KUBÂ KÖYÜ

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Peygamber efendimizin Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl olan 622 yılında Kubâ, Medine’ye çok yakın bir köydü. Şimdi ise Medine’nin bir mahallesidir. Hicret esnasında Hz. Peygamber’in birkaç gün kaldığı ve bir de mescid yaptırdığı bu köyün İslâm tarihindeki yeri çok önemlidir.


Hz. Peygamber efendimiz, Hicret yolculuğu esnasında Hz. Ebû Bekir ile birlikte bir pazartesi sabahı, üç gündür kaldığı Sevr dağından indi. Önceden anlaştıkları Abdullah b. Uraykıt, kendisine teslim edilen develerle birlikte Sevr dağının dibinde onları bekliyordu. Abdullah, o gün müşrikti; aldığı para karşılığında Hz. Peygamber’i ve beraberindekileri kimsenin bilmediği yollardan Medine’ye ulaştıracaktı. Hz. Ebû Bekir’in çobanı Âmir b. Füreyhe de bunlara katılınca dört kişi oldular. Bu dört kişi, sıkıntılı bir yolculuktan sonra ertesi pazartesi günü gelip Kubâ köyüne ulaştılar. Hz. Peygamber ve beraberindekiler bu köyde birkaç gün kaldılar. İbn Hişâm’a göre dört gün (es-Sîre, II, 494), Buhârî’ye göre de on dört gün (Menâkıbu’l-Ensâr, 46) kaldılar. Celâleddin Vatandaş, Medine’yi, Kubâ’yı ve Hz. Peygamber’in Kubâ’ya girişini şöyle anlatır:


“Medine veya Hz. Peygamber’in hicretinden önceki ismiyle Yesrib, o zaman toplu bir yerleşim merkezi değildi. Eni ve boyu yaklaşık on beşer kilometre olan bir ova içerisinde yer alan, birbirlerine birkaç yüz metre ile birkaç kilometre uzaklıktaki irili ufaklı birçok yerleşim merkezinin ortak adıydı. Hz. Peygamber hicret ettiği zaman, ovadaki tüm yerleşim merkezlerinin toplam nüfusu on bin civarındaydı. Ovanın dışarıyla irtibatı, dağların arasındaki dar vâdilerden geçen yollarla sağlanıyordu. Her yerleşim merkezinde bir veya iki kuyu vardı. İnsanlar su ihtiyaçlarını bu kuyulardan karşılıyorlardı. Evlerin tamamı taş veya kerpiçtendi ve büyük çoğunluğu iki katlıydı. Ayrıca her yerleşim merkezinde ‘utum’ veya ‘ucum’ ismiyle anılan tamamen taştan inşâ edilmiş küçük bir kale sayılabilecek özel yapılar vardı. Düşman saldırısı sırasında buralara sığınılarak savunma savaşı yürütülürdü. Bazı yerleşim merkezlerindeki kalelerin sayısı onu aşıyordu. Bu da o yerleşim merkezinin nüfusunun çokluğu veya zenginliği ile ilgiliydi.


Daha önce hicret eden Mekkeli Müslümanlar, önceden tanıdıkları Medineli Müslümanların ikâmet ettikleri yerlere göre, ovadaki yerleşim merkezlerine dağılmışlardı. Önemli bir kısmı diğerlerine göre daha güneyde bulunan Kubâ’da kalıyordu. Kubâ, ovanın Mekke tarafında yer alan bir yerleşim merkeziydi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, Medine’ye ulaştığında önce Kubâ’ya gelecekti. Bu nedenle Kubâ’daki Müslümanlar, Hz. Peygamber’in Mekke’den ayrıldığı haberini alınca, her gün köyün dışında toplanıp beklemeye başladılar. Sabah saatlerinde ve ikindi sonrasında gözleri ufukta Hz. Peygamber’i bekliyorlar, öğle vaktinin yakıcı sıcağında gölgeliklere çekiliyorlardı. Günler bu şekilde geçiyordu. Günler geçtikçe; günlerin geçmesine bağlı olarak merak, endişe, korku arttıkça, bekleyenlerin sayısı da arttı. Artık, Kubâ’nın kıyısında, çölün derinliklerine uzanan bakışlarla Hz. Peygamber’i bekleyenler, sadece Müslümanlar değildi. Bölgede yaşayan müşrikler ve Yahûdîler de hakkında çok şey duydukları Hz. Muhammed’i bir an önce görmenin merakı ve heyecânı içerisindeydiler. Müslüman olsun veya olmasın, hemen herkes, yüksek hurma ağaçlarının tepesinde veya evlerinin damında çölden gelecek peygamber’i ilk gören olmanın heyecânı içerisinde bekliyorlardı. Günler bu şekilde geçiyor, beklenen yolcu gelmeyince umutlar bir gün sonrasına erteleniyordu.


Günler birbirini takip ediyor, fakat hâlâ Hz. Peygamber’den bir haber alınamıyordu. Hz. Peygamber’in evinden ayrılışının üzerinden on iki (veya sekiz) gün geçmişti. Kutlu yolcuyu bekleyen herkes, o gün sabah saatlerinden itibaren ufku gözlemiş, yolcularla ilgili en küçük bir karartıyı herkesten önce fark eden olmanın şerefini elde edebilmek için çabalamış, ama öğle sıcağı bastırınca evine veya bir gölgeliğe sığınmıştı. Öğle saatiydi, nefes almayı zorlaştıran bir sıcak vardı. Bu saatte çölde yolculuk yapmak imkânsız denecek kadar zordu. Hz. Peygamber’in böylesi bir sıcakta yola devam edeceğine ve Medine’ye geleceğine ihtimal verilmiyordu. Öğle sıcağının ortalığı yakıp kavurduğu saatlerin birisinde, evinin damında bekleyen bir Yahûdî’nin sesi duyuldu: “Ey Arap topluluğu! Müjdeler olsun sizlere! İşte nasibiniz, devletiniz, kutlu dâvetliniz, gelmesini bekleyip durduğunuz ulu kişiniz geliyor.” Sokaklar bir anda hareketlendi. İnsanlar evlerinden, gölgeliklerinden fırlayıp, Yahûdî’nin işaret ettiği tarafa yöneldiler. Gözler ufku taramaya başladı. Beklenen yolcular görülmeye çalışılıyordu. Çok dikkatli bakılınca Seniyyetü’l-Vedâ tepesinin yakınlarında bir karartı fark ediliyordu. Acaba geliyorlar mıydı ve gelen Hz. Peygamber miydi? Karartılar seçilemiyor, gelenlerin kimler olduğu anlaşılamıyordu. Herkes dayanılmaz bir heyecanla bekledi. Hep bir ağızdan sevinç çığlıkları yükseldi. Kimisi haykırıyor, kimisi oynuyordu. Sevinçten kimse ne yapacağını bilemiyordu. Sevinç çığlıkları gittikçe arttı ve bir süre sonra benzeşti. Müslümanların, “Allâhu ekber, Allâhu ekber; Lâ ilâhe illallah” veya “Muhammed geldi, Allâhu ekber, Muhammed geldi, Allâhu ekber” haykırışları tüm Kubâ sokaklarında yankılanmaya başladı. Köyün kızları, sanki bir düğün alayına katılmışlar gibi deflerini çalıyor, oynayıp şarkılar söylüyorlardı. Herkes kendince bir şeyler söylüyor, bir şeyler yapıyor, sevincini dile getiriyordu. Şarkı söyleyenler, kılıç ve kalkan çıkarıp savaş oyunları sergileyerek mutluluklarını açığa vuranlar birbirine karıştı. Sevinç dalgası gittikçe büyüdü, büyüdü… Müslümanlar, sevinçten yüreklerinin boşaldığını, âdeta uçarcasına hafiflediklerini hissederlerken; hiçbir sözün sevinçlerini ifade edemediğini fark ettiler. O andaki mutluluğu ifade edecek kelimeler yoktu. Hiçbir söz o mutluluğu gerektiği gibi ifade edemiyordu. Sevinçten ne yapacaklarını bilemez halde birbirlerine bakarlarken mûsikî yardımlarına yetişti. Kadınlar ve çocuklar gönülden gelen bir arzuyla, gönüllerde o anda doğan bir şarkıyı deflerin eşliğinde söylemeye başladılar:


Vedâ tepelerinden üzerimize dolunay doğdu.


Allah’a dâvet eden bir dâvetci bulunduğu müddetçe bize şükretmek gerekti.


Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun eğmemiz gereken emirle geldin.


Kubâ’da bekleşen bütün Müslüman erkekler, Hz. Peygamber’e doğru koşmaya başladılar. Bir kısmı hayvanlarının sırtında, bir kısmı yayaydı. Herkes, diğerinden daha önce Hz. Peygamber’e ulaşmak, onu herkesten önce görmek, onunla konuşmak istiyordu. Önce hareket eden birkaç genç, hızla koşup Hz. Peygamber’in yanına vardı. Hava çok sıcak olduğu için mola vermişler, bir ağacın gölgesinde oturuyorlardı. Hz. Peygamber’in yanına herkesten önce varanlar son derece sevinçliydiler, fakat aynı zamanda da şaşırmış bir haldeydiler. Yolcuların yanına varınca soru soran gözlerle birbirlerine bakıştılar. Ağacın altında iki kişi oturuyordu ve bunlardan hangisinin Rasûlullah (s.a.v.) olduğunu bilmiyorlardı. İçlerinden hiç birisi daha önce Rasûlullah (s.a.v.) i görmemişti. Acaba bu iki kişiden hangisi Rasûlullah idi?  Bunu soramadılar. “Rasûlullah hanginiz?” diyemediler. Sevinç içerisinde, ağacın altında dinlenen yolculara yaklaşırken “Ey Allah’ın Elçisi! Hoş geldin, sefâlar getirdin!” demekten başka bir şey yapamadılar. Kubâlı gençler, merakla iki yolcuyla da konuşmaya başladılar. Hallerini, hatırlarını sordular. Fakat bu sırada sorularına cevap arıyor, Rasûlullah’ın yolculardan hangisi olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Bir ara yolculardan birisi ayağa kalkarak, diğerine ağaç dallarıyla gölgelik yapmaya çalıştı. İşte şimdi tanımışlardı, Rasûlullah (s.a.av.) oturandı. Zaten o sırada Mekkeli Müslümanlardan ve Rasûlulllah’ı görmüş, onunla konuşmuş Medineli Müslümanlardan bazıları da geldiler. Herkes sevinç içerisindeydi. Birbirlerine sarılıyor ve “Müjdeler olsun bizlere ki, bu mutlu günü gördük!” diyorlardı. Mutluluktan gözyaşı döken, mutluluğun coşkusundan nefesi kesilen, sevincinden ne diyeceğini ve ne yapacağını bilemeyen bir topluluk halinde Rasûlullah’ın etrafını sardılar.


Hz. Peygamber, kendisini karşılamak için Kubâ’dan koşup gelen Müslümanlarla bir süre konuşup, sohbet etti. Durumlarını sordu. Sonra kalkıp devesine bindi. Kubâ’ya gitmek üzere hareket etti.” (Celaladdin Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Dâveti, Pınar yayınları, II, 13-16)


Hz. Peygamber, Kubâ’da Evs kabilesinin bir kolu olan Amr b. Avf oğullarından Külsûm b. Hidm’e misafir oldu. Diğer muhâcirler de Kubâlı Müslüman kardeşlerine misafir oldular. Hz. Peygamber bu köyde kaldığı zaman zarfında geniş bir eve sahip olan Sa’d b. Hayseme’nin evinde Müslümanları toplar ve onlarla sohbet ederdi. O sıralarda Sa’d, henüz evlenmemişti, bekârdı. Bekâr olan veya eşini şimdilik yanına almadan tek başına hicret eden muhâcirler, Sa’d’ın evinde kaldıkları için oraya “bekârlar evi” manasında “beytü’l-uzzâb” denildi. Hz. Hamza, Hz. Zeyd b. Hârise ve Abdullah b. Mes’ûd gibi eşini şimdilik Mekke’de bırakıp yalnız başına hicret eden sahâbîler orda kalıyorlardı. Hz. Peygamber, işte bu evde yeni Müslüman olan Kubâ sakinlerine, Medine’den günlük gelip gidenlere ve Mekke’den gelen muhâcirlere sohbet ediyor ve onları diri ve canlı tutuyordu. (İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 233)


Hz. Peygamber, Sa’d b. Hayseme’nin evinin yanındaki boş arsada Kubâ mescidini yaptırdı. Mescidin kıble tarafında kalan Sa’d’ın evinden mescide bir kapı açtırdı. Namazlar mescidde kılınıyor, sohbetler de Sa’d’ın evinde yapılıyordu. Vakıf, dernek, dergâh, tekke, medrese ve bu gibi yerlerde sohbetler yaparken câmiye gelmeyip de namazlarını oralarda kılan Müslüman kardeşlerimiz bu paragrafı bir daha okusunlar.


Yüce Allah, Hz. Peygamber’in Kubâ köyünde yaptırdığı bu mescidden Kur’ân-ı Kerim’de şöyle bahseder: “… İlk günden temeli takvâ üzerine kurulan mescid (Kubâ mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamalar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (et-Tevbe, 9/108)


Görüldüğü gibi Yüce Allah, bu âyette Kubâlılardan sitayişle söz etmektedir. Çünkü onlar, Mekke’den gelen Hz. Peygambere ve muhâcirlere gönüllerini ve evlerinin kapılarını açtılar.


Hz. Peygamber, Mekke’den ayrılırken, müşrikleri oyalayıp vakit kazanmak için Hz. Ali’yi yatağına yatırmış ve ondan yanında bulunan bazı emânetleri ertesi gün sahiplerine vermesini istemişti. Ayrıca işini bitirdikten sonra hemen yola çıkıp kendisine yetişmesini söylemişti. Hz. Ali, söylenenleri aynen yapıp emânetleri sahiplerine teslim ettikten sonra Mekke’den ayrıldı. Zorluklarla dolu bir yolculuktan sonra Kubâ’ya gelebildi. Kendisi çok yorgundu ve ayakları günlerce yol yürümekten dolayı yaralanmıştı. Ayaklarının altı kabarmış, şişmiş ve yarılmıştı; kanıyordu. Kubâ’ya gelir gelmez ilk evde yığılıp kaldı. Bir adım dahi atacak hali yoktu. Hz. Ali’nin bu durumu Hz. Peygamber’e bildirildi. Hz. Ali’nin geldiğini duyan ve çok sevinen Hz. Peygamber, kalkıp onun yanına gitti. Ali’yi görünce çok duygulandı ve hemen ona sarıldı. Yanına oturup ayaklarını kucağına aldı. Mübârek ellerini Hz. Ali’nin ayaklarının altına sürerek yaralarını tedâvi etti. Ayrıca sevinç gözyaşları içerisinde ona duâ etti. 

Saygı değer okuyucularım! Bu asırda İslâm, bize emânet edilmiştir. Bu bizim için bir şereftir. Bu şerefi ömür boyu taşımak da ayrı bir şereftir. Geliniz, bu nimetin kadir ve kıymetini bilelim. Bu uğurda yorulur ve yaralanabilirsiniz. Biliniz ki, Hz. Peygamber, sizi tedâvi etmek için bulunduğunuz yere kadar gelecek ve sizinle ilgilenecektir. Bundan şüpheniz olmasın.


Saygı değer okuyucularım! Medinelilerin ve Kubâlıların bütün Arapları karşılarına alarak Hz. Peygamber’e ve onun dâvâsına sahip çıktıkları gibi geliniz, biz de bütün dünyayı karşımıza alarak İslâm’a sahip çıkalım. “Bizim mevcudumuz az, imkânımız yok, başarılı olamayız, düşmanlarımız bizi bir kaşık suda boğarlar.” gibi mâzeretler üretmeyelim. Bu gibi mâzeretler bizi, gittikçe korkak ve çekingen yapar. Müslüman ise, Yüce Allah’tan başka hiçbir güçten korkmayan cesur bir insandır. 


Saygı değer okuyucularım! Câmiler ve mescidler, hürriyetin sembolüdür. Hür olan Müslümanlar, namazlarını câmilerde kılarlar. Evlerde, vakıf ve derneklerde sohbetlerini yapar; namazlarını câmilerde kılarlar. Öyleyse haydin câmiye!