TEYZE ANNE GİBİDİR

e-Posta Yazdır PDF

Teyze, annenin kız kardeşidir. Bir insan için anne ne ise, teyze de odur. Teyze de anne gibidir. Şefkat, merhamet, ilgi ve alaka bakımından teyzeler de anne gibidir. Annesi ölmüş bir çocuk için en güzel anne, o çocuğun teyzesidir. Özellikle kız çocukları, teyzelerinin yanında kalmalı ve teyzelerinin eliyle gelin edilmelidir.  Bizi annemiz kadar seven teyzelerimize biz de annemize gösterdiğimiz saygı ve hürmeti göstermeliyiz. Bu kısa girişten sonra siz değerli okuyucularımı Asr-ı Saâdet’e götürecek ve sevgili Peygamber Efendimizle buluşturacağım. Konuyu ondan dinleyeceksiniz.


Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza (r.a) ile Ebû Tâlib amcasının oğlu Hz. Cafer (r.a), bacanaktılar. İki kız kardeşten Selmâ bint Umeys ile Hz. Hamza evli, Esmâ bint Umeys ile de Hz. Cafer evliydi. Hz. Hamza, Hz. Cafer’den aşağı yukarı yirmi yaş büyüktü. Büyük kız kardeş olan Selmâ, Hz. Hamza ile evli; küçük kız kardeş olan Esmâ da Hz. Cafer ile evliydi. Bilindiği gibi Hz. Hamza, Hz. Cafer’in de amcasıydı. Yani Hz. Cafer, amcası ile bacanaktı.

Hz. Cafer, Hz. Peygambere ilk îmân edenlerdendir, yani ilk Müslümanlardandır. Hz. Hamza ise Müslüman olmakta biraz geç kalmış, Bi’set’in (peygamberliğin) ikinci (612) veya altıncı yılında (616) Müslüman olmuştur. Hz. Cafer, Hz. Hamza’nın Müslüman olmasından sonra hanımı Esmâ ile birlikte ikinci kafile ile Habeşistan’a hicret etti. Bu ayrılıktan sonra iki bacanak Hz. Cafer ile amcası Hz. Hamza, dünya gözü ile bir daha görüşemediler. Çünkü Hz. Cafer, Habeşistan’da on iki sene kaldı. O, Habeşistan’da iken Uhud savaşı olmuş ve Hz. Hamza bu savaşta şehid düşmüştü. Hz. Cafer, Habeşistan’dan Medine’ye geldiğinde Hz. Hamza, şehid olalı üç yıl olmuştu.


Hz. Hamza, Hz. Peygamber’den üç ya da dört yaş büyüktür. Her ikisi de Ebû Leheb’in kölesi Süveybe’den süt emdikleri için sütkardeştirler. Aynı zamanda çocukluk ve gençlik arkadaşıdırlar. İslâm’dan önce birbirleri ile çok samimi olan bu iki dost, İslâm’dan sonra da, özellikle de Hz. Hamza’nın Müslümanlığından sonra birbirlerine îmân bağı ile bağlanmışlardı. Hz. Hamza, Müslüman olduktan sonra İslâm’a ve Hz. Peygamber’e çok büyük destek verdi. Hz. Hamza’nın Müslüman olmasıyla, Müslümanların güç ve kuvveti artmış, müşrikler de bu duruma çok üzülmüşlerdi.


Hicret’e izin verilince Hz. Hamza da diğer Müslümanlar gibi Mekke’den Medine’ye hicret etti. Kûba köyünde Külsûm b. Hidm’in ( veya Sa’d b. Hayseme’nin) evinde misafir olarak kaldı. Hz. Peygamber, Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra bir mühâcir ile bir ensârı birbirine kardeş yaparken (muâhât) Hz. Hamza’yı da Külsûm b. Hidm ile kardeş yaptı. Ayrıca Hz. Peygamber, hicretten önce Mekke’de müşriklerin her türlü eziyet ve işkencesine göğüs geren Müslümanları birbiri ile kardeş yapmış ve Müslümanları birbirlerine iyice yaklaştırmıştı. Mekke’deki kardeşleştirmede de Hz. Hamza, Hz. Peygamber’in âzadlı kölesi Hz. Zeyd b. Hârise ile kardeş olmuştu.


Hz. Hamza, Mekke’den Medine’ye hicret ederken eşi Selmâ ve kızı Ümâme’yi Medine’ye getirememişti. Şimdilik kendileri bu şehre yerleşecek evlerini daha sonra getireceklerdi. Zaten Medine’ye gelir gelmez, Mekke müşriklerinin, münâfıkların ve Yahûdîlerin açtıkları sıkıntıları gidermekle meşgul oldular; Hz. Peygamber’in emrinde bir nefer gibi çalıştılar. Hz. Hamza da bu maksatla Medine’den hareket eden seriyye ve gazâlara katıldı. Bilindiği gibi Bedir’de büyük kahramanlıklar göstermiş, Uhud’da da şehit olmuştu. O, şehit olduktan sonra eşi Selmâ ve kızı Ümâme artık Mekke’de kaldı ve Medine’ye gelmediler. Hz. Hamza’nın şehid edildiğini duyan Selmâ, bir müddet sonra ikinci bir evlilik yaptı. Annesi ve bir hayli yakını Mekke’de olan Ümâme, bir fırsatını bulup Medine’ye gelmek istiyordu.  İşte o fırsat, hicretin altıncı yılında gerçekleşen kazâ umresi ile geldi.


Hicretin altıncı senesinde Hz. Peygamber ve beraberindeki bin dört yüz Müslüman, Mekke’yi ve Kâbe’yi ziyaret için yola çıktılar. Kafile, müşriklerin karşı çıkması ve havayı gerginleştirmesi neticesinde Mekke’ye giremedi, bir müddet Hudeybiye’de bekledi; iki taraf arasında yapılan bir musâlahadan sonra da Medine’ye geri döndü. Mekke müşrikleri ile yapılan anlaşmaya göre Müslümanlar, Kâbe’yi bir yıl sonra ziyaret edeceklerdi. Bir yıl sabırla beklediler ve hicretin yedinci yılında yola çıktılar. Muhâcirler, hicretten sonra ilk defa Mekke’ye dönüyorlardı; çok mutluydular. Yedi yıldır eşlerini, çocuklarını ve yakınlarını görmeyenler daha çok mutluydular. Yapılan anlaşmaya göre, Müslümanlar Mekke’de ancak üç gün kalabildiler. Üç gün bittikten sonra biraz daha kalmak için izin istediler ama Mekkeliler, bir gün bile izin vermediler. Hz. Peygamber de havayı germedi ve arkadaşlarına çıkma emri verdi.

Hz. Peygamber, Mekke’den ayrılırken Hz. Hamza’nın yetim kızı Ümâme “amca! amca!” diye seslenerek Hz. Peygamber’in arkasından geldi. Hz. Ali, bu yetim kızı kucakladığı gibi devesinin üzerindeki eşi Hz. Fâtıma’nın kucağına verdi ve “amcanın kızını al ve sahiplen!” dedi. Hz. Fâtıma da onu alıp Medine’ye getirdi. Medine’ye geldikten sonra Ali, Zeyd ve Cafer, Ümâme’yi evlerine almak ve ona bakmak üzere Hz. Peygamber’e mürâcaat ettiler.


Hz. Ali şöyle dedi: “O, benim amcamın kızıdır. Onun terbiyesini ve bakımını üstlenmek herkesten çok benim hakkımdır. Onu müşriklerin arasından çıkarıp getiren benim. Ben, ona soy bakımından sizden daha yakınım. Onun bakımı sizden önce bana düşer.”


Hz. Cafer de şöyle dedi: “O, benim de amcamın kızıdır. Üstelik benim eşim Ümâme’nin teyzesidir. Bu sebepten dolayı ben, ona bakmaya herkesten daha layığım!” dedi.


Hz. Peygamber’in âzadlısı olan Zeyd b. Hârise, Hz. Hamza’nın şehid edilmesinden sonra onun çocuklarının velisinin kendisi olduğunu söylerdi. Çünkü Hz. Peygamber, onları Mekke’de birbirleri ile kardeş yapmıştı. Bu sebepten dolayı o da “Ey Allah’ın elçisi! Kardeşimin kızını görüp gözetmeye ben, herkesten daha layığım!” dedi.


Bu üç sahâbî, bu konuda anlaşmaya varamayınca durumu Hz. Peygamber Efendimize arz ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Teyze anne sayılır” buyurarak bu yetim kızı Cafer’in alıp evine götürmesini uygun gördü. Sonra bu güzel davranışlarından memnun olduğu üç sahâbîye ayrı ayrı iltifat etti ve şöyle buyurdu: “Ey Ali! Sen benim kardeşim ve arkadaşımsın! Sen bendensin, ben de senden. Ey Cafer! Sen de bana yaratılış ve huy bakımından çok benzersin. “Ey Zeyd! Sen, bizim kardeşimiz ve dostumuzsun!” (Buhârî, Sulh 6)


Hz. Peygamber’in, Cafer’e “Ümâme’ye bakmak sana düşer. Çünkü sen, onun teyzesi ile evlisin. Bir kadın teyzesi ve halası üzerine nikâhlanamaz.” dediği de rivâyet edilir.

Hz. Peygamber, Ümâme’yi Cafer’e teslim edince oda sevincinden ayağa kalkıp Hz. Peygamber’in çevresinde tek ayağı üzerine seke seke yürümeye başladı. Hz. Peygamber Efendimiz “Ey Cafer! Bu nedir?” diye sordu. Hz. Cafer de şöyle cevap verdi: “Bu, Habeşlilerin, sevinçlerinden krallarına yaptıklarını gördüğüm bir harekettir. Ey Allah’ın elçisi! Necâşî de bir kimseden hoşlandığında, kalkar onun çevresinde tek ayaküstünde seke seke yürürdü.”


Hz. Peygamber’in yukarıda geçen “teyze anne sayılır” sözü, annesi ölen bir kız çocuğuna teyzesinin daha iyi sahip olacağını ve onu daha iyi yetiştireceğini göstermektedir. Bu hadis-i şeriften şöyle bir sonuca varmak mümkündür: Kız çocuğunun anne tarafından olan akrabaları, ona baba tarafından olan akrabalarına göre daha iyi bakar ve terbiyesiyle daha iyi meşgul olurlar. Nitekim Ümâme’nin halası Safiyye bint Abdülmüttalib, o günlerde hayatta olduğu halde, çocuğun ona verilmesi söz konusu bile olmadı.


Ecdâdımız, bu hadis-i şerifi “teyze ana yarısıdır” diye dilimize aktarmışlardır. Bu hadis-i şerif ve atasözü, teyzenin yeğenine olan sevgi ve şefkatini dile getirmektedir. Şüphesiz bazı özel durumları dikkate almakta fayda vardır. Teyzenin dul kalıp aileden olmayan biriyle evlenmesi, yeni kocasının yetim çocuğu kabul etmek istememesi veya adamın güvenilir olmaması gibi durumlarda meseleyi yeniden gözden geçirmek ve o yavruyu kendisine en iyi bakacak ellere teslim etmek gerekebilir.

Çocuğun şahsının ve malının korunması, İslâm Hukuku’nda “velâyet” ve “vesâyet” bahislerinde, fiilen bakımı ve terbiyesi ise “hidâne” bahsinde ele alınmıştır. Doğumundan kendisine yeterli hale gelinceye kadar çocuğun bakımı ve terbiyesiyle kimin meşgul olacağı, çocuğun menfaati açısından bu konuda öncelik hakkının kime verileceği, bu hakka sahip olan kişide ne gibi özelliklerin aranacağı İslâm Hukuku’nda belirlenmiştir.


Çocuğun kendisine teslim edileceği şahıslar arasında kadınlara öncelik hakkı verilir. Ruh ve beden sağlığı yerinde olmayan, etrafına güven vermeyen kimselere çocuk teslim edilmez. Çocuğun kendisine emânet edileceği kadın, öncelikle onun annesi, ablası, teyzesi gibi yakını olacaktır. Ayrıca çocuğun, aralarında yaşayacağı âile ve muhit güven verecektir.


Aradan biraz zaman geçtikten sonra Hz. Peygamber, Ümâme’yi kendi oğulluğu Seleme ile evlendirdi. Bilindiği gibi Seleme, Ebû Seleme ve Ümmü Seleme çiftinin büyük oğullarıdır. Seleme’nin babası Ebû Seleme, Uhud savaşında şehid olunca Hz. Peygamber, bu şehidin eşi Ümmü Seleme ile evlenmiş ve onun dört yetim çocuğunu da kendi evine almıştı. Görüldüğü gibi, güzel bir tevâfukla Uhud’un iki şehidinin yetim çocukları birbiri ile evlenmiş oldu.


Yetimlerle, özellikle şehid yetimleriyle çok yakından ilgilenen bir peygamberin ümmetiyiz. Acaba bu güzel peygamberin sünnetini yaşatabiliyor muyuz?