DİN HİZMETLİLERİNİN DİKKATLERİNE ARZOLUNUR

e-Posta Yazdır PDF

“Din” ve “hizmet” kelimelerinin yan yana gelmesi ve bir isim tamlaması oluşturması ne kadar güzel bir şey! “Din”, emir ve yasaklarını Yüce Allah’ın koyduğu ilâhî bir nizâmın adıdır. “Hizmet” de bu ilâhî nizâmı insanlara ulaştırma gayretidir; isteyerek, içten, samimi ve gönülden ulaştırma gayretidir. 


“Din” ve “hizmet” kelimelerinin yan yana gelmesi ne kadar güzel ise, bu hizmeti yerine getirenler de o kadar güzel ve o kadar mübârek insanlardır. Bir insanın din görevlisi (daha doğrusu din hizmetlisi) olması ve hayatı boyunca, Yüce Allah’ın dini olan İslâm’a hizmet etmesi bir ayrıcalıktır, bir lütuftur. Yüce Allah, din görevlilerini kendi dinine hizmet ettirmek için seçmiş ve bu şerefli görevi onlara yüklemiştir. Peygamberleri seçip onları bulundukları çevrenin irşâd görevi ile görevlendirdiği gibi, din görevlilerini de seçip onlara da bu asırda böyle yüce bir görev vermiştir. İmâmlık peygamber mesleğidir. Peygamber efendimizin Medine mescidini yaptıktan sonra başlayıp vefatına kadar kesintisiz devam ettirdiği şerefli bir görevdir. Namaz, ibâdetlerin en önde geleni; imâm da insanların en önde bulunanıdır. Müezzinlik de Hz. Bilâl-i Habeşî’nin mesleğidir. Günde beş defa Allah’ın büyüklüğünü ve hâkimiyetini bütün bir gökyüzüne ve yeryüzüne îlân etmekten daha güzel ne olabilir? İnsanlara Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâm dînini öğretmek hem peygamberimizin hem de sahâbe-i kirâm efendilerimizin yaptıkları bir hizmettir. Allah’ın kitâbını insanlara öğretmekten daha şerefli ne olabilir ki?


Yüce dînimizin iki temel kaynağı vardır. Bunlardan biri Yüce Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm; diğeri de Hz. Peygamber’in sözü, takrîri ve yaşantısından ibâret olan sünnet-i seniyye’dir. Kur’ân-ı Kerîm, din konusunda küllî kâideler koyarken Hz. Peygamber de bu kâidelerin ve ilkelerin hayata nasıl geçirileceğini gösterir. Yani Hz. Peygamber Efendimiz, canlı ve yaşayan Kur’ân’dır. O, bu dîni hem öğreten, hem eksiksiz yaşayan hem de yaşanması için gayret gösteren imâmımızdır. Biz Müslümanlar, başta imâmlık olmak üzre her şeyi ondan öğreniriz. O da Hz. Cebrâil’den öğrendi;  Cebrâil’e de elbette ki Yüce Allah öğretti. Demek ki bizim her şeyimiz, Yüce Allah’tandır. Bilgimizin kaynağı Yüce Allah’tır. İşte bizim değerimiz buradan ileri gelmektedir.

Namaz, İslâm dîninin temel ibâdetlerinden biri olduğu gibi, namazların cemaatle kılınması da dînin şiâr ve sembolleri arasında görül müş ve bundan dolayı cemaatle namaz öteden beri dînî hayatın canlı bir tezâhürü olmuştur. Bilindiği gibi cemaatle kılınan namazlarda önde imâm durur ve cemaat onun arkasında saf tutar. Yani imâm, öndedir ve önderdir. Cemaatle kılınan namazlarda imâmın yardımcısı da müezzindir. Müezzinliğin önemine işâret eden Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur: “İnsanlar, müezzinlik yapmanın ve ilk safta bulunmanın ne kadar sevap olduğunu bilselerdi buna ulaşmak için kuraya başvururlardı.” Hz. Peygamber Efendimizin zamanında müezzinlik görevi Medine’de Bilâ-i Habeşî ve Abdullah b. Ümmü Mektûm, Kubâ’da Sa’d b. Âiz el-Karaz ve Mekke’de de Ebû Mahzûre tarafından yerine getirilmiştir. Bu müezzinler bir arada bulundukları zaman Bilâl birinci, Ebû Mahzûre ikinci, Abdullah ise üçüncü müezzin sayılırdı. Kur’ân kurslarında çocuk larımıza Kur’ân-ı Kerîm öğretmenin yanında dînî bilgiler veren ve kâbiliyetli olanları hâfız yapmak için gece gündüz gayret eden hocalarımızın da başımızın üstünde yeri vardır. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz onlar için şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve başkasına da öğretendir.” Topluma din hizmeti sunan ister imâm olsun ister müezzin, ister Kurân kursu hocası olsun ister bir başka görevli, hepsinin diğer insanlara nazaran bir ayrıcalığı ve bir makamı vardır. Onlara düşen de bunu idrâk etmek ve bu idrâk içinde görevlerini yerine getirmektir. 


Din hizmeti gibi şerefli bir görevi yerine getirenlerin belli bazı özelliklere ve niteliklere sahip olmaları ve bunun yanında görevlerini yerine getirirken Hz. Peygamber’i örnek almaları gerekir. Onun uygulamalarını iyi bilmeleri ve o şekilde çalışmaları gerekir. Özellikle de onun câmide yaptığı faaliyetlerini iyi bilmek gerekir. Din hizmetlilerinin maddeler halinde vereceğim bu özelliklere sahip olmaları ve Hz. Peygamber’in câmi faaliyetlerini örnek almaları, toplumda kendilerine saygınlık kazandıracağı gibi ilâve olarak da hizmetlerinin kalitesini artırır. Bu özellikleri şöyle sayabiliriz:


1- Önderlik Özelliği: İmâm denilince sözlük anlamına da uygun olarak çevresine önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imâmın hem namaz ibâdetinde hem de her türlü dînî ve insânî hizmetin yerine getirilmesinde topluma önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması beklenir. Topluma din hizmeti sunan kimse bilmelidir ki, önderler ilkeli olur ve ancak ilkeli olanlar önder olabilir. Din görevlisi içinde yaşadığı toplumun önderidir. Önderliğinin gereği olarak da hal, hareket ve davranışlarıyla beraber yaşadığı insanların önündedir ve onlar için önemli bir örnektir. Prensip ve ilke sahibidir. Sıradan biri değildir. Hz. Peygamber Efendimiz, aynı şehirde bir arada yaşadığı insanlara öyle bir örnek oldu ki, “câhiliye toplumu” denilen bu insanlar ona bakarak hayatlarını, yaşantılarını ve her şeylerini değiştirdiler.

Önder olmak kolay değildir. Önder, sıkıntılara göğüs geren, günübirlik yaşamayan, geleceğe dair hesabı olan bir lider demektir.  Din görevlileri toplumun liderleridir. İmâm olan yani önder olan neye ve kime önder olduğunu bilmelidir. Her şeyden önce sağlam bir inanca ve kendini ifade edebilecek bir bilgiye sahip olmalıdır. Önder, yürüdüğü yolun nereye gittiğini ve arkasına taktığı insanları nereye götüreceğini bilen şoför gibidir. Şoför arabasına güvenir, yolu bilir, trafik kurallarına da riayet ederse hedefe ulaşır. Önderler dâvâlarına sahip çıkan ve dâvâlarını dünyalık menfaat için satmayan insanlardır. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de beş peygamberin (Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb) lisanı ile şu gerçeği kıyâmete kadar gelen din hizmetleri için îlan etmektedir. Onlar peygamber olarak gönderildikleri kavimlerine şöyle dediler: “Yaptığım bu işe karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan sadece âlemlerin Rabbi olan Allah(c.c.)’tır.” Mekke müşrikleri, imâmımız ve önderimiz olan Hz. Peygamber’i dâvâsından vazgeçirmek için O’na bir çok dünyalık teklif etmişler ve her seferinde Hz. Peygamber (s.a.v.) onların bu tekliflerini reddetmiş ve önderliğine halel getirmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’deki peygamberler tarihi ve bizim Peygamberimizin hayatı gösteriyor ki, düşmanlar ve muhâlifler, önderlere ve imâmlara çok engeller çıkarırlar. Ama gerçekten önder olan şahıs bu tuzaklara düşmeyecektir. Önder ileri görüşlü, dayanıklı, sabırlı, dâvâsında ve inancında samimi olacak, yani sadakat sahibi olacaktır. Ziya Paşa’nın bir tercî-i bendinde dediği gibi şu gerçek unutulmamalıdır: “İnsana sadâkat yaraşır, görse de ikrâh, Doğrunun yardımcısıdır Hz. Allah”. Yüce Allah doğru olan bütün önderlere ve başta peygamberlere yardım etmiş ve onları düşmanlarının elinden kurtararak sâhil-i selâmete çıkarmıştır.

2- Rehberlik Özelliği: Bilindiği gibi rehberlik yol göstericilik demektir. Din görevlisi içinde yaşadığı topluma yol gösterendir. Çoğu Müslüman, din konusunda aklına takılan şeyleri ilk olarak yanı başındaki câminin imâmına sorar. Her zaman din konusunda değişik sorulara muhatap olacağını bilen câmi görevlileri de vatandaşların kendileri hakkındaki bu güzel teveccühünü boşa çıkarmazlar. Çözüm üretici ve yönlendirici sıfatıyla cemaatine yardımcı olurlar. Şurası bir gerçektir ki, din hizmetinin başında güzel hitâbet ve güzel konuşma gelir. Yol gösterme sözle ve örnek olma ile olur. Güzel konuşabilmek için konuşulan konuya hâkim olmak gerekir. Rehberlik makamında olanların ilim ve irfanlarının yeterli olması gerekir. İlim ve irfanı olanların da sözü güzel söylemeleri ve tatlı dilli olmaları elzemdir. Bu konuda Yüce Allah, Hz. Peygamber Efendimize ve onun şahsında kıyâmete kadar gelen din hizmetkârlarına şöyle hitap etmektedir. “(Rasûlüm) sen, Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et! Ve bir de onlarla en güzel şekilde mücâdele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de çok iyi bilir.”


Biz müslümanlar ve özellikle din hizmetlileri, rehberliği de Hz. Peygamberden öğreneceğiz. Kısa zamanda câhiliye toplumundan sahâbe toplumu gibi altın bir nesli nasıl çıkardı, bu büyük başarıyı nasıl elde etti, o kadar insanı uçurumun kenarından nasıl kurtardı, her birini bir gâzi, bir mücahit, bir şehit makamına nasıl ulaştırdı? Bu insanları kendisine nasıl hayran bıraktı? Bunlar zor şeyler değil. Din hizmeti yapan önderler bu konuda Hz. Peygamberi örnek alır ve onun yolunu izlerlerse onlar da bu başarıyı elde ederler. Önemli olan önder olmasını ve rehber olmasını bilmektir.


3- Temsil Özelliği: Din hizmetlisi bu özelliğin ağırlık ve sorumluluğunu çok iyi bilir. O, Yüce İslâm dînini ve sevgili peygamberi temsil ettiğini farkındadır. Bu yüzden din ile çatışan, dîne ters düşen ve uygun olmayan hiçbir tavır ve davranış içinde olmaz. Olmamaya çalışır. Din görevlisi sadece bir takım dîni görevleri yerine getirmekle yetinmez. Bunun yanında halkın içine girer, onlarla kaynaşır, dargınları barıştırmada kişiler arasındaki problemleri çözüme kavuşturmada etkin rol oynar. Böylece toplumda bir barış ortamının oluşmasına katkı sağlamış olur.

Din hizmetlisi câmide nasılsa câmi dışında da öyledir. Kürsüde ve mihrapta ne anlatıyorsa dışarıda da aynı şeyleri söyler. Söyledikleri ile yaptıkları arasında bir uyum vardır. Yüce Allah, söylediklerini yapmayanları tehdit eder ve onlar hakkında şöyle buyurur: “Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazap sebebi oldu.” Bu dinin en büyük ve en birinci temsilcisi elbette ki, Hz. Peygamber Efendimizdir. Hz. Peygamber bu dini şahsında en güzel şekilde temsil etmiş ve kendinden sonra bu temsil görevini bizlere devretmiştir. O hayatta iken hem dostları hem de düşmanları tarafından takdir edilmiştir. Bizans imparatoru ile henüz Müslüman olmamış olan Ebû Süfyan arasındaki konuşma dillere destandır. Tay kabilesinin reisi Adiyy b. Hâtim, O’nun evini ve yaşantısını, bir de kendisine olan ilgi ve alakasını gördükten sonra Müslüman olmuştur. Sahâbe-i kirâm efendilerimiz de O’nun huzurunda bulunurlarken O’nun câzibesine kapılarak kendilerini melek gibi hissetmişlerdir. O’nun huzurundan ayrıldıklarında kendilerini değişik hisseden sahâbeler “acaba münafık mı olduk?” endişesine kapılmışlar, Hz. Peygamber ise onların kalplerine su serpmiştir.


Hz. Peygamber Efendimiz, hicretin yedinci senesinin Muharrem ayında (Mayıs 628) çevresindeki devlet başkanlarına birer mektup yazarak onları İslâm’a dâvet etti. Kendisine mektup gönderilenlerden biri de Bizans İmparatoruydu. İmparator, Sâsânîlerle yaptığı savaşı kazanmış ve muzaffer bir kumandan edasıyla Kudüs’ü ziyaret ettikten sonra Antakya’ya gelirken Humus’ta kendisine gönderilen mektubu almıştı. Mektup okunup kendisine tercümesi yapıldıktan sonra İmparator, Hz. Peygamber hakkında bilgi edinmek için o havâlide Arap tüccârlardan kimse varsa huzuruna getirilmesini emretti. Bulunup getirilen Arap tüccârların arasında o sıralarda henüz İslâm’ı kabul etmemiş olan Ebû Süfyan da vardı. İmparator ile Ebû Süfyan arasında şu konuşmalar geçti: İmparator “içinizde bu peygambere en yakın kimdir?” diye sordu. Ebû Süfyan, bir adım ileri çıkarak bu soruya “benim!” diye cevap verdikten sonra İmparator soruları sormaya devam etti; Ebû Süfyan da cevap verdi.


Bu peygamberin mensup olduğu âile nasıl bir âiledir?


Muhammed soylu bir âiledendir. 


Ondan evvel âilesi içinde peygamberlik iddiâsında bulunan oldu mu?


Hayır, olmadı.


Şimdiye kadar âilesinden bir hükümdâr çıkmış mıdır?


Hayır, çıkmamıştır.


Bu yeni dine girenler hangi sınıfa mensuptur? 


Çoğunluğu zayıf ve yoksul kimselerdir.


Bu peygamberin arkadaşları azalıyor mu, atıyor mu?


Artıyor.

Bu peygamberin bundan önce yalan söylediğine hiç şâhid oldunuz mu?


Asla!


Hiç verdiği sözde durmadığı oldu mu?


Hayır, hiç olmadı. Fakat son zamanlarda kendisiyle (Hudeybiye’de) bir anlaşma yaptık; ona riâyet edip etmeyeceğine göreceğiz, bakalım.


Kendisiyle hiç harb ettiniz mi? 


Evet, ettik.


Netice ne oldu?


Bazen biz gâlip geldik; bazen de o, bizi yendi. Bu peygamber size neler tavsiye ediyor?

Yalnız Allah’a kulluk etmek, O’na asla şirk koşmamak, namaz kılmak, nâmuslu olmak, doğru söylemek, akrabalık bağlarını koparmamak gibi şeyleri tavsiye ediyor.


Size peygamberin âilesini sordum, asil bir âileye mensup olduğunu söylediniz. Peygamberler dâima asil âilelerden gelir. Âilesinden hiçbir kimsenin daha evvel peygamberlik iddiâsında bulunmadığını söylediniz. O halde bu insanın âilevî bir sâikle hareket ettiği söylenemez. Sonra âilesi içinden hükümdârlık eden bir kimse bulunmadığını söylediniz. O halde bunun hânedanlık iddiâsıyla ortaya çıktığı, servet ve saltanat peşinde koştuğu da söylenemez. Onun şimdiye kadar hiç yalan söylemediğine şâhitlik ediyorsunuz. İnsanlara yalan söylemeyen, Allah hakkında hiç yalan söylemez. Zayıf ve yoksul insanların kendisine tâbi olduğunu söylüyorsunuz. Peygamberlere ilk uyanlar bunlardır. Ona tâbi olanlar günden güne çoğalıyor diyorsunuz. Hâk din böyledir. Îmânın tatlılığı bir kalbe girdi mi, oradan çıkmaz. Kimseyi aldatmadığını söylüyorsunuz. Gerçekten peygamberler öyledir, kimseyi aldatmazlar. Peygamberin, sizi Allah’a kulluk etmeğe dâvet ettiğini söylediniz. Bu da doğrudur. Peygamberler, insanları Allah’a çağırırlar. Eğer, onun hakkında söylediklerin doğruysa ben de size haber vereyim ki, o peygamber benim oturduğum bu yerlere girecektir. Ben, bu peygamberin geleceğini biliyordum, fakat onun Arap yarımadasından çıkacağını zannetmiyordum. Eğer onun yanında bulunsaydım ayaklarına su dökerdim.” Görüldüğü gibi Ebû Süfyan, Müslüman olmadığı halde Hz. Peygamber hakkında çok olumlu şeyler söylemekte ve onun dâvâsını temsil ettiğine şahitlik etmektedir. Bir kimseyi düşmanları bile takdir ediyorsa, o kimse dâvâsını gerçekten temsil ediyor demektir.

Hz. Peygamber Efendimiz, hicretin dokuzuncu yılının Rebîülâhir ayında (Temmuz 630) Hz. Ali’yi yüz elli kişilik bir birlikle Tay kabilesinin putu Füls’ü yıkmak için gönderdi. Hz. Ali’ni geldiğini duyan kabilenin Hıristiyan olan reîsi Adiy b. Hâtim, Şam’a kaçtı. Sonra da Müslüman olan kız kardeşi Seffâne’nin yardımıyla Medine’ye geldi ve Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı. Hz. Peygamber’in etkili sözlerinden ve sâde yaşantısından çok etkilendiği için hemen Müslüman oldu. Şurası bir gerçek ki, dâvâsını temsil eden liderler, en büyük düşmanlarını bile saflarına katmasını bilirler.


Hanzala el-Üseydî, Hz. Ebû Bekir ile olan konuşmasını ve devamını şöyle anlatır: “Bir gün Hz. Ebû Bekir bana rastladı ve “Nasılsın ey Hanzala?” dedi. Ben de “Hanzala münâfık oldu.” diye cevap verdim. O da “Sübhânallah! Sen ne söylüyorsun, ey Hanzala!” dedi. Ben de “Hz. Peygamber’in yanında bulunuyoruz; bize cenneti, cehennemi hatırlatıyor, hatta onları gözle görmüş gibi oluyoruz. Fakat Hz. Peygamber’in yanından çıktıktan sonra eşlerimizle, çocuklarımızla, geçim işleriyle uğraşıyoruz. Bu sebeple de her şeyi unutuyoruz.” dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir “Vallâhi biz de aynı durumdayız” dedi. Ebû Bekir ve ben birlikte yürüyüp Hz. Peygamber’in huzuruna geldik. Biraz önce Ebû Bekir’e söylediklerimin aynısını Hz. Peygamber’e de söyledim. Hz. Peygamber de bize şöyle dedi: “Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz benim yanımda bulunduğunuz hâl üzere bulunmaya ve Yüce Allah’ı zikretmeye devam etseniz, melekeler sizinle döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda musâfaha ederler. Velâkin ey Hanzala! (İnsan) bazı zaman şöyle, bazı zaman böyle (olabilir.)” Din hizmeti sunanlar da bu dîni Hz. Peygamber gibi temsil etmeli ve yanlarına gelenleri etkilemelidirler. Âlimler, yüzlerine bakıldığı zaman, insanlara Allah’ı hatırlatmalıdırlar. Çünkü “âlimler peygamberlerin vârisleridir.”


Peygamber Efendimiz dâvâsını öylesine temsil etti ki, hayatı boyunca ve öldükten sonra hiç kimse onun aleyhinde konuşamadı ve onu “dâvâsını temsil edemedi” diye tenkid edemedi. Bizim de böyle olmamız gerekmez mi?


Not: Her ayın son Cumartesi günü saat 19.00’ da Pendik Belediyesi Mehmed Âkif Ersoy Kültür ve Sanat Merkezinde yaptığım “Asr-ı Sâadet” sohbetlerine siz değerli okuyucularımı da dâvet eder teşriflerinizi beklerim. 


Kaynaklar


1 İbn Hişâm, es-Sîre, I, 278-279; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 333. 2 Buhârî, Ezân 18; Müslim, Salât 129; Tirmizî, Mevâkıt 52.  3 Makrîzî, el-Hıtat, IV, 46. 4 Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 21. 5 Kur’ân-ı Kerîm, eş-Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 146, 180.  6 Kur’ân-ı Kerîm, en-Nahl sûresi, 16/125. 7 Kur’ân-ı Kerîm, es-Saff sûresi, 61/2-3. 8 Buhârî, Cihâd 102; Müslim, Cihâd 74. 9 İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 226-227. 10 Müslim, Tevbe 12; Tirmizî, Kıyâme 59. 11 Buhârî, İlim 11; Ebû Dâvûd, İlim 1.