“NE İSTERSEN VERELİM” DEDİLER

e-Posta Yazdır PDF

Hiçbir lider ve hiçbir önder yakın çevresinden Hz. Peygamber’in, kendi kavminden ve kendi yakınlarından çektiği kadar çekmemiştir. Mekke müşrikleri, Hz. Peygamber’e çok çektirdiler ve çok eziyet ettiler. Kendi içlerinden bir peygamber çıkmasını memnuniyetle karşılamaları gerekirken ona düşman oldu ve yanlış bir yola girdiler. Bir kısmı yanlışını hemen anlayıp geri döndü; bir kısmı da bu yanlış yolda sonuna kadar gitti ve hem dünyasını hem de âhiretini kararttı.


Yanlış yolda yürüyenler, Hz. Peygamber’e olan düşmanlıklarını artırarak ve onun dâvâsının önüne engeller çıkararak çıkmaz yolda ilerlemeye devam ettiler. Amcası Ebû Talib, her zaman yeğenini destekledi. Kendisinden yeğenini engellemeyi talep eden müşrik ileri gelenlerini her seferinde yüz geri etti. Her seferinde yüz geri edilen bu müşrikler, geri dönünce yeni engelleme planları geliştirdiler.


Kaynaklarımızın bildirdiğine göre, içlerinde Utbe b. Rebîa, Şeybe b. Rebîa, Ebû Cehil b. Hişâm, Âs b. Vâil, Ümeyye b. Halef ve Ebû Süfyân gibi İslam düşmanlarının bulunduğu on beş kişilik bir müşrik heyeti, bir gün güneş battıktan sonra Kâbe’nin duvarının dibinde toplandı ve bu serin ortamda Hz. Muhammed ile yumuşak bir tarzda konuşmayı ve tartışmayı düşündüler. İçlerinden biri şöyle dedi: “Muhammed’e haber salın da gelsin; oturalım ve onunla konuşalım. Konuşalım ki, vazifemizi yerine getirmiş olalım. Yoksa bizden sonra gelenler bu görevi yapmadığımız için bizi kınarlar. Eğer kınanmak istemiyorsanız haber salın da gelsin, konuşalım!” Bu tekliften sonra Hz. Peygamber’e şöyle bir haber saldılar: “Kavminin önde gelenleri seninle konuşmak üzere toplandılar. Seni bekliyorlar. Çık ve onların yanına gel!” 


Mekke ileri gelenlerinin kendisiyle İslâm hakkında konuşacaklarını ve bu vesileyle hidâyete ereceklerini düşünen Hz. Peygamber, bu dâvete sevindi ve hemen çıkıp toplantı yerine gitti. Çünkü Hz. Peygamber, onların İslâm’dan yüz çevirmelerine çok üzülüyordu. Hemen geldi ve İslâm dâvetinin zor günleri geride bırakacağı umut ve sevinciyle yanlarına oturdu. Fakat ne var ki, daha ilk anda karşılaştığı durum, umut ve sevincinin yersiz olduğunu gösterdi.


Söze önce müşrikler başladı ve şöyle dediler: “Ey Muhammed! Biz, seninle konuşalım diye sana haber saldık. Vallahi, Araplar içerisinde senin gibi kavminin başını derde sokan birisini bilmiyoruz. Sen babalarımıza ve atalarımıza dil uzattın. Dinimizi ayıpladın, ilahlarımıza dil uzattın. Akıllıları akılsızlıkla, beyinsizlikle itham ettin. Birliğimizi böldün, dağıttın. Aramızda yapmadığın, başımıza getirmediğin kötü iş kalmadı. Eğer sen, getirip ortaya attığın bu sözlerle mal ve zenginlik elde etmek istiyorsan, malca bizden daha zengin oluncaya kadar sana mal verelim. Yok, eğer sen, bununla içimizde en büyük şan ve şerefe nail olmak istiyorsan biz seni seyyidimiz, efendimiz ve başkanımız yapalım. Eğer sen, bununla kral olmak istiyorsan seni kendimize kral yapalım! Şayet bu sana gelen şey, görüp de tesiri altında kaldığın cinlerden biriyse -ki bu bazen olabilir- biz seni ondan kurtarıncaya kadar tedavi çarelerini araştıralım ve bu yolda mallarımızı senin için saçarcasına harcayalım, hiçbir masraftan kaçınmayalım. Böylelikle biz, üzerimize düşeni yapmış olur ve sorumluluktan kurtuluşmuş oluruz.”


Mekke ileri gelenlerini sesiz bir şekilde dinleyen Hz. Peygamber, onların İslâm’a yaklaşımıyla ilgili olarak hiçbir şeylerinin değişmediğini gördü ve kendilerine üzüntülü ve kararlı bir ses tonuyla şöyle cevap verdi:

“Dediğiniz şeylerin hiçbiri bende yok. Beni cin çarpmış değil. Ben, size getirdiğim şeylerle ne mallarınızı istemek, ne içinizde şan ve şeref kazanmak, ne de üzerinize kral olmak için geldim. Yüce Allah, beni size bir peygamber olarak gönderdi ve bana bir de kitap indirdi. Sizin içinizden benim dâvetimi kabul edenler için cennetle müjdeleyici ve kabul etmeyenler için de cehennemle korkutucu olmamı bana emretti. Ben de rabbimizin bana yüklediği elçilik vazifesini yaptım ve bu dini size tebliğ ettim. Bu dine girmeniz için size tavsiyede bulundum. Size getirdiğim İslâm dinini kabul ederseniz bu kabulünüz ve güzel yaşantınız sizin için dünyada ve âhirette azık olur. Eğer bu dini kabul etmez ve reddederseniz Yüce Allah benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kadar bana düşen, Allah’ın emrini yerine getirmek ve bu uğurda sizden gelecek olan her güçlüye göğüs germektir.”


Hz. Peygamber’in davasında çok samimi olduğunu gören müşrikler, daha önceki tekliflerinin de benzer şekilde geri çevrilmesinden hareketle, bir kere daha anladılar ki, onun bu tür tekliflere bir iltifatı yok; bu tür tekliflerle gidişatı değiştirmek mümkün değil. Bunun üzerine toplantıda aldıkları karar gereği Hz. Peygamber’i davasına güven konusunda şüpheye sevk ederek bir anlaşma zemini oluşturmayı denediler. Hemen yeni tekliflerini dile getirerek ondan Mekke’nin çevresindeki dağların kaldırılmasını, Mekke çevresinde ekime elverişli araziler ihdas etmesini, Suriye ve Irak da olduğu gibi buralarda da nehirler akıtmasını istediler. Bu isteklerine şunu da ilâve ettiler: “Rabbine duâ et, işlerimizi kolaylaştırması için atalarımızdan Kusayy’ı diriltsin. Çünkü o, iyi bir yöneticiydi. Eğer o dirilirse, belki senin söylediklerinin doğru olduğunu tasdik eder de biz de sana inanır ve senin söylediklerini kabul ederiz.”


Müşriklerin bu ve buna benzer isteklerine Hz. Peygamber şu cevabı verdi: “Ben bunları yapamam. Ben bunları Rabbimden isteyecek bir insan değilim. Zaten ben size bunlar için gönderilmedim. Yüce Allah beni size cennetle müjdeleyici, cehennemle korkutucu olarak gönderdi. Eğer size getirdiğim şeyleri kabul ederseniz hem bu dünyada hem de öbür dünyada rahat edersiniz. İmanınız ve ameliniz size her iki dünyada azık olur. Eğer kabul etmez reddederseniz Yüce Allah benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kadar bana düşen, Allah’ın emrini yerine getirmek ve bu uğurda sizden gelecek güçlüklere sabretmektir.”


Bu sözleri dinleyen müşrik liderler, daha başka tekliflerde ve isteklerde bulundular. Hz. Peygamber, onlara her seferinde aynı cevabı verdi. Onu dâvâsından caydıramayacaklarını anlayınca bu sefer de tehdit etmeye başladılar. Tehditleri de işe yaramadı. Çünkü Hz. Peygamber, onlardan korkmuyordu. Sakin bir şekilde kalkıp evine gitti.


Saygı değer okuyucularım! Dâvâsını dünya zenginliklerine ve dünya makamlarına değiştirmeyen bir peygamberin ümmetiyiz. Yani daha doğrusu dâvâsını satmayan bir peygamberin ümmetiyiz. Öyle ise biz de o peygambere lâyık bir ümmet olmalıyız.


Siz değerli okuyucularım. Her ayın son cumartesi akşam saat 19’da Pendik Belediyesi Mehmet Akif Ersoy Kültür ve Sanat Merkezinde vereceğim konferanslara davet eder katılımlarınızı beklerim.