NE ÂLİMLER VARMIŞ MEĞER

e-Posta Yazdır PDF

Doç. Dr. Abdülcelil Candan, 1959 yılında Mardin ilimizin Midyat ilçesinde doğdu. İlkokulu Batmanda, İmam-Hatip Okulunu Mardin’de okudu. 1983 yılında Selçuk Üniversitesi Konya İlâhiyât fakültesinden mezun oldu. On yıl kadar çeşitli il ve ilçelerde vâiz ve müftü olarak görev yaptı. 1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van İlâhiyât Fakültesine öğretim görevlisi olarak girdi. Tefsir anabilim dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Doktorasını bitirdikten sonra aynı fakültede Yardımcı Doç. Dr. olarak öğretim üyeliğine atanan Abdülcelil Candan, daha sonraki yıllarda Doçent oldu. Sahasında çok güzel çalışmalara imza atan arkadaşımız, birkaç yıl önce kalb ameliyatı geçirmişti. 8 Ekim 2012 Pazartesi günü de geçirdiği kalb krizi neticesinde Hakkın rahmetine kavuştu. 9 Ekim 2012 Salı günü kılınan cenaze namazından sonra arkadaşlarının ve öğrencilerinin mübârek elleri ile mezarına konuldu. Rabbim, kendisine rahmet eylesin! Âmin! Âilesinin ve sevenlerinin başı sağ olsun! Âmin!

Aynı zamanda bir medrese tilmizi ve mollası olan Abdülcelil Hoca’nın çalışmalarının hepsi çok güzeldir. Ahenk Yayınlarından çıkan “Ülemânın Gücü” isimli kitabı daha çok güzeldir. Sanıyorum bu kitabı okumuşsunuzdur. Okumadıysanız, benim sizler için bu kitaptan çıkardığım ve aşağıya aldığım önemli bölümleri birlikte okuyalım. Geçmiş zamanlardaki âlimlerin ne kadar güçlü olduğunu bir daha görelim.

1-) Emevîlerin Irak valisi Haccâc-ı Zâlim, Vâsıt şehrinde bir köşk yaptırdı. O zamanın büyük âlimi Hasanu’l-Basrî’yi alıp bu köşkü gezdirdikten sonra kendisine bu köşk hakkındaki kanaatini sordu. O da  “Sizler, bunlarla övünüyorsunuz, biz ibret alıyoruz. Ey gâfil! Yaptığın zulüm ile fıskın arttı. Gökyüzündekiler senden nefret etti. Köşkün fânidir, bâki olan cennetini de harap ettin!” dedi. Sonra dışarı çıkan Hasanu’l-Basrî “Yüce Allah, biz ülemâdan, gerçeği açıklama ve hiçbir şeyi gizlememe konusunda söz almıştır.” dedi. Bu olay olduğu zaman Haccâc, Emevîlerin Irak valisi, Hasanu’l-Basrî de kendi halinde bir âlimdi. Zâlim devlet adamlarının, dinle alakası olmayan makam sahiplerinin ve şımarık zenginlerin her yaptığı yanlışı tasdîk edip onaylayan ve bu sûretle onlara yaranmaya çalışan sözde âlimlerin kulakları çınlasın.


2-) İzz b. Abdüsselâm, ülemânın sultanı olarak bilinir. Vefat edince cenazesine katılan kalabalığı gören Memlûk Devleti’nin Sultanı Zâhir Baybars, şöyle der: “İşte şimdi benim saltanatım gerçekleşti. Zira O, isteseydi idareyi benden alabilirdi.” İzz b. Abdüsselâm, hutbelerinde çok açık bir şekilde idarecileri tenkid ederdi. Bundan dolayı Sultan tarafından sürgüne yollandı. Sürgüne gitmesini istemeyen dostları ona şöyle bir teklifte bulundular. “Tenkitten vazgeç! Sultanın elini öp! Göreceksin, Sultan o zaman seni affedecektir.” Büyük âlimin verdiği cevap altın harflerle yazılacak nitelikteydi: “Değil onun elini öpmek, kendi elimi bile ona öptürmem!” Böylesi eli öpülecek kaç âlim var dünyamızda. Yağcı, yalaka, kimliksiz, kişiliksiz, İslamî bir derdi ve endişesi olmayan bilgi hamalları da kendilerini âlim zannedecek ha? Yok, böyle bir âlimlik!

3-) Yıllarca Müslümanların ellerinde dolaşan “Riyâzü’s-sâlihîn” isimli muhalled eserle birlikte birçok eserin müellifi olan İmâm Nevevî, kınayanın kınamasından korkmazdı. Sultan Baybars, onun hakkında şu itirafta bulunurdu: “Şu bir gerçek ki, ben İmâm Nevevî’den çekiniyorum.” Şimdi, hangi devlet adamı hangi âlimden çekiniyor ve onu hesaba katıyor? Bilen varsa söylesin.


İslâm topraklarına saldıran Haçlılara karşı verdiği savaşlarla meşhur olan Memlûk Sultanı Baybars, aslında samîmî bir Müslümandı. Bu Kıpçak asıllı Türk sultanı, kendi saltanatını sağlama almak için zaman zaman âlimlerden kendi lehine fetvâlar almak isterdi. İmâm Nevevî de bu fetvâlara yanaşmazdı. Bundan dolayı da sürgüne gönderilirdi. Sürgünler de onu yıldırmazdı.


4-) Zembilli Ali Cemâlî Efendi, Yavuz Sultan Selim gibi heybetli bir idarecinin birçok kararını reddetmiş ve bazı uygulamalarını durdurmuştur. Yavuz, “Niçin devlet işine karışıyorsun?” deyince Zembilli ona şöyle dedi: “Sana âhiretini hatırlatmak benim görevimdir. Mutlaka öleceksin, Rabbine hesap vereceksin. Hesabını yapmazsan cehennemi boylarsın. Saltanatın da, devletin de seni azaptan koruyamaz” Şimdilerde idarecileri tenkid etmeye kimse yanaşmıyor. Hâlbuki tenkit etmek, değer vermek demektir. Bu gerçeği bilmeyenler tenkit etmeyi reddetmek olarak anlıyorlar. Tenkit, kendisine değer verilen idarecinin yanlışını düzeltme eylemidir. Ona âhiretini kazandırma fırsatıdır.


5-) Abbâsî Sultanlarından Mehdî, bir ara Medine’ye gelmişti; Mescid-i Nebeviye girince herkes ayağa kalktı. Büyük âlim İbn Ebi Zi’b kalkmadı. Kendisine “Gelen, Abbâsî sultanıdır; niçin kalkmıyorsun?” denilince şöyle cevap verdi: “İnsanlar ancak Allah için ayağa kalkarlar!” Bu cevabı duyan Mehdî, “Bırakın bildiği gibi yapsın, çünkü ondan öyle korkuyor ve sakınıyorum ki, başımın tüyleri diken diken oluyor.”


Şimdi hangi idareci hangi âlimden korkuyor? Gösterin bakalım. Suç idarecilerde mi, ilmin izzetini taşımayan âlimlerde mi?


6-) Herkesin kendisinden korktuğu ve titrediği Timur, Allâme Taftazânî hakkında şöyle der: “Saadeddin Taftazânî, büyük bir âlimdir. Benim kılıcımla fethedemediğim yerleri O, ilmiyle ve yazdığı eserleriyle fethetmiştir.” İlmiyle, cehdi ve gayretiyle bütün dünyayı fethetmeye çalışan âlimlerimizi sürgüne gönderenler, Timur’un ne kadar gerisindedirler ve ne kadar da gericidirler, değil mi?


7-) Prof. Dr. Seyyid Kutub, 1965 yılında neşrettiği  “Yolda ki İşaretler” isimli kitabından dolayı idama mahkûm edilmişti. İdamın yerine getirilmesinden önce kendisine yapılan son teklif şu olmuştu: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinizde yanılmış olduğunuzu beyan ederek cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’dan özür dilediğiniz takdirde o, idam hükmünüzü bozacak ve sizi serbest bırakacaktır.” Bu güzel âlim, bu teklife şu cevabı vermiş ve şehid olmayı tercih etmiştir: “Eğer idamı hak etmiş olarak Hakkın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam, bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!”


Hiçbir zaman alçaklığı, alçalmayı ve zilleti kabul etmeyen, izzet ve şeref sahibi âlimler kurtaracaktır bu ümmeti. Öylelerinin başımızın üstünde yeri vardır. Mücâhid ve şehid bir âlim olan Seyyid Kutub’un eserleri bütün dünya dillerine tercüme edilmiş, doğudan batıya kadar bütün Müslümanlar onu okuyorlar. Cemal Abdunnâsır’ı ise hiç kimse tanımıyor. 


8-) Yirminci asrın mücâhid âlimlerinden Üstâd Bediüzzaman Saîd Nursî hazretleri hiçbir mahkemede sarığını çıkarmadı ve kıyafetini değiştirmedi. Halk Partisinin zâlim iktidarı döneminde Ankara valisi Nevzat Tandoğan, Üstâd’a sarığını çıkarmasını söyler. Üstâd da “Bu sarık, bu başla beraber çıkar!” diyerek boynunu gösterir. Yani boynumu vurursanız sarığımı da çıkarırsınız demek ister. Üstâd, yıllar sonra bu olayı şöyle anlatır: “Ankara valisi Nevzat bey zorla kıyafetime ilişmek istedi; hem muvaffak olamadı, hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi.”


Yirminci asrın dik duruşlu âlimlerinden biri olan Bediüzzaman Saîd Nursî’nin ismini herkes biliyor ve hizmeti de bütün dünyaya yayılmış durumdadır. Eserleri her dile tercüme ediliyor ve her tarafta okunuyor. Fakat bu âlime hakaret ettiğinden dolayı ilâhi bir tokat yiyip intihar eden Nevzat Tandoğan ismini kimse bilmiyor. Ankara’da adı ile anılan bir meydan olmasa, tamamen unutulacak.


Âlimler kıyâmete kadar ilimleri, eserleri ve hizmetleri ile yaşarlar. Zalimler ise hem bu dünyada hem öbür dünyada perişan olmak zorundadırlar. Çünkü zâlimin hasmı Allah’tır. Zâlimi Allah’ın elinden hiç kimse kurtaramaz.


Biz, bu vesileyle hem Abdülcelil Hoca’ya hem de onun bize örnek olarak sunduğu dik duruşlu âlimlere fâtihalar gönderiyor ve kendilerini rahmetle yâd ediyoruz.