Allah’ı Zikretmek En Büyük İbâdettir

e-Posta Yazdır PDF

Tırnak içerisinde başlığa aldığım ve büyük harflerle yazdığım cümle, Kur’ân-ı Kerim’den bir âyetin bir bölümünün meâlidir. Âyetin tamamının meâli şöyledir: “Rasûlüm Ya Muhammed!) Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette (ibâdetlerin) en büyüğüdür. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût sûresi, 29/ 45) Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede günaha götüren isteklerin baskısından kurtulmanın ve ruh yüceliğine erişmenin en sağlam yolunu göstermektedir. Şüphesiz bu en geniş mânada “Allah’ı zikretmek” tir. Kur’ân okumak ve namaz, bunun en başta gelen şekilleridir. Gerçekten mânasını düşünerek okunan Kur’ân, kişiyi ulvî bir âleme götürür. Hakkı verilerek kılınan namaz da, ruhu ulvîleştireceği ve mutlaka kötülükten alıkoyacağı, bu âyette ve birçok hadiste ısrarla belirtilmektedir. İyiliğe sevketmeyen, kötülüklerden alıkoymayan bir namaz ise, İslâm büyükleri tarafından sırtta taşınan bir vebal olarak nitelendirilmiştir.


Zikir, Allah’ı anmak demektir. Müslümana Yüce Allah’ı hatırlatan her şey zikirdir ve dolayısıyla ibâdettir. Yukarıdaki âyet meâlinden öğrendiğimiz kadarıyla en büyük zikir de Kur’ân okumak ve namaz kılmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de zikirle alakalı olan âyetlerden birkaçını meâli şöyledir:


“Siz beni (ibâdetle) anın ki, ben de sizi anayım. Bir de bana şükredin, sakın bana nankörlük etmeyin!” (el-Bakara sûresi, 2/152)


“Sabah-akşam tevâzu içinde yalvararak, ürpererek ve sesini yükseltmeden Rabbini zikret! Sakın gâfillerden olma!” (el-A’râf sûresi, 7/205)


“Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikredin. Sabah-akşam O’nu tesbih edin!” (el-Ahzâb sûresi, 33/41-42)


Hz. Peygamber efendimiz, Kur’ân okumanın ve namaz kılmanın dışında günün belli saatlerinde Rabbini zikrederek O’nunla baş başa kalırdı. Özellikle de âyette emredildiği gibi sabah akşam Rabbini zikrederdi. Câbir b. Semûre’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar oturur ve Allah’ı zikrederdi.  O’nun namaz dışındaki zikri, Kur’ân-ı Kerîm okumak ve tesbihattan ibaretti. Hz. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.),  her hece yatmadan önce Secde ve Mülk sûrelerini okurdu. Yolculuk sırasında bile bunu ihmal etmezdi. (Tirmizî, Fezâilü’l- Kur’ân, 91)


Abdullah b.Mes’ud (r.a.)’dan: Cenaze kabre konduğu zaman, azab melekleri ölünün ayak taraflarından gelmek isteyince ayaklar: “Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim Mülk sûresini okurdu.’’ derler. Melekler göğüs tarafından gelmek isteyince, göğüs veya karın: “Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim Mülk sûresini okurdu.’’ derler. Bu defa melekler baş tarafından gelmek isterler, fakat baş: “Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim Mülk sûresini okurdu.’’ der. İşte böylece Mülk sûresi, kabir azabına mani olur. Mülk sûresi, Tevrat’ta da vardı. Geceleri Mülk sûresini okuyanlar, büyük servete kavuşurlar ve çok güzel bir amel işlemiş olurlar.’’ (Nesâî, Müstedrek)


Hz. Sevban (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştık. Bir ara muhâcirler şöyle dediler: “Altın ve gümüş hakkında âyetler indirildi. Bu durumda hangi malın daha hayırlı olduğunu bilmek isteriz.’’ Bunun üzerine Hz. Ömer “İsterseniz Rasûlullah (s.a.v.)’a sorayım.’’ dedi. Hep birden “İyi olur.” dedik. Hz. Ömer de devesini Hz. Peygamber’e doğru sürdü. Ben de devemi peşinden sürdüm. Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in yanına varınca şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi! Muhâcirler, altın ve gümüş hakkında inen âyetlerden sonra, hangi malın daha hayırlı olduğunu bilmek istiyoruz, diyorlar.’’ Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ı zikreden bir dile, şükreden bir kalbe ve imanınızda size yardımcı olacak mümin bir hanıma sahip olun.’’ (Tirmizî, İbn Mâce)


Hz. Ömer’den: “Geceleri Bakara, Âli İmran ve Nisâ sûrelerini okuyanlar büyük servete kavuşurlar ve çok güzel bir amel işlemiş olurlar.’’  (Ebû Dâvûd)


Ebû Mûsâ el-Eş‘arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Rabbini zikredenle etmeyenin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.” (Buhârî, Deavât 6)


Müslim ise bu hadisi şöyle rivayet etmiştir: “İçinde Allah’ın anıldığı ev ile Allah’ın anılmadığı evin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.” (Müslim, Müsâfirîn 211)


Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın yollarda dolaşıp zikredenleri tespit eden melekleri vardır. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman birbirlerine “Gelin! Aradıklarınız burada!” diye seslenirler ve o zikredenleri dünya semâsına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara:


“Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler: “Sübhânallah diyerek seni ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan  tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, sana hamdediyorlar ve senin yüceliğini dile getiriyorlar.” derler. Konuşma şöyle devam eder:


“Peki onlar beni gördüler mi ki?” 

Hayır, vallahi seni görmediler.


“Beni görselerdi ne yaparlardı?”

Şayet seni görselerdi sana daha çok ibadet ederler, şânını daha fazla yüceltirler, ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni daha çok tenzih ederlerdi.


“Kullarım benden ne istiyorlar?”

Cennet istiyorlar.


“Cenneti görmüşler mi?”

- Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.


“Ya cenneti görseler ne yaparlardı?” 

 Şayet cenneti görselerdi onu büyük bir iştiyakla isterlerdi, onu elde etmek için büyük gayret sarfederlerdi.


“Bunlar Allah’a neden sığınıyorlar?”

Cehennemden sığınıyorlar.


“Peki cehennemi gördüler mi?”

Hayır, vallahi onlar cehennemi görmediler.


“Ya görseler ne yaparlardı?” 

Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok kaçarlar, ondan pek fazla korkarlardı.


Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklerine:

“Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben bu zikreden kullarımı bağışladım” buyurur. Meleklerden biri:


Onların arasında bulunan falan kimse esasen onlardan değildir. O buraya bir iş için gelip oturmuştu, deyince Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Orada oturanlar öyle iyi kimselerdir ki, onların arasında bulunan kötü olmaz.” (Buhârî, Deavât 66. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 251-252, 358-359


Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh şöyle dedi: 

Muâviye radıyallahu anh mescidde halka halinde oturan bir cemaatin yanına geldi ve: “Burada niçin  böyle toplandınız? diye sordu. “Allah’ı zikretmek için toplandık.” diye cevap verdiler. O tekrar: “Allah aşkına doğru söyleyin. Siz buraya sadece Allah’ı zikretmek için mi oturdunuz? diye sordu.  “Evet, sadece bu maksatla oturduk, dediler. Bunun üzerine Hz. Muâviye:


“Ben sizin sözünüze inanmadığım için yemin vermiş değilim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e benim kadar yakın olup da benden daha az hadis rivayet eden yoktur. Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir ilim halkasında oturan sahâbîlerinin yanına geldi de onlara: “Burada niçin oturuyorsunuz?” diye sordu. “Bize İslâmiyet’i nasip ederek büyük bir lütufta bulunması sebebiyle Allah’ı zikretmek ve ona hamdetmek için oturuyoruz, diye cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem: “Gerçekten siz buraya sadece Allah’ı zikretmek için mi oturdunuz?” diye sordu. “Evet, vallahi sadece bu maksatla oturduk, dediler. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: 


- “Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil gelerek Allah Teâlâ’nın meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi de onun için böyle söyledim” buyurdu. (Müslim, Zikir 40. Ayrıca bk. Nesâî, Kudât 37)