Güneşi Sağ Elime Ayı Sol Elime Koysalar Ben Yine Bu Davâdân Vazgeçmem

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Muhammed (s.a.v) kırk yaşına geldiğinde Yüce Allah tarafından insanlara âhir zaman Peygamberi olarak gönderildi. Onun Peygamber olarak görevlendirildiği şehirde insanlar atalarının yaptıkları putlara tapıyorlardı. Hz. İbrahim (a.s.) tarafından yapılan Kâbe’ye tanrı diye doldurdukları putlara tapıyorlardı. İnanç bakımından Müşrik olan Mekkeliler, maddî bakımdan da zengin insanlardı. Çünkü her biri, ticaretle meşgul oluyordu. Uzak doğudan deniz yoluyla Yemen’e gelen ticaret mallarını alır Mekke’ye getirirler ve Arap Yarımadası’nın her tarafından Kâbe’yi ve putları ziyarete gelenlere satarlardı. Elde kalan ticaret mallarını Medine’ye, Gazze’ye, Şam’a ve daha başka şehirlere götürür ve oralarda satarlardı. Gittikleri yerlerden aldıklarını da Medine, Mekke ve Yemen’de satarlardı. İki başlı ticaret yaptıkları için çok zengindiler. Puta tapmanın ve zenginliğin verdiği şımarıklık onları Hz. İbrahim’in dini olan Hanif dininden uzaklaştırmış ve şirkin bataklığına batırmıştı. Hz. Peygamber işte böyle bir toplumu ıslah için gelmişti. Her şeyden önce onlara putları terk etmelerini ve bir de zenginliğin vermiş olduğu şımarıklığı ve ahlâksızlığı bırakmalarını istedi. Müşrikler, Hz. Peygamber’in bu isteğine ve İslâm’a dâvetine aşırı derecede tepki gösterdi ve karşı koydular. İslâm’ı kabul edip Hz. Peygamber’in etrafında toplananlara da olmadık işkenceler yaptılar.


Hz. Peygamber ve çevresindeki müminler, bu işkencelere aldırmadan yollarına devam ettiler. Bu sıkıntılı yıllarda Hz. Peygamber’i amcası Ebû Tâlib himâye etti. Hz. Peygamber’in dâvetinin ve bu dâvetteki ısrarının kendi şirk düzenlerini yıkacağını gören müşriklerin önde gelenlerinden on kişi, Ebû Tâlib’e başvurdu ve ondan yeğenine engel olmasını istediler. Söze şöyle başladılar:


“Ey Ebû Tâlib! Kardeşinin oğlu ilahlarımıza dil uzattı. Dinimizi yerdi. Bizi akılsızlıkla itham etti. Babalarımızın ve dedelerimizin dalâlet içinde ölüp gittiklerini ileri sürdü. Sen ya onu bizimle uğraşmaktan alıkoyarsın ya da aramızdan çekilirsin. Bizi onunla baş başa bırakırsın. Zaten sende bizim gibi muhâlifsin, ona karşısın, biliyoruz.”


Ebû Tâlib onları can kulağıyla dinledi; güzellikle, güler yüz, tatlı söz ve yumuşaklıkla başından savdı. (İbn Hişâm, es-Sire, I, 282-283)


Aradan biraz zaman geçtikten sonra Kureyş müşrikleri, Ebû Tâlib’in Hz. Peygamber’i yardımsız bırakmayacağını ve kendilerine asla teslim etmeyeceğini ve hatta bu uğurda kavminden ayrı hareket etmeyi ve gerekirse onları karşısına alacağını anladılar. Bu sefer Velid b. Muğire genç ve yakışıklı oğlu Umâre’yi alarak tekrar onun huzuruna çıktı ve şöyle dediler:


“Ey Ebû Tâlib! Sen bizim büyüğümüz ve efendimizsin. Bu Umâre, Kureyş gençlerinin en güçlü ve en yakışıklı olanıdır. Sen bunu al ve oğul edin. Onun gücünden ve karizmasından yararlan! Onun yerine baba ve atalarının dinine karşı çıkan kavmini bölen ve bizi beyinsizlikle suçlayan kardeşinin oğlunu bize teslim et, onu öldürelim. İşte sana adama karşılık adam!” 


Ebû Tâlib onların bu teklifine şöyle cevap verdi: “Vallahi siz, bana ne kötü şey teklif ediyorsunuz. Siz bana oğlunuzu vereceksiniz, ben onu sizin için besleyeceğim! Ben, oğlumu size vereceğim, onu öldüreceksiniz; öyle mi? Vallahi bu hiç olacak şey değildir.” (İbn Hişam, es-Sîre, I, 285; Taberî, Tarih, I, 220)


Ebû Tâlib ile Kureyş müşrikleri arasında geçen bu konuşmalardan sonra müşrikler “Ebû Tâlib! Ona haber sal da gelsin, biraz kendisi ile konuşalım!” Ebû Tâlib de haber saldı ve Hz. Peygamber’i getirtti. Hz Peygamber de akıl ve mantık ölçüleri içerisinde müşrikleri İslâm’a dâvet ettikten sonra “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim de Allah’ın elçisi olduğuma şahitlik ediniz!” buyurunca müşrikler öfkelendiler ve kalkıp gittiler. (İbn Sad, Tabakât, I, 202)


Ebû Tâlib, işin gelip dayandığı bu aşama nedeniyle üzüldü. Kavminin eşrâfı ile yeğeninin arasında kalmaktan sıkıntı duydu. Ancak kavminin isteğini dikkate alarak yeğenini korumaktan da vazgeçemezdi. Yeğenini yalnız başına bırakmayı düşünemezdi. Onu çok seviyordu. O kardeşinin emaneti, babasının emaneti ve bir bakıma da evlatlığıydı. Yeğeniyle görüşüp, aradaki kin ve kavgaları sona erdirmeye vesile olacak bir anlaşma noktası bulmayı arzuladı. Bu amaçla Rasûlullah’ı yanına çağırdı. Yumuşak, sevgi dolu bir üslûpla durumu yeğenine açıklayarak, isteğini bildirdi. “Yeğenim! Beni ve kendini düşün. Bana kaldıramayacağım bir yük yükleme!” Onun bu isteğinde, müşrik liderlerin tehdit ve baskıları nedeniyle gerçekleşen bir korku açıkça belli oluyordu. Sözlerinde sorumluluğunu yerine getirmekte zorlandığını dile getiren dolaylı bir yakınma vardı. Amcasının bu hali Rasûlullah’ı etkiledi. Amcasının kendine olan desteğinden vazgeçtiğini ve dolayısıyla önemli bir desteğini kaybettiğini düşündü. Üzüldü. Yumuşak kalbi hüzünle doldu. Gözleri yaşardı. Ancak ne olursa olsun davasından vazgeçmesi mümkün değildi. Üzüntüsünü hâl ve hareketleriyle, kararlılığını ise sözleriyle açığa vurdu ve şöyle dedi: “Ey amca! Vallahi bu dâvâyı bırakmam için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de vazgeçmem. Allah bu dini ya hâkim kılar ya da ben bu uğurda ölürüm.” Sonra amcasının yanından ayrılmak için geri döndü. O’nun bu sözleri ve tavrı karşısında Ebû Tâlib çok etkilendi. Zaten eskiden beri yeğenine karşı kalbi sevgi doluydu. Yanından uzaklaşmak olan yeğenine “Ey Yeğenim! Git ve istediğini söyle. Allah’a yemin olsun ki seni asla onlara teslim etmem.” dedi.


Saygı değer okuyucularım! İslâm dâvâsını her şeyin üstünde tutan bir peygamberin ümmetiyiz. Bu uğurda hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden korkmayan bir peygamberin ümmetiyiz. Dâvâsını hiçbir dünyalık menfaate değiştirmeyen bir peygamberin ümmetiyiz. Dâvâsı için gündüz işini gece uykusunu terk eden bir peygamberin ümmetiyiz. Bütün bu gayretlerinin neticesinde de Yüce Allah’ın lütfu ile başarıya ulaşan bir peygamberin ümmetiyiz. Hal böyle iken nedir bizim bu halimiz? Nedir bu korkaklık? Nedir bu tembellik? Nedir bu meskenet? Nedir bu dünya sevgisi? Nedir bu câhillik? Nedir bu vurdumduymazlık?


Haydi! Toptan daldığımız bu gaflet uykusundan yine toptan uyanalım ve kendimize gelelim! Bu dünyaya yeniden bir nizâmât verelim! Yoksa bizim hepimizi köle olarak bir düzene sokacaklar. Uyanın! Uyanın! Uyanın!