GÖNÜL UMDUĞU YERDEN KÜSER

e-Posta Yazdır PDF

Asr-ı saadette iki tane Ebû Süfyan vardır, ikisi de Kureyş kabilesine mensuptur. Biri Kureyş kabilesinin Hâşim oğulları kolundan, diğeri de aynı kabilenin Ümeyye oğulları kolundandır. İkisi de Mekke fethine kadar İslâm düşmanı olarak yaşadılar. Bunlardan biri Hz. Peygamber’in amcası Hâris’in oğludur, diğeri de Hz. Peygamber’in eşi Ümmü Habibe’nin babası ve aynı zamanda Kureyş’in reisidir. Biz, bu yazımızda birincisinden söz edeceğiz.


Hz. Peygamber’in en büyük amcası Hâris, İslâm’a yetişemedi; risâletten önce öldü. Onun oğlu Ebû Süfyan, İslâm’a yetişti fakat o da Müslümanlığını geciktirdi; Mekke fethinden hemen önce Müslüman oldu. Ebû Süfyan, Hz. Peygamber’in sütkardeşi ve çocukluk arkadaşıydı. Kendisine peygamber lik görevi verilmeden önce devamlı görüştüğü en yakın ve en samimi arkadaşlarından biriydi. Bu iki amcaoğlu birbirleriyle çok iyi anlaşırlardı. Hz. Muhammed (s.a.v.), Yüce Allah tarafından kendisine peygamberlik görevi verilince ve çevresindeki insanları İslâm’a dâvet etmeye başlayınca Ebû Süfyan bin Hâris, Rasûlullah’a karşı gelenlerin ve dâvetini reddedenlerin arasında yer aldı. Mekke müşriklerinin kaba kuvvete başvurarak İslâm dâvetinin önüne engeller çıkarmaya çalıştıkları o zorlu yıllarda, Ebû Süfyan da zorbaların yanında bulunmaya devam etti. Hatta o, işi daha ileri götürdü; Hz. Peygamber’i hicveden ve İslâm’ı reddeden şiirler söyledi. Bu şiirler, müşriklerin dillerinde dolaşmaya başladı. Ayrıca Ebû Süfyan, Kureyş’in Müslümanlara yönelik savaşlarının hemen hepsinde yer aldı. O, bu yaptıklarıyla, âdeta diğer müşrik zorbalarla yarışıyor ve bu yaptıklarının çocukluk arkadaşı olan Rasûlullah’ı derinden yaraladığını bilemiyordu. Rasûlullah,  diğer zorba müşriklerin yaptıkları nedeniyle üzülüyordu, ama sütkardeşi ve dostu Ebû Süfyan’ın yaptıklarına daha çok üzülüyordu.


Ebû Süfyan bin Hâris, Rasûlullah’a olan düşmanlığını ve İslâm karşıtlığını Mekke’nin fethine yakın bir tarihe kadar devam ettirdi. Durumunu hiçbir şekilde değiştirmedi. Onun hayatındaki değişim Hudeybiye anlaşmasından sonra ticaret için gittiği Suriye bölgesinde duyduklarıyla başladı. Duydukları karşısında hem şaşırdı, hem de üzüldü. Medine’deki İslâm devleti ve Rasûlullah’ın peygamberliği Suriye bölgesi insanları tarafından konuşuluyor ve bazıları henüz görmediği Rasûlullah’ı yakından tanıma isteğini dile getiriyordu. Ebû Süfyan bin Hâris, kendi aralarından çıkmış, üstelik kendisinin sütkardeşi ve kuzeni olan ve yıllardır kendisine zorbalığın her türlüsünü yaptıkları Rasûlullah’ın bu şekilde başka bölgelerdeki insanlar tarafından merak ve takdirle konuşulan birisi olduğunu anlayınca, düşünceleri karıştı. O zamana kadar yaptıklarıyla başkalarını taklit ettiğini, yaptığı şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu hiç düşünmediğini fark etti. Bunu  “Yaşlılarımız bir yol edinip gittiler, biz de onlara uyduk. Onlar putlara sığınarak Muhammed’e karşı geldiler, biz de onların yaptığını yaptık.’’ diyerek dile getirmeye ve bu düşüncesini Mekke’ye dönünce bazı arkadaşlarıyla paylaşmaya başladı. Arkadaşlarıyla konuştuğu zaman, birçok kişinin durumunun kendi durumundan farklı olmadığını anladı. Bundan sonra Ebû Süfyan için günler sıkıntılı ve rahatsız edici bir şekilde geçmeye başladı.


Ebû Süfyan, bir ara durumunu eşiyle konuştu. Eşinden duydukları, kendisi adına bir başkası tarafından söylenmiş şeylerdi. Eşinin sözlerinde kalbinden geçenlerin ifadesini işitti. Eşinin dedikleri şunlardı: “Arap olanların ve olmayanların Muhammed’e tâbi olduklarını görüp duruyorsun. Çevresindeki insanların sayısı her gün daha da artıyor. Herkes O’nu seviyor ve O’na güveniyor. Siz ise o’na düşmanlıkta birbirinizle yarışıp duruyorsunuz. Halbuki O’nu tasdik etmek ve yardımcı olmak herkesten çok sana düşerdi. O’na yardım edenlerin ilki sen olmalıydın.’’ Bu sözler üzerine hatasını daha da iyi anladı ve Müslüman olmaya karar verdi. Etrafına, bu konuda kesin karar verdiğini ve bu nedenle Medine’ye gideceğini söyledikten sonra oğlunu da yanına alarak Medine’ye doğru yola çıktı.


Rasûlullah’la görüşmek ve Müslümanlara katılmak için Medine’ye gitmek üzere oğluyla birlikte yola çıkan Ebû Süfyan, yolda on bin kişilik İslâm ordusuyla karşılaştı. Bu İslâm ordusu Mekke’yi fethetmek için yola çıkmıştı. Ebû Süfyan, İslâm ordusunu görünce korktu; kendisi İslâm’ın en katı düşmanlarından olduğu için öldürülmekten çekindi. Bu nedenle görülmemek için saklandı. Geceyi saklanarak geçirdi. İslâm ordusu, kendisinin biraz ilerisinde mola vermişti. Sabaha doğru, tüm cesaretini toplayarak, ortalığın sakin olduğu bir zamanda, oğlunun elinden tutup ordugâha girdi. Kimseye hissettirmeden Rasûlullah’ın yanına kadar yaklaşıp selam verdi. Rasûlullah, karşısındakinin Ebû Süfyan olduğunu anlayınca yüzünü çevirip onunla ilgilenmedi. Ebû Süfyan, bundan sonrasını şöyle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.v.) benden yüzünü çevirince, yüzünü döndüğü tarafa geçtim. Yine yüzüme bakmadı ve öbür tarafa döndü. Bana bakmıyor, benimle ilgilenmiyordu. Utandım; yakın, uzak her şey beni sıkmaya başladı. Ne yapacağımı bilemiyordum. O’na çok sıkıntı vermiş, O’nu çok üzmüştüm. Bundan dolayı bana kırgındı. Rasûlullah benden yüz çevirince çevresindeki Müslümanlar da yüz çevirdiler. Hiç kimse bana bakmıyor ve benimle konuşmuyordu. Ben de oradan uzaklaştım. Kendimi bir şekilde Rasûlullah’a kabul ettirmem gerektiğini düşünüyordum. Ama bunu nasıl başaracağımı bilemiyordum. Ebû Bekir’le karşılaştım. Ona yaklaşıp, beni Rasûlullah’la görüştürmesini rica ettim. Fakat “Rasûlullah’ın yüz çevirdiği kişiye ben taraftar olamam!’’ deyip o da benden yüz çevirdi. Onun yanından uzaklaşırken Ömer’le karşılaştım. Ricamı bu sefer ona bildirdim. Ama o “Ey Allah’ın düşmanı! Rasûlullah’ı ve arkadaşlarını üzen sendin değil mi! Üstelik O’na düşmanlığını her taraftan duyulacak kadar ileri götürdün değil mi!” demeye başladı. Ömer’in bana yardımcı olmayacağını anlayınca amcam Abbas’ı aradım. Abbas’ı bulunca onun yardımını istedim. Müslüman olduğumu ve Müslüman olunca Rasûlullah’ın sevineceğini umduğumu, ama bunların gerçekleşmediğini, Rasûlullah’ın beni görmek dahi istemediğini anlattım. Amcam Abbas “Yeğenim! O’nun senden yüz çevirdiğini bildikten sonra, benim seninle konuşmam doğru olmaz. Eğer sana yakınlık gösterirsem O’nu üzmekten ve öfkelendirmekten korkarım.” dedi. Ne yapacağımı bilemez bir halde gezinmeye başladım. Ali ile karşılaştım. O da bana öncekilerinin söylediklerine benzer şeyler söyledi. Artık başkalarıyla görüşmemin bir fayda sağlamayacağını anlamıştım. Gidip Rasûlullah’ın çadırının önüne oturdum. Sıcaktan ve susuzluktan ölünceye kadar O’nun kapısının önünde oturmaya karar verdim. Ordu hareket edince ben de orduyla beraber hareket ettim. Ne Rasûlullah ne de Müslümanlardan bir kişi benimle konuşmuyordu. Yanımda oğlum olduğu halde, koca ordunun ortasında yalnızdık. Bazen Rasûlullah’ın görebileceği yerlere geçiyordum. Ama O beni görünce yüzünü çeviriyor ve bana bakmıyordu. Bu şekilde Mekke yakınlarına, Ebtah vadisine kadar geldik. Ordu mola verdi. Ben de yanımda oğlum olduğu halde Rasûlullah’ın çadırının önünde beklemeye başladım. Hiç kimse benimle muhatap olmuyor ve benimle konuşmuyordu. Bu hâl üzere beklerken amcamın oğlu Ali geldi ve bana yardımcı olabileceğini söyledi. Çok sevindim. Ali bana şöyle dedi: “Rasûlullah’a arkasından yaklaş ve kardeşlerinin, Yusuf’a söylediği şu sözleri söyle: ‘Allah’a yemin ederiz ki, Allah seni gerçekten bize üstün kılmıştır. Doğrusu biz sana yaptıklarımızla suçluyuz!’ (Yusuf, 12/91) O’na karşı söyleyebileceğin bundan daha başka söz yok.” Hemen gidip Rasûlullah’ın arkasında durdum ve Ali’nin söylediği âyeti okudum. Rasûlullah dönüp bana baktı ve gülümseyerek “Bu güne dek yaptıklarınızdan dolayı kınanmayacaksınız, Allah sizi bağışlasın.O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 12/92) dedi. Hem sevindim, hem de utandım. Utancımdan yüzüne bakamıyordum. Bir şiir okuyarak durumumu bildirmeye çalıştım. Okuduğum şiir şöyleydi:


“Ben Lât’ın süvarileri Muhammed’in süvarilerini yensin diye sancak taşıdığım gün, gecenin başında yolunu şaşırıp, zifiri karanlıkta ne yapacağını bilemeyen kimse gibiydim. Şimdi ise yolunu bulmuş ve selâmete ulaşmış kişi gibiyim…” Rasûlullah (s.a.v.) affedilme isteğimi kabul etti ve bundan sonra hep onun yanında kaldım.” (Vâkıdî, Meğâzî, II, 806-812)


Ebû Süfyan’ın huzura kabul edilmesi konusunda Hz. Peygamber efendimizin eşi Ümmü Seleme annemiz ve onun kardeşi Abdullah b. Ebî Ümeyye de devreye girmişlerdi. Ama Hz. Ali’nin öğrettiği yol etkili oldu ve Hz. Peygamber efendimiz, Hz. Yusuf ile kardeşleri arasında geçen olayları anlatan âyetlerin sanki bu olay için nazil olmuş olabileceğini kabul etti. Hz. Peygamber tarafından bağışlanan ve bundan sonra iyi bir Müslüman olan Ebû Süfyan, hayatının geri kalan kısmını İslâm’a vakfetti. Mekke’nin fethi, Huneyn gazâsı ve Tâif muhasarasında bulundu. Çok zorlu geçen Huneyn savaşında Hz. Peygamber’in etrafında kimsenin kalmadığı bir sırada Ebû Süfyan, Rasûlullah’ın katırının yularına yapışarak onun yanından ayrılmadı. Hz. Peygamber de bundan dolayı kendisine dua etti. Rasûlullah vefat ettiğinde öteden beri iyi bir şair olan Ebû Süfyan, söylediği mersiyelerle üzüntüsünü dile getirdi. Hz. Ömer’in devlet başkanlığı zamanlarında (636 veya 641) Medine’de vefat eden Ebû Süfyan’ın cenaze namazını halife Hz. Ömer kıldırdı.


Akrabaları arasında Hz. Peygamber’e çok benzeyen beş kişiden biri olan ve namaz kılmaktan derin bir haz duyan Ebû Süfyan ölümünden üç gün önce kabrini hazırladı. Müslüman olduktan sonra hiçbir günaha bulaşmadığını söylediği ve öldüğü zaman kendisi için ağlanmamasını vasiyet ettiği rivayet edilir.


Saygı değer okuyucularım! Hz. Ebû Süfyan’ın hayatından alınacak çok dersler ve ibretler var ama ben, bunlardan birkaçına işaret edip gerisini size bırakmak istiyorum. Kim bilir, bugün de, Ebû Süfyan’ın eşi gibi kocasının hidayetine sebep olan nice Müslüman hanımlar vardır. Demek ki, İslâmî hizmetlerde kadın çalışmalarına çok ağırlık vermemiz gerekmektedir. Bu konu ihmâle gelmez!


İslâmî hizmetlerin içinde bulunan bir yakınınız, her an sizden destek beklemektedir. Ebû Süfyan gibi siz de işi ağırdan almayınız. Sonra o Allah dostunu kırar ve incitirsiniz. Unutmayın, gönül umduğu yerden küser. Bizim en yakınımız Allah olduğuna göre ve O, bize şah damarımızdan daha yakın olduğuna göre, öyle ise O’nun davası olan İslâm davasına gönül vermezsek Allah, bizden küser. Allah, bizden küstükten sonra bütün dünya bizim dostumuz olsa neye yarar ki? Dikkat edin de Allah’ı kendinizden küstürmeyin!