâbit başkanlığında on kişilik bir heyeti onlarla birlikte gönderdi. Kafiledekiler, Usfan ile Mekke arasında bir yere kadar yürüdüler. Burada, Reci denilen yerdeki su başında konakladılar. Müslüman muallimlerin bu yere kadar geldiği İslâm düşmanı Lihyanoğulları kabîlesine haber verildi. Lihyanoğulları yüze yakın okçudan
oluşan bir birlikle müslüman muallimleri
takibe aldı. Maksatları, bu müslümanları
canlı yakalayıp para karşılığında
Mekke müşriklerine satmaktı.
Âsım ve arkadaşları izlendiklerini fark
edince, kendilerini savunabilecekleri
yüksek bir tepeye sığındılar. Düşmanlar
da onların çevresini sardı ve: “Aşağı
inin, elinizdeki silahları bırakın ve teslim
olun. Söz veriyoruz hiçbirinizi öldürmeyeceğiz!”
dediler.
Bunun üzerine Âsım: “Arkadaşlar!
Ben, bir kâfirin sözüne güvenerek
aşağı inmem!” dedikten sonra:
“Allah’ım! Bizim bu durumumuzu
Rasûl’üne bildir!” diye duâ etti. Daha
sonra düşmanlar bunları ok yağmuruna tuttu ve Âsım’la birlikte yedi kişiyi şehid ettiler.
Yakaladıkları üç kişiyi de bağlayarak Mekke’nin yolunu
tuttular. Gitmemekte ısrar eden müslüman
muallimi de yolda şehid edince ellerinde iki kişi
kaldı. Ellerinde kalan Hubeyb ve Zeyd’i götürüp
Mekke müşriklerine para ile sattılar.
Hubeyb’i, Bedir savaşında öldürülen Hâris b.
Âmir’in oğulları satın aldılar. Onu babalarının yerine
öldüreceklerdi. Hubeyb, öldürüleceği güne kadar
onların yanında esir kaldı. Öldürülmesine karar
verdikleri zaman tarihin akışını durduracak şöyle bir
olay oldu:
Hubeyb, traş olmak için ev sahiplerinden bir
ustura istedi. Ev sahipleri de usturayı bir çocuğun
eline verip gönderdiler. Evin kadını olayı şöyle anlatıyor:
“Ben, dikkatsizce davranarak çocuğa usturayı
verip onun yanına gönderdim. Çocuk esirin
bulunduğu bölmeye girip usturayı ona verdi. O da
çocuğu alıp dizine oturttu. Ben bu durumu görünce
feryat ettim. Elinde usturayı tutan esir, benim bu feryadımı
işitince: “Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun?
Korkma! Ben, böyle bir şeyi asla
yapmam.” dedi ve çocuğu serbest bıraktı.”
Müşrikler, Hubeyb’i öldürmek için, Harem’den
dışarı çıkardılar. O da: “Beni bırakınız da iki rekat
namaz kılayım.” dedi. Namazını bitirdikten sonra
yanlarına gelip: “Eğer namazı ölümden korkarak
uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, biraz
daha uzatır ve fazla kılardım” dedi. Böylece öldürüleceği
sırada iki rekat namaz kılmayı ilk önce
âdet ve sünnet edinen kişi Hubeyb oldu. Müşrikler,
önce Hubeyb’i sonra da Zeyd’i idam ederek şehid
ettiler.
Hubeyb, şehid olmadan önce Yüce Allah’a
şöyle duâ ve niyazda bulundu:
“Ey Allah’ım! Burada düşman yüzünden
başka bir yüz göremiyorum. Rasûl’üne elçi olarak
gönderilecek bir kimse de yok! Ona selâmımı
sen ulaştır ya Rabbi!”
O sırada ashâbıyla Medine’de sohbet eden
Hz. Peygamber’in: “Onun üzerine de selâm olsun.”
Buyurduğunu etrafındakiler duydular ve hayretle:
“Ey Allah’ın elçisi! Kimin selâmına karşılık
verdiniz?” diye sordular. Hz. Peygamber de: “Kardeşiniz
Hubeyb’in selâmına karşılık verdim.”
dedi. (Bakınız: Buhârî, Cihâd, 170; Vâkidî, Meğâzî, I, 363)
Hz. Peygamber, darağacında günlerce asılı
kalan Hubeyb’in ipini çözmek için ashâbından Amr
b. Ümeyye’yi Mekke’ye gönderdi. Amr, vazifesini
nasıl yaptığını şöyle anlatıyor:
“Rasûlullah (s.a.v), beni tek başıma Kureyş’e
gözcü olarak göndermişti. Ben de, beni
görmelerinden korkarak, Hubeyb’in asıldığı
ağacın altına gizlice geldim. Ağaca çıkıp Hubeyb’in
ipini çözdüm, o da yere düştü. Ağaçtan
indikten sonra birazcık geri çekildim. Sonra tekrar
yanına geldim. Hubeyb’in cesedini göremedim.
Sanki onu yer yutmuştu.”
Hubeyb’in esir olarak tutulduğu evin kadını da
şunları anlatır: “Ben, Hubeyb’ten daha hayırlı bir insan
görmedim. O zaman, Mekke’de üzüm bulunmadığı
ve kendisi de zincirle bağlı olduğu halde,
onun üzüm salkımından üzüm yediğini gördüm.
Her halde, bu üzümleri ona rızık olarak Allah veriyordu.”
Bu olayda şehid olan Âsım, Hubeyb ve
Zeyd’in anlatılmaya değer çok güzel menkıbeleri
vardır. Biz, bunların hepsini değil de birini biraz açmak
istiyoruz. O da Hubeyb’in, kendisinin idamına
karar veren müşriklerin çocuklarını öldürmemesidir.
Hubeyb, esir olarak tutulduğu ve öldürüleceği
günü beklediği evde, tıraş olmak için ev sahiplerinden
bir ustura istemişti. Onlar da dalgınlık eseri
olarak usturayı küçük bir çocukla göndermişler
veya çocuk emekleyerek Hubeyb’in kucağına kadar
gitmişti. İşte bu an, intikam almayı düşünen ve hayatla
ilgilenen bir kişinin hesabında pazarlık yapmak
veya haksızlığa haksızlıkla mukabelede bulunmak
için eşsiz bir fırsattı. Ev halkının tümünün
düşüncesi de buydu. Çocuğun annesi, yavrusunun,
Hubeyb’in yanına gidişini fark eder etmez dehşete
kapılarak, yavrusunu muhakkak bir ölümün
pençesinden kurtarmak için sağa sola koşuşmaya
başladı. Fakat kadın, Hubeyb’in çocuğu kendi dizine
oturtmuş, şefkatli bir baba gibi onunla şakalaştığını
gördüğü zaman hayretle durakladı. Hubeyb
de kadına baktı ve onun içine düştüğü
korkuyu anladı. Ağırbaşlı bir müminin sükûneti
içinde: “Onu öldüreceğimden mi korkuyorsun.
Korkma! Ben böyle bir şeyi asla yapmam.” dedi.
(Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler
Adem Saraç’ın “Kur’ân Şehidleri” isimli kitabını okuyabilirler.)
Yüce dinimiz İslâm’ın insanı nasıl terbiye ettiğine
bir bakınız! İşte Hubeyb ve onu zulüm ve düşmanlıkla
öldürmeye çalışan kindar müşrikler! Her
ikisi de aynı coğrafyanın yetiştirdiği ve aynı kültürün,
aynı geleceğin, aynı tabiatların bürüdüğü Araplardır.
Fakat Hubeyb, İslâm’a boyun eğdi. İslâm da
onu kendi tornasından geçirerek başka bir insan
olarak ortaya çıkardı. Diğerleri ise, kendi sapıklıkları
üzere devam edip gittiler. Böyle olunca da,
kendi sapıklıkları onları zâlim ve vahşi tabiatları
içinde mahkûm etti. Görüldüğü gibi İslâm’ın insan
tabiatında yaptığı değişiklik ne kadar büyüktür.
Bilindiği gibi câhiliye Araplarının bir kısmı, İslâm
gelmeden önce açlık korkusu ve birtakım daha
başka sebeplerden dolayı kendi kız çocuklarını diri
diri toprağa gömüyorlardı. İslâm gelir gelmez bu
toplumsal cinâyeti yasakladı. Ayrıca, İslâm’dan
önce yapılan savaşların hiçbir ilkesi ve insânî bir
yanı yoktu. Savaşlarda insanlar, hayvanlar gibi boğazlanır;
kadın ve çocuklar hunharca öldürülürlerdi.
İslâm gelince savaşlara da bir çeki düzen
verdi. Mâsûm ve günahsız insanların, çocukların ve
kadınların savaşlarda bile öldürülmesini yasakladı.
Hz. Peygamber efendimiz, savaşlardan önce
askerlerine ve komutanlarına şu emirleri verirdi:
“Kadınları öldürmeyin. Çocukları öldürmeyin.
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 118) Çok aşırı yaşlı olanları
öldürmeyin. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 90) Din adamlarını öldürmeyin.
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 300) Geri saflarda
hizmet veren işçileri öldürmeyin. (İbn Mâce, Cihâd, 30)
Mâmûr ve bayındır yerleri yakıp yıkmayın. İbâdethâneleri
yıkmayın. Ekili araziye zarar vermeyin.
Öldürmek mecburiyetinde kaldığınız insanı
güzel bir şekilde öldürün, organlarını
vücudundan ayırmayın. (Müslim, Cihâd, 3)”
Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz, ashâbına:
“Yüce Allah, her hususta iyilik ve güzellikle hareket
etmenizi emretmektedir. O halde öldürürken
bile en iyi ve en güzel tarzda öldürünüz.”
(Müslim, Sayd, 57) diye emrederek, onları medenî insanlar
olmaya yönlendirmiştir.
Evet, İslâm dini bir medeniyet dinidir. Müslüman
da medenî bir insandır. Onun medenîliği her
zaman ve her yerde göze çarpar. Müslüman, yüz
kızartıcı suçu olmayan insan demektir. Bugün, bize
modern insan tipi veya modern devlet diye yutturulmaya
çalışılan zâlimlerin her birinin yüz kızartıcı
suçları vardır. Bu konuda en suçlu olanlar da Yahûdîler
ve Hırıstiyanlardır. Devlet olarak suç hânesi
en kabarık olanlar da başta Amerika olmak üzere,
İsrâil, Rusya, Çin ve bunlara destek veren diğer
modern devletlerdir.
Şurası iyi bilinmelidir ki, insanlık bu zâlimeri
affetmeyecek ve onlardan bir gün hesap soracaktır.